Kemal S. ÇÖZÜM


AKP iktidarının son adımları, bir önceki yazıda irdelemeye çalıştığımız “alternatif olamayan muhalefet” konusunu daha da yakıcı bir şekilde gündeme getirdi.

Gerek HDP’nin kapatılması konusunda atılan adımlar, gerekse de İstanbul Sözleşmesi'nin “feshedilmesi”, başta kadınlar olmak üzere, geniş halk kesimlerinde tepkilere yol açarken aynı anda da “ne oluyoruz, nereye gidiyoruz” sorularında ifadesini bulan kaygıları bir üst aşamaya çıkardı.

Egemen hale gelen duyguyu “kaygı” olarak ifade etsek de bunun paniğe dönüşmesi fazla uzak bir ihtimal değil. Çünkü kaygı içinde olup biteni anlamaya çalışan halk kitlelerinin karşısında somut adımlar atan ve bir odak olabilen siyasi bir merkez yok. Muhalefet olarak gözlerin dikildiği CHP’de, birkaç milletvekiliyle sınırlı karşı çıkış ve açıklamalar dışında ne merkezi bir politika ne de pratik bir duruş var. CHP merkezi tavrını, daha doğrusu polemiğini ortaya koymak için salı gününü bekliyor. Salı günü haftalık grup toplantısında “yapamazlar” diye esip gürleyen, RTE ile kişisel polemiklerine yeni inciler ekleyen bir Genel Başkan izleyeceğiz. Sonrası… sonrası yine seçimlere ertelenen umutlar ve “gelecek güzel yarınlar…” türünden vaatler.

Oysa durum düzen içi muhalefete bırakılmayacak kadar ciddidir. Siyasi tahlil adına ortaya konulanlara bakıldığında sergilenen ciddiyetsizliğin, hatta körlüğün nerelere vardığı daha kolay anlaşılır.

Bütün yorumların merkezinde, RTE-AKP iktidarının bir baskın-erken seçimi programına aldığı ve son dönemde atılan bütün adımların buna yönelik olduğu tarzında bir düşünce var. Özellikle HDP’ye yönelik kapatılma davasının açılması, bu türden yorumların temel dayanağı durumunda.

Yine seçimlere bağlı olarak gündeme gelen bir açıklama tarzı da, RTE-AKP iktidarının tarikatlara teslim olduğu yönündedir. Özellikle de İstanbul Sözleşmesi'nin bir gece yarısı kararıyla feshedilmesi, neredeyse tüm yorumcular tarafından tarikat oyları uğruna gerçekleşen bir “teslimiyet”in sonucu olarak görülüp açıklanıyor (Bunun bir adım sonrası RTE iyi de çevresi kötü).

Bu noktada biraz kalıpların dışına çıkıp tersini düşünmeye çalışalım:

Doğrudur, bu adımlar “seçimler”le bağlantılı adımlardır, ancak “bunlar bir erken seçime hazırlık adımları değil, doğrudan seçimlerin ortadan kaldırılmasına yönelik adımlardır” desek, “hadi canım!” itirazları hiç de az olmayacaktır.

Öncelikle bunun ihtimallerden biri olduğunu görmemiz gerekir Erken seçim ne kadar güçlü bir ihtimalse, seçimlerin şu veya bu gerekçeyle iptali de o kadar güçlü bir ihtimaldir. Son günlerde atılan bu adımlar erken seçim hazırlığı olarak görülebileceği gibi seçim ortamını ortadan kaldırma adımları olarak da görülebilir

Nasıl mı?

Birincisi RTE ve AKP kurmayları, gelinen aşamada yapılacak hiçbir seçimi kazanamayacaklarını çok iyi bilmektedir ve 2018 belediye seçimleri de göstermiştir ki artık halk kitleleri muhalefet partilerini de zorlayan bir tarzda oylarına sahip çıkmakta, peşinden gitmektedir. Dolayısıyla seçim hilelerinin de, oldu bittilerin de zemini, oylarına sahip çıkan kitleler sayesinde daralmıştır.

İkincisi, HDP’nin kapatılması, hiçbir şekilde AKP’ye artı oy olarak yansımayacak, tam tersine, hendek saldırılarıyla şehirleri, evleri yakılıp yıkılan Kürt halkının AKP iktidarına duyduğu tepkiyi bir kat daha arttıracak ve bunun seçime yansıması ise bir HDP yöneticisinin ifade ettiği gibi “6 milyon olan HDP oyunu 12 milyona çıkaracaktır”. AKP’nin “HDP’yi kapatırsam Kürtlerin oyları bana gelir” şeklinde basit bir hesap ve beklentiyle bu adımı attığını düşünmek, onları (Ortadoğu politikacılığını da diyebiliriz) gereğinden fazla küçümsemek anlamına gelir.

Üçüncüsü, İstanbul Sözleşmesi'nin feshiyle tarikatlar nezdinde seçim yatırımı yapıldığı yorumu da gerçekçilikten uzaktır. RTE-AKP kurmayları, üç-beş tarikatın oyu uğruna, kendi kadın üyeleri, hatta eş ve kızları da dahil neredeyse tüm kadınları karşısına alan bu feshin, seçimlerde kendilerine nasıl geri döneceğini göremeyecek ölçüde politik körlük içinde değildir.

Dördüncüsü, iflas etmiş, yolsuzlukların, rüşvetin damgasını vurduğu bir ekonomiyle “erken-baskın” veya “normal” seçimlere gitmek, sadece AKP için değil, her türden siyasi iktidar için intihar anlamına gelir.

Bu doğrultuda 5 6 vd. gidilebilir. ancak şimdilik buna gerek yok. Buraya kadar saydıklarımız seçim ortamının ortadan kaldırılması ihtimalinin hiç de zayıf bir seçenek olmadığını ortaya koymaktadır.

Siyasi gündemi yakından takip eden hemen herkesin aklını kurcalayan bu ihtimalin yüksek sesle dile getirilmediği doğrudur ve bunun çeşitli nedenleri var. En önemli neden; böyle bir ihtimali dile getirmekten dahi çekinen, yaratacağı yol ayrımına, dayatacağı görev ve sorumluluklara ve ortaya çıkaracağı sonuçlara hazır olmayan bir ruh halinin egemenliğidir. Bu ruh halidir ki çoğumuza, “yok canım o kadar da olmaz” dedirtiyor.

Adına ister korku diyelim, isterse sorumlulukların ertelenmesi diyelim, politikadan uzak durma-kaçma biçiminde somutlaşan bu ruh halinin yarattığı en acı, en tarihsel sonuçlar Nazi Almanya’sında yaşanmıştır. Alman papaz Martin Niemöller’in “Önce komünistleri götürdüler ses etmedim, çünkü komünist değildim, sonra…” şeklinde başlayıp “Naziler beni tutukladığında ses çıkaracak kimse kalmamıştı” diye biten sözlerinde anlatılan tam da bu ruh halidir.

Bu ruh halinin (korku, sorumluluktan kaçınma, politikadan uzaklaşma vb.) kişisel-bireysel(1) boyutun ötesinde genele, siyasi çizgilere egemen olmasına, tüm halk kesimlerinin tavır ve eylemlerine sınır çizmesine, kitlelerin seçimlere odaklanmış bir pasifizme mahkum edilmesine izin verilmemelidir.

Bu nasıl olacaktır, kim neyi nasıl yapacaktır?

Bu soruların cevaplarını da sonraki yazımızda arayalım.

 

(1) Korku ve sorumluluk insanın en temel duygularındandır. Olup olmaması da, derecesi de kişisel/bireysel özelliklerin yanısıra ve asıl olarak, bulunulan ortamın, ilişkilerin, yaşam biçiminin vb. birçok olgunun niteliği ve etkisine bağlıdır.