Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan evinin de bulunduğu İstanbul/Kısıklı’da Tarım Kredi Kooperatifleri (TKK) tarafından açılmış markette alışveriş ettikten sonra şu açıklamayı yapmış; “Tarım Kredi Kooperatiflerimizin buradaki marketi, gördüğünüz gibi, gerçekten çeşitli ürünler noktasında, kalite noktasında, fiyatlar noktasında gayet uygun. Gerçekten vatandaşlarımızın kesesine uygun fiyatların uygulandığı bir yer” diyen Fehmi Koru konuya dair yazı kaleme aldı. Yazının tamamı şöyle;

Ardından da, kendisinin talimatıyla, TKK’nin Türkiye’nin her tarafında bin kadar market açacağı ‘müjdesini’ vermiş Cumhurbaşkanı Erdoğan…

Böylece ucuz ve kaliteli ürünlerle piyasayı kendi ifadesiyle ‘balanse etme’ gayreti içinde olacaklarmış…

Kısa süre önce pahalılıkla mücadele edeceklerini söylemişti Cumhurbaşkanı Erdoğan; demek ki, o mücadelenin yöntemi marketlerin karşısına marketler çıkarmak imiş…

Devletin bir kurumunun açacağı binlerce market…

Nedense bu haberi okuyunca aklıma Sovyetler Birliği yıkıldıktan hemen sonra gittiğimiz Moskova’da, Kremlin’den fazla uzak olmayan GUM mağazalarında karşılaştığım durum ile o tarihe yakın bir zaman diliminde Kaddafi’nin Libya’sında tanığı olduğum bir başka market denemesi geldi.

GUM mağazası gibi Kaddafi’nin marketleri de birer devlet girişimiydi.

Moskova’daki GUM mağazası hacim olarak dev bir marketti, ancak içerisinde satılanlar kalite olarak çok düşük şeylerdi. Rus parası pula döndüğü için, üzerimde bulunan sayılı dolarlarla istesem markette satılan her ürün çeşidinden birer tane alabilirdim. Her şey bedava denilecek fiyatlarla satıştaydı, ancak cazip bir şey bulmak mümkün değildi.

Mağazada kasaya vardığınızda satış elemanının hesabı elindeki abaküs ile yaptığını fark ediyordunuz.

Üzülerek mağazadan çıktığımı bugün bile hatırlıyorum…

Libya’daki mağazada ise tuhaf bir başka tabloyla karşılaşmıştım. Vitrinde İtalyan marka ayakkabılar sergileniyordu ve fiyatlar şaşkınlığa uğratacak kadar ucuzdu. Ancak marka ayakkabıların en ufak ayak ölçüsü 46’ydı. Devlet mağazası toptan alım yaparken, yabancı firma, elinde kalmış tapon malları -bu arada dev ayakkabıları da- göndermişti.

Orada da her şey çok ucuzdu, ama tabii kendinize uygun bir şey bulabilirseniz…

Devlet eliyle yapılan marketçiliğin Sovyet ve Libya uygulamaları iki ülkeye de hayır getirmedi.

Umarım, bizde farklı sonuç verir.

Ancak umudumun yerine gelmeyeceğinin de bilincindeyim.

Geçen hafta, “Hayat pahalılığı ve geçim derdinin sorumlusu yanlış yerlerde aranıyor” başlıklı konuya ilişkin yazımda, iktidarın itibar ettiği bir gazetenin muteber bir yazarının TKK mağazalarıyla ilgili gözlemlerini de paylaşmıştım.

Yazar AK Parti’yi önümüzdeki seçimlerde zora düşüreceğini düşündüğü hayat pahalılığına çare olabileceği umuduyla, kendisine iş edinerek, İstanbul’daki üç adet Tarım Kredi Marketi’ni gezmiş. Görevlileriyle konuşmuş.

Gözlemlerinin özeti şuydu:

“Ürün kalemlerindeki fiyatlarla Cumhurbaşkanı’nın sözünü ettiği 5 zincir marketteki fiyatlar arasında dramatik bir farklılık yok.”

TTK marketlerine orta ve alt gelir tabakası değil ‘üst sosyo-ekonomik sınıflar’ ilgi gösteriyormuş.

Sebep?

“Çünkü” diyor yazar, “Fiyat farklılıkları cüzdanına uygun gelecek kadar düşük değil.” 

Oysa Cumhurbaşkanı Erdoğan gezdiği mağazadan mutlu olarak çıktığını söylemiş.

“Market alışverişi” deyip geçtiğimiz iş, aslında, evdeki ocağı kaynatan, kahvaltı masalarının, öğle ve akşam yemeklerinin malzemelerini teşkil ediyor. Her türlü ihtiyacı ertelemek, hatta öğün azaltmak da mümkün, ancak midelerin gurultusunu ortadan kaldıracak temel gıda maddeleri her ev için ihtiyaç olmaya devam edecek.

Acaba alışveriş ederken, Cumhurbaşkanı Erdoğan, süt ürünlerinden de satın almış mıdır? Satın aldıysa, süt ve peynir ile yumurta fiyatlarının el yaktığını da görmüştür.

Zorlayarak fiyat indirimi yapmakla, marketler karşısına devleti çıkarmakla hayat pahalılığının önlenmesi mümkün değil.

Doların değeri TL karşısında başını almış gidiyorken, buna bağlı olarak benzin-mazotun fiyatı sürekli artar, malları bir yerden diğerine ulaştırmak için navlun harcaması akıl almaz boyutlara ulaşmışken, ucuzluk nasıl sağlanabilir ki?

Vatandaşın cebine daha fazla para girmesini sağlamak dışında bir çare yok.

Gelirleri artırmanın yollarını aramalı devleti yönetenler…

Tabii millet kesesinden israfı da ortadan kaldırarak…

Bir son gözlemimi daha aktarayım.

Geçen gün bir ziyaret dönüşü mahalledeki eczaneye uğramak gerekti. O civarda park yeri bulamayınca eczaneye ve karşısındaki markete uğrama görevini gönüllü olarak eşim üstlendi. Ben aracın içerisinde kaldım.

Park ettiğimiz yerde kocaman çöp kutuları vardı.

Biraz sonra üstü başı düzgün birinin çöp bidonlarına yaklaştığını fark ettim. Kocaman bidonlara elini sokarak bir şeyler aranıyordu adam. Çok geçmeden aradığını bulduğunu belli eden bir yüz ifadesiyle ellerini bidondan çıkardı.

Mahalle marketinin çöpe uygun gördüğü domatesleri çöp bidonundan çıkarıp yanında getirdiği poşete bocalayışını görmeliydiniz.

Yaşlı kadınlar ve erkeklerin pazar yerlerinde müşteriler ortadan çekildikten sonra satılmayan işe yaramaz malzemeleri toplamaları ara sıra haber olurdu, bundan dolayı o görüntülere aşinaydım; ancak üzerindeki önlükten yakınlarda bir yerde çalıştığı anlaşılan iyi giyimli birinin toplama domatesleri eve götürmek için çöp bidonları karıştırması benim için yeni bir gelişme.

Düşünürken yıllar öncenin Moskova’daki GUM mağazası ile Libya’daki kimsenin işine yaramayacak ürünler satan mağazanın görüntülerinin zihnimden silinmediğini fark ettim.

Yine o gözlemleri yaptığım 1980’li yıllarda, bizden büyük bir market zincirinin Azerbaycan’ın başkenti Bakü’da açtığı ilk büyük mağazanın müşterilerin hizmetine girdiği günü de hatırlıyorum. Neredeyse bütün Bakü halkı mağazayı hayran bakışlarla doldurmuştu o gün.

Kendilerinin çarşı-pazarları, oralarda çeşitli ürünler satan mağazaları yok muydu? Vardı elbette. Sovyet sistemi içerisinde açılmış GUM türü mağazalardı onlar ve halkın taleplerine cevap vermekten çok uzaktılar.

Son uğradığımda, Moskova ve Bakü’nün, mağazalar ve ürün çeşitliliği yönünden, İstanbul’dan fazla bir farkı olmadığını gözlemledim. Moskova’da GUM mağazası yerinde duruyordu, fakat çeşit zenginliği Paris’teki ‘Galeries Lafayette’i aratmıyordu.

Onların eski durumlarına benzer hale gelmemizden korkarım.