Seran VRESKALA

ARTI GERÇEK – Son yıllarda sinema sektöründe Kazım Öz, Yüksel Yavuz, Müjde Arslan, Özay Şahin, Ferit Karahan, Miraz Bezar gibi genç ve orta nesil Kürt yönetmenlerin atağa geçmesi, özellikle tarihe not düşmek için çektikleri belgesellerle ödül üstüne ödül kazanmaları çok dikkat çekmeye başladı. Bu konuyla ilgili geçenlerde Ortadoğu Sinema Akademisi Derneği’nden Mehmet Hadi Sümer, Bianet’ten Nilay Vardar’a verdiği röportajda şunları söylemiş: “Yıllarca kendilerini ifade edemeyen Kürtlerde, tarihsel gerçekliklerini belgelemek için belgesel sinemaya ciddi bir yönelim var. Genç sinemacılara şu anda kurmaca film çekmek lüks geliyor; önce yaşanan acıları belgelemek istiyor. Kürtlerin tarihini anlatan bu belgeseller, Türk halkıyla ortaklaşmaya da hizmet edecek.” Geçtiğimiz Ekim ayında düzenlenen, 56’ıncı Antalya Altın Portakal Film Festivali kapsamında gerçekleştirilen Antalya Film Forumu'un ‘Work in Progress’ kategorisinde, yönetmen İlham Adar Bakır’ın yönetmenliğini yaptığı ‘Anne: Sınırı Geçtin’ isimli belgeseli ödül kazandı.

Ödül almasına rağmen belgesel hala bitmemiş durumda aslında; yönetmeni bu hikâyeyi tam dört yıldır çekiyor çünkü sadece isminin bile insanda bir merak uyandırdığı hikâye hala devam ediyor. Konusu, 17 yaşında dağa çıkan oğlunu 25 yıldır görmeyen 84 yaşındaki bir annenin, dağdaki oğluna üşümesin diye kıyafet yollamaya çalıştığı için, örgüte yardım ve yataklık gerekçesiyle hapis cezası alması; yaşı sebebiyle de ev hapsine mahkûm edilmesi… Belgesel hakkında biraz bilgi edindikten sonra, ismini ilk kez duyduğum yönetmeni biraz daha tanımak istedim ama hakkında çok fazla bilgiye ulaşamadım. Yeni Özgür Politika isimli, Avrupa'da günlük yayınlanan gazete için her hafta köşe yazıyor ancak gazetenin internet sitesi, Türkiye'de erişimi engelenen bir yayın olduğu için Bakır’ın yazılarını ülke içinde okumamız çok mümkün değil tabii. Bir röportaj yazarı olarak en sevdiğim şeylerden biri de alanlarında tanınır olmalarına rağmen haklarında çok fazla bilgi olmayan kişilerle söyleşmek tabii. Bir insanı keşfetmek değil sadece bunun sebebi, okuyucuların bu bilgilere ilk kez benim aracılığımla ve çalıştığım mecra sayesinde ulaşacak olmaları da ayrı bir heyecan. Ayrıca bu söyleşiden sonra kişinin kendisiyle röportaj yapacak diğer gazetecilerin, hakkında bilgi almak için bizim söyleşiyi kullanacak olmaları da cabası…

İlham Adar Bakır, Bitlisli. 68 doğumlu. 16 yaşına kadar Bitlis’te kalmış, sonra üniversite vesilesiyle önce Erzurum’a, ardından Ege Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde okumaya İzmir’e gitmiş. Haliyle inanılmaz bir kültür şokuna maruz kalmasına rağmen şimdi kendisini hem Bitlisli hem Bornovalı olarak görüyor. Erzurum’da katı bir Hizbullahçıyken, İzmir’de yavaş yavaş o kimliğinden sıyrılmasının hikayesini dinlerken küçük artçı şoklar geçiriyorsunuz. Anlattığına göre çok sıra dışı bir ailede büyümüş, çocukluğunda her akşam evde ya abisi ya kendisi yüksek sesle kitap okurmuş ve bütün aile dinlermiş. Ülkede kaç kişi her akşam yüksek sesle kitap okunan bir evde büyümüştür acaba? Annesi Sinoplu bir Türk, babası da Bitlisli bir Kürt… İki dille birden büyümüş. Annesine ve babasına çok bağlıymış çocukken, hala da öyle. Sıkı bir feminist olan annesinden bahsederken kahkahalar atıyor ama babasını iki yıl evvel kaybettiği için onu anlatırken boğazına bir düğüm oturduğunu fark ediyorsunuz. Hala babasının ölümünü kabullenemediği için, daha mezarına bile gidememiş. Bu detay da karakteri hakkında biraz ipucu veriyor. 

Çok kalabalık bir ailede büyümüş. Anne babası dahil aralarında hapse girmeyen kalmamış. Hatta kardeşlerinin ikisi üniversite sınavına cezaevinde girmiş. Bu detay bile sistemin ne kadar kinci ve saldırgan olduğu hakkında bir fikir veriyor. Mezun olduktan sonra uzun yıllar öğretmenlik yapmış, hatta özellikle problemli çocuklarla iletişimi çok iyiymiş; bir nevi Ölü Ozanlar Derneği’ndeki edebiyat öğretmeni Keating gibi mesleğine çok aşıkmış ama KHK’dan dolayı mesleğinden men edilmiş. Sinemayla tanışma öyküsü hayli ilginç ama belgesellerini çekerken anlattığı hikayelerin bazıları kanınızı donduracak kadar şok edici… Kendisini yönetmenden ziyade öykücü olarak nitelendiriyor, kendi deyişiyle biraz da sinemanın öykü anlatmadaki o sınırsız imkanlarını keşfetmesiyle başlamış yönetmenliğe. Gerçek öyküler anlatmayı çok seviyor, zaten bu yüzden belgeseller çekiyor. Mezopotamya coğrafyasındaki halkların, büyü yapmak amaçlı bedenlerine nakış gibi işlediği dövmelerin hikayesini anlattığı ilk belgeseli ‘Beden Ayetleri’, içindeki büyülü öykülerden dolayı bambaşka bir tat veriyor. Karşımdaki bir hikâye anlatıcısı olunca, haliyle söyleşi de birbirinden lezzetli ve enteresan hikayelerden oluşan bol kahkahalı bir sohbete dönüştü. Sadece anne babasıyla ilgili anlattığı komik öyküler ve çekim için gittiği yerlerin mülki amirleriyle yaptığı diyaloglar bile başlı başına başka bir röportaj sebebi aslında… Bundan dolayı bu söyleşiyi iki bölüme ayırdık; ilki ailesi ve yaşadığı dönüşümlerle, diğeri de çektiği belgesellerle ilgili…     

“BEYAZ, TÜRK, ERKEK OLMANIN AVANTAJLARININ FARKINDA DEĞİLİZ ÇOĞUMUZ, DOLAYISIYLA BİR TÜRK DE TÜRK OLMANIN SAĞLADIĞI AVANTAJLARIN FARKINDA DEĞİL”

Bitlis’i nasıl hatırlıyorsunuz?
Orayı çok özlüyorum. Mardin’in ismi vardır ama Bitlis de çok güzel bir kenttir. Mardin gibi tarihi bir yapısı, Ermeni mahalleleri vardır çünkü daha çok Ermenilerin yerleşim yeriydi zaten. Orada yaşayan çoğu insan gibi bahçeli bir evde büyüdüm. Bahçemizin içinden küçük bir dere geçerdi. Zaten bahçecilikle uğraşıyorduk, ailemin geçim kaynağıydı. 7 kardeşiz, 6’sı erkek, biri kız… 

Anneniz ne çekmiştir sizden.
(Gülüyor) Geçenlerde annemle bu konuyu tartıştık; çok çekmedi aslında. Bir kere bütün ev işlerini hepimize paylaştırırdı; birimiz bulaşıkları yıkardı, birimiz yerleri süpürürdü, birimiz toz alırdı. Bizim çocukluğumuz böyle geçti yani. (Gülüyor) Annemle tartışırken söyledim ona da “sen ne iş yapıyordun, hepsini biz yapıyorduk” dedim. 

Kız kardeşiniz arada kaynamıştır. 
Aramızda en çok o rahat etti galiba. En küçüğümüzdü, göz bebeğimizdi. (Gülümsüyor) Ben ikinci çocuktum, büyük abim biraz ezildi aslında, gerçi her ilk çocuğun yaşadığı handikaptır o. İtiraz kültürü onda fazla gelişemedi, anne babaya hayır diyemedi, haşarı olma şansı da yoktu ama bizler o şansa sahip olduk. (Gülüyor) Kalabalık ailede olmanın keyifli taraflarını yaşadık; en önemli tarafı hiç sıkılmaya vaktinizin olmaması... Devamlı didişmeler, oyunlar; mesela o dereyi göl yapmıştık, orada yüzerdik, Bitlis’te mutluyduk yani. 

Ermeni nüfusu eskisi gibi değildir artık. 
Yok, değil. Ben 3 yaşındayken Bitlis merkeze taşınmıştık ama yazları köyümüze giderdik. İki köy vardı bizim orada, biri Ermeni köyüydü. Köyde kiliseleri de vardı. 

Şimdi yok mu?
Yok artık. Bir tek temeli kalmıştır. Zaten hayvan falan bağlıyorlardı oraya. Biliyorsunuz, hayvan bağlamak da öyle ihtiyaçtan kaynaklı bir şey değil, biraz da aşağılamak için yapılan bir hareket. Onların gidişi sadece devletin baskısıyla olmamıştır, halkın baskısını da görmüşlerdir.  

İyi de orada yaşayan halklar da azınlık; azınlık azınlığa baskı yapar mı?
Valla 6-7 Eylül olaylarında herkes komşusunun evini yağmaladı. Kültür, insanı böyle bir şey yapmaya hazırlıyor aslında. Senden olmayanı dışlamaya, yok etmeye hazırlıyor. Kürtler dini olarak azınlık değil, çoğunluktalar zaten. Dolayısıyla çoğunluğun duygusuyla, kültürüyle hareket ediyorlar. Dini öğretiler, sürekli Müslüman olmayanların mallarının, canlarının sana helal olduğu propagandası yaparsa, ele fırsat geçtiğinde de bu durum kimilerince değerlendirilir. Tüm halk bunu yaptı diyemeyiz, Ermenileri korumaya çalışan vicdanlı insanlar da vardı tabii. 

Ermeni bir yazarla yaptığım röportajda, 1915 olaylarından dolayı Kürtlerin ettikleri özrü kabul etmediğini söylemişti. 
Kürtler 1915 olayları için politik olarak özür dilediler ve bence bu çok önemli bir adımdır. Bir olay için bütün etnik kimliği suçlamayı çok doğru bulmuyorum. Nasıl bütün Kürtler o olaya dahil olmadıysa, bütün Türkler de yüzleşmeleri gereken olaylara dahil olmamıştır. Bütün bir etnik kimliği olanlardan dolayı sorumlu tutamayız. Sonuçta, devlet-iktidar-egemenler bu tür şeyler üretiyor, ötekiler üretiyor, düşmanlar üretiyor ve bir kesimi hedef gösteriyor, yarattığı kültür de buna biat ediyor çünkü böyle bir eğitim veriliyor. 

Genelleme yapamayız tabii. 
Geçenlerde Aslı Erdoğan’ın ‘Türklere okula başlar başlamaz Kürtlerden nefret edilmesi öğretiliyor’ demediği halde o şekilde yansıtılan röportajına gelen tepkiler, o yanlış anlaşılmayı da haklı çıkardı mesela. “Bizim okulda da Kürt vardı ama kimse bize onları düşman göstermedi” gibi tepkiler geldi ya! O zaman kimse Kürtleri düşman göstermemiştir tabii çünkü Kürtler o zaman yok sayılıyordu zaten. Görünmezlerdi. (Gülümsüyor) Biz de varız, buradayız diye itiraz etmedikleri için, öyle bir sorun da yoktu. Sorun zaten Kürtlerin biz varız demesiyle başladı. Dolayısıyla bu Ermeni meselesinde de böyle, Rum meselesinde de böyle… Süryanilerden kimse bahsetmiyor artık ama bu topraklarda kıyamet kadar Süryani yaşıyordu, onlar da göç ettirildiler. Ezidiler de Müslüman azınlık olmadıkları için baskıya maruz kalmışlar. Şengal’deki Ezidi kıyımı 21’inci yüzyılın son soykırımıdır ve Müslüman olmadıkları için reva görülen bir soykırımdır. Bütün bunlarda devleti gözetmeden, devletin oynadığı rolü hesaba katmadan sadece etnik bir topluluğu sorumlu tutmak çok doğru değil yani. 

Ezidilerin tarih boyunca 74 kez katliama uğradıklarını okudum bir yerde. Moğollar, Haçlılar, II.Abdülaziz, Saddam Hüseyin, el-Kaide, IŞİD gibi güçler hep yok etmeye çalışmış Ezidileri…   
Doğrudur. Erkek egemen devletçi sistem bunu üretiyor; başka kimlikleri ötekileştirme üzerinden kendini inşa ediyor. Böyle olduğunda da kadın kimliği üzerinden erkekliği, Kürt kimliği üzerinden Türklüğü, siyah kimlik üzerinden beyazı, Ezidi kimliği üzerinden de Müslümanlığı dayatıyor. Barış Ünlü’nün ‘Türklük Sözleşmesi’ni okudunuz mu bilmiyorum, çok sevdiğim bir çalışma, tavsiye ederim, çok iyi işler bu konuları... Beyaz, Türk, erkek olmanın avantajlarının farkında değiliz çoğumuz. Ancak bir kadın, bir siyahi veya bir Kürt kimliklerinin dezavantajlarını fark edebilir. İstediğim kadar kadın özgürlüğüne inanayım, ben de feministim, kadın özgürlüğü gerçekleşmeden toplumsal özgürlük gerçekleşmez, diyeyim; buna canı gönülden inanıp yaşamımı ona göre kurmaya çalışsam da çoğu zaman dilime sinmiş o eril cinsiyetçi dilden kurtulamıyorum. Elimden gelen gayreti gösteriyorum fakat verdiğim bazı tepkiler son derece cinsiyetçi olabiliyor çünkü ben erkek olmanın avantajlarını kullanıyorum. Dolayısıyla bir Türk de Türk olmanın sağladığı avantajların farkında değil. 

Kullandığımız dili aileden gelen, kültürel kodlamalar da etkiliyor tabii. Türk doğduğunuzda hayata 1-0 önde başlamanız, kadın doğduğunuzda da ezilen bir azınlık olmanız kaçınılmaz. Feminist erkekler arttıkça belki çözüme biraz daha yaklaşmış oluruz.  
(Gülümsüyor) Tekçi zihniyetin içinden çıkanların yine tekçi zihniyeti yıkmasını beklemek ne kadar doğru olur bilmiyorum, ancak mağdurların mücadelesiyle bu zihniyet yıkılabilir bence. Erkekliğin yeniden kurulması da kadınların verdikleri güçlü mücadeleyle mümkün olacaktır. Dört yıl evvel Diyarbakır’a taşındım ve oranın beni değiştiren en önemli noktalarından biri, karşınızda kadın meselesine dair sizi sürekli uyaran bir kadının olmasıdır. Kurduğun cümle anında eleştiri olarak sana çat diye geri dönüyor ve kesinlikle hoş görülmüyor. Yaptığımız cinsiyetçi bir şakayı çok basit bir şaka olarak görebiliyoruz, halbuki o şakanın erkekliği yeniden ürettiğinin farkında olmuyoruz ama kadınlar bunun farkındalar ve sürekli önümüze bunu koyuyorlar çünkü böyle yapa yapa bu zihniyetin değişeceğini biliyorlar. (Gülüyor) Devamlı öyle bir uyaran olması seni de bu konuda hassas bir hale getiriyor. 

Sonuna kadar katılıyorum ama bazen söylemlere fazla takılmanın ve aşırı hassasiyetin de iletişime zarar verdiğini düşünüyorum.
Anlıyorum. Bizim politik argümanlarımızda şu var; ilkelerde ve prensiplerde katı ama işleyişte ve ilişkilerde esnek olmak gerekir. İlkeleri esnetmezsiniz ama ilişki kurma biçiminizi, yaklaşımınızı esnetebilirsiniz. Çok katı olduğunuzda hem iletişime veya tartışmaya açık olmanız mümkün değil hem de ek olarak oradaki yarayı deşme ihtimaliniz var. 

“ANNEM YÜZÜME TÜKÜRDÜ, SANA BU KADAR EMEK VERDİK, BU KADAR UĞRAŞTIK, BUNCA YOKSULLUĞA RAĞMEN SENİ OKUTTUK, SEN GİTTİN TERÖRİST OLDUN, DEDİ” 

Bitlis’ten bahsediyorduk, birden feminizme geldik. Sanırım politik bilinç ve farkındalık sizin küçüklüğünüzden beri var olan unsurlar… 
(Gülüyor) Bizim coğrafyada doğunca ister istemez öyle oluyor. Bizim ailede ilk ben tutuklandım mesela. Annem Sinoplu bir Türk, babam Bitlisli bir Kürt. Evlendirildiklerinde annem 14 yaşındaymış. Üvey annesi, anneme bayağı eziyet edermiş, ondan kurtulmak için annemi hemen evlendirmiş. Bitlis’e gelin gitmiş annem ama o zamanlar Kürtlere çok beddua ederdi. Köydeki Kürtler anneme çok eziyet etmiş çünkü; dil bilmiyor, Kürtçe bilmiyor, küçük de olsa okul okumuş, eğitimli, kısa kollu giyiyor, anneme çeşitli lakaplar takarlarmış. 

Çok merak ettim, ne tip lakaplar takarlarmış?
‘Tango’ derlermiş mesela, en çok o söyleme takılmış annem. (Gülüyor) Şehirli ya… Dediğim gibi ailede ilk ben tutuklandım, Diyarbakır Cezaevi’ne götürüldüm. Annem beni ziyarete geldiğinde, yüzüme tükürdü, “sana bu kadar emek verdik, bu kadar uğraştık, bunca yoksulluğa rağmen ekmek sahibi olasın diye seni okuttuk, sen gittin terörist oldun” dedi. Aradan 25 yıl geçti, bu sefer annem Buca Cezaevi’nde tutuklu, ben onu ziyarete gittim, “anne seni bu kadar besledik, büyüttük, iyi baktık, sen gittin terörist oldun” dedim. (Gülüyor) O süreçten sonra hızla politikleşti annem zaten, benden sonra kardeşlerim de tutuklandı; hatta ikisi üniversite sınavına cezaevinde girdi. Ailecek politiğiz yani. (Gülüyor)

Anne de bayağı ciddi politikleşmiş ama.
Ülkede gezmediği cezaevi kalmadı, bir sürü açlık grevine girdi falan… Şimdi 72 yaşında. Ayakları çok ağrıyor, evden çıkamıyor, “ben böyle eve kapanacak kadın mıydım?” diye sitem ediyor. (Gülüyor) 

TMK ile mi almışlardı içeri?
(Gülüyor) Bir itirafçının ifadesinden dolayı örgüt üyeliğinden aldılar. 6 ay kaldı içeride. 60’larındaydı o zaman. 

İnsanın annesini cezaevinde ziyaret etmesi tuhaf olmalı…
Öyle. Buca Cezaevi’nde sadece siyasi kadın tutuklular var, erkekler Aliağa’ya götürülüyor. Herkes oğlunu, kızını ziyarete gelmiş, biz annemizi ziyaret ediyoruz. Bir de annem nam da salmış cezaevinde. Politik duruşundan asla taviz vermiyor; hastaneye götürmüşler mesela, bir adi suçluyla kelepçelenmiş, “ben siyasi tutukluyum, beni adi tutukluyla kelepçeleyemezsiniz” demiş. Kelepçeyi çözmedikleri için tedaviyi kabul etmemiş, gitmemiş. 

Duyduğuma göre sıkı bir kadın hakları savunucusuymuş…
Annem çok sıkı bir feministtir. Bizi kadın meselesinde olgunlaştıran da annemdir. Mesela ben Diyarbakır’a taşınmadan evvel polis baskısına çok maruz kaldı, beni sürekli alıyorlardı ve ajanlık teklif ediyorlardı. Bornova’da Suphi Koyuncuoğlu Lisesi’nde öğretmenliği yapıyordum o zaman. İki tane çok yardım ettiğim bayağı problemli kız öğrenci vardı. Okuldan atılacaklardı, ben engellemiştim. Biri o iki öğrenciyi almış, getirip annemin evinin önüne bırakmış. Demiş ki “İlham’ın annesine diyeceksiniz ki, İlham Hoca bizi istismar etti.” Çocuklar annemin yanına gidiyor, söyleyeceklerini söylüyorlar, annem dinlemiş, “benim oğlum öyle bir şey yapmaz” bile dememiş. Oturtmuş onları, “kızım bak, kim olursa olsun erkeklere hiçbir zaman güvenmeyeceksiniz. Bizim bir tane önderimiz var, onun ‘Erkekliği Öldürmek’ diye bir kitabı var, onu size vereyim de o kitabı okuyun” demiş. Kızlar sonra utanıp pişman olmuşlar, gelip bana anlattılar hikâyeyi, annemden öğrenmedim yani. “Hocam bize bağırıp çağıracak, bizi oradan kovacak zannettik ama hiç bağırmadı, bize çay yaptı, bizimle konuştu, erkeklere güvenmeyin dedi” dediler. Annemin yaşadığı değişimin ne kadar değerli olduğunu o zaman gördüm. Babama da hep “sen içindeki erkekliği öldürmedin” der dururdu. (Gülüyor) Hatta babam bir gün patlamıştı artık, “daha ne kadar öldüreyim, gece 11-12’de eve erkekler geliyor, onlarla çıkıyorsun, mahalle çalışmasına gidiyorsun, toplantılara gidiyorsun, ses etmiyorum, daha nasıl öldüreyim” diye... (Gülüyor)      
  
Öğretmenliği çok seviyormuşsunuz. 
Çok sevdim öğretmenliği gerçekten. Tepecik’te çalıştım 12 yıl. Büyük bir laboratuvardı orası benim için. Orası insan ilişkileri konusunda bana çok şey kattı. Özellikle problemli öğrencilerle aram çok iyiydi. Gitme hakkım vardı ama hiçbir zaman gitmek istemedim. Çingene öğrencimiz çoktu. Çocuklar akşamları barlarda müzik yapıyorlar, gece 2-3’te eve gelmişler, sabah derse geliyorlardı. Gözleri şiş şiş... Sınıfı tekrar ede ede 18 yaşına gelmişler, tutunamıyorlardı. Tiyatro grubuna almıştım ve tiyatro bayağı değiştirdi onları. O sene Bilgi Üniversitesi liseler arası tiyatro yarışması açmıştı. Bölge seçmeleri yapılıyor, bölge birincileri de İstanbul’a gidiyor. Ray Cooney diye İngiliz bir yazarın ‘Kaç Baba Kaç’ isimli bir kara komedisini sahneliyoruz. Rutkay Aziz, Volkan Severcan gibi isimlerin bulunduğu bir jüri okullara gidip oyunları izliyor, o gün birkaç okulda birkaç oyun izlemişler, İzmir Amerikan’a da gitmişler, bize geldiklerinde akşam saat 8, zaten çok yorgunlar, ağrı kesici falan soruyorlar.

Durum o kadar fena yani…
(Gülüyor) O kadar. E, haliyle pek ümidimiz kalmamıştı. Kalabalık gözükelim, belki jüri etkilenir diye öğrenci velilerinden gelmelerini istemiştim; oyun başladı ön taraftan devamlı birileri ayağa kalkıyor, bravo diye alkışlıyor, ben de arkada ‘niye bu kadar abartıyorlar, jüriyi etkileyin dedim ama bizi rezil edecekler’ falan diyorum. Ara verildi, ışık yanınca bir baktım o alkışlayanlar jüriymiş. (Gülüyor) Bölge birincisi olduk ve İstanbul’a gittik. Oradaki yarışmada da Türkiye birincisi olduk. Düşünün, okulda prova yaptığımız yer, farelerin cirit attığı bodrum katıydı. O çocukların çoğu güzel sanatlarda tiyatro okudu sonra.       

Ölü Ozanlar Derneği’ndeki öğretmen gibiymişsiniz.   
(Gülümsüyor) Özel bir filmdir o. Bir okula gittiğimde ilk derste hemen o filmi izletirdim; kitabını okutmak daha zor çünkü. Çocukları okumaya zorlamazdım, ilk dönem bir roman, bir öykü, bir şiir kitabı olmak üzere üç kitap okumalarını isterdim. İkinci dönem de bir tiyatro oyununa götürürdüm onları ve o oyunla ilgili bir sınav yapardım. Öbür türlü sınavlardan ben de sıkılıyordum, Namık Kemal’in annesinin göbek adı falan soruluyordu.  

Anneden bahsediyorsunuz hep ama babaya bayağı düşkünmüşsünüz. 
Babam çok iyi, çok güzel bir babaydı. Emekçi bir adamdı, uzun süre mevsimlik işçi olarak çalıştı. Yedi kardeştik ve hepimizi üniversitede okuttu. Çok demokrat bir adamdı, çok istediğimiz bir şeyi yapmamızı istemiyorsa en katı tavrı şu olurdu, “ben istemiyorum ama siz bilirsiniz.” Annemse çok sert ve her zaman çok öfkeliydi. Politik mücadelesinde de çok sert ve öfkeliydi. Babamsa tam tersi çok naifti, çok anlayışlıydı. Mesela ikisi birden gözaltına alındıklarında polis anneme battaniye vermek istiyor, annem “ben sizin battaniyenizi almam” diyor. Babama veriyorlar, babam da alıyor, teşekkür ediyor. 2-3 sene babamın kafasına kaktı bunu “sen polisin battaniyesini aldın, bi de teşekkür ettin, bi de öpeydin, bi de sarılaydın, sanki bizi oraya koyanlar onlar değilmiş gibi ” diye… (Gülüyor)  

Lider olacak bir kadınmış. 
Zaten hep öyle der, ben okusaydım ya avukat ya siyasetçi olurdum der. HDP’ye eş-başkanlık yapabilirim, niye yapamayayım, ayaklarım ağrımasa gider aday olurum, diyor.  (Gülüyor)

Sizin de naif bir tarafınız var, babanızdan geçmiş olabilir.
Aslında annemden de babamdan da eşit almışım. Naif bir tarafım var ama kontrolsüz bir öfkem de var. Normal koşullarda çok çıkmaz ama çok sıkıştığımda, sıkıştırıldığımda ortaya çıkar. Annemin inadı da bana geçmiştir, çok inatçıyımdır. Bir seferinde annemle kavga etmiştik, küstüm, çıktım dama, babamın gelmesini bekliyorum. Genelde babam gelir, bizimle konuşur, ikna eder. Kıştayız, nasıl kar var, ayaklarım çıplak çıkmışım, oturuyorum öyle. Babamın o gün gecikeceği tuttu, annem aşağı indiremiyor, ille babam gelecek, ayaklarım mosmor olmuş; eğer babam bir 15 dakika daha gecikseydi, ayaklarımı kaybedecektim. (Gülüyor) Bu inadın doğru yerlerde hayatta çok işe yaradığını sonradan öğrendim gerçi. 

Neden Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü seçtiniz peki? 
Edebiyat okumayı çok sevdim ben, üstelik çok ağır bölümdür. Dersleri çok ağırdır. Düşünün, ilk sınıfta Arap alfabesiyle Farsça dersi görüyorsunuz, yoğun Osmanlıca dersi alıyorsunuz. Çok zordur yani ama sanırım o bölümü istememin temeli annemle babamla ilgili… İlginçtir, küçükken annem bize Türkçe, babam da Kürtçe hikayeler anlatırdı. İkisi evlendiklerinde annem Kürtçe, babam da Türkçe bilmiyormuş.  Evde pek Kürtçe konuşulmazdı, annemin dili baskındı. Annem Kürtçeyi öğrendi, iyi de konuşur ama evde konuşmazdı. Babamın kaygısı da Türkçe öğrenelim ki onun çektiği zorlukları çekmeyelim diyeydi. Her akşam yemekten sonra ikisinden biri bizlere hikâye anlatırdı, bu yüzden o hikayeler beni çok etkiledi. Okuldayken de abimde de bende de aşırı bir kitap okuma sevdası gelişmişti. Okuduğum kitaplar ve karakterler de beni çok etkilerdi, onlar gibi olmaya çalışırdım. Okumayı öğrendiğimde eve romanlar, kitaplar getirirdik ve yüksek sesle okurduk, herkes dinlerdi. Annemle babamın yerine kitaplar geçti. Mesela bir romana başlardım, abim de aynı romanı eve getirirdi bazen, o kitabı yüksek sesle okurken, sonunu duymayayım diye kulaklarımı tıkardım. (Gülüyor) 

Ben hiç duymadım akşamları ailecek kitap okuyan…
Zaten bizim çevremizde de böyle bir gelenek yoktu. Kendiliğinden gelişti. Her akşam oturur, ailecek kitap okurduk. Haftada bir, radyoda Ümit Kaftancıoğlu ‘Köroğlu’ hikayeleri anlatırdı, onu dinlerdik. Mesela Ümit Kaftancıoğlu öldürüldüğünde çok etkilenmiştim. 

Canan Kaftancıoğlu’nun kayınpederiydi değil mi?
Evet. Dinciler öldürmüştü onu, 80 dönemiydi. Bahriye Üçok’ların, Turan Dursun’ların katledildiği dönemlerden biraz önceydi.    

“İZMİR’DEYKEN ORADAKİ KIZLARI ÇOK GÜNAHKÂR BULUYORDUM, BİR KIZIM OLSA ASLA ÜNİVERSİTEYE GÖNDERMEM DİYORDUM”

Peki, o dönem sizi en çok etkileyen kitap neydi?
Hekimoğlu İsmail’in ‘Minyeli Abdullah’ını okumuştum lisedeyken. İhvancı bir adamdı. Çok etkilenmiştim, çünkü o dönem İslami yanım bayağı güçlüydü. Kitap Mısır'da büyüyen, dönemin istibdadına karşı dini bir duruş sergileyen Abdullah'ın başından geçenlerle ilgiliydi. 

İslami yönünüz kuvvetliymiş ya, medrese eğitiminiz de var sanırım. Kuran kursuna gitmişsinizdir. 
Evet. Kuranı okuyabilmek, Arap alfabesini bilmek bana bölümde bayağı avantaj sağladı aslında. İzmir’den evvel bir sene Erzurum’da okudum ama orayı sevmedim hiç. Çok dayak yedim orada. Çok faşist ve çok tutucu bir yerdi. Üniversite çevresi daha da kötüydü. O zamanlar bayağı İslamcıydım. Daha doğrusu Hizbullahçıydım. Onların anarşist bir yanı vardı ya, o beni çekiyordu. Camiye gidilmez, imamların arkasında namaz kılınmaz falan diyorlardı. Duruşları farklıydı. Ama çok katı bir feodal yanları vardı. Bir gün kot pantolon giymiş bir kız öğrencinin yanındaki sevgilisine “hele ver o kızı da biraz da biz kullanak” gibi bir laf attılar, çok kalabalıklardı sevgilisi de korktu, ben de karşı çıkınca beni çok fena dövdüler. Bayağı kötü dövdüler. (Gülümsüyor) O zamanlar bir kadının kot giymemesi gerektiğini ben de düşünüyordum ama yaptıkları şeyin çok ağır bir saldırı olduğunu da biliyordum. 

Sizi hiç Hizbullahçı olarak düşünemiyorum. Nasıl büyük bir değişim olmuş. 
Öyle. Okuldayken güreş takımındaydım, müsabakam olduğu için o gün oruç tutmamıştım. Öğrenci yemekhanesinde yemek yiyordum. Yemekhaneyi bastılar, oruç tutmayanları çok kötü dövdüler. Bu tip olaylar benim değişmeme yol açtı açıkçası. Onlarla yaşayamayacağımı düşündüm ve sınava tekrar girdim, İzmir’i kazandım. Erzurum hala öyledir, Türkiye’nin en bağnaz şehirlerinden biridir. Sahurdan sonra eli sopalı adamları sokakta dolaşırken görürsün. 

Hala yoğrulduğumuz bir dönem o yaşlar aslında, Hizbullahçı da olabilirsin, faşist de anarşist de… O yaşta yaptıklarımıza çok da şaşırmamak lazım, iyi ki sorgulama mekanizmanız gelişmiş. 
Nerede ve kiminle karşılaştığına bağlı her şey… Aslında kadın meselesi de benim dönüşmemde çok etkili olmuştur. İzmir’deyken oradaki kızları çok günahkâr buluyordum, bir kızım olsa asla üniversiteye göndermem diyordum. Bulgar göçmeni bir kıza âşık olmuştum, politik olarak az biraz değişmeye başladığım bir dönemdi ama kadın meselesinde hala feodal bir kafam vardı. Kızla denize gittik, bu bikini falan giyiyor, çok korkunç geldi bana, bir sürü erkek var etrafta… Kıza dedim ki “ben bunu böyle kabul edemem, ya denizi ya beni tercih edeceksin” dedim. 

Ne dedi?
Bir şey demesine fırsat vermedim, sen biraz düşün diyerek kalktım. O kadar da demokratım yani. (Gülüyor) O da bana aşık, beni seçeceğine çok eminim. Sabah buluştuk, yüzüme bakarak ‘deniz’ dedi bana. Sen benim yaşam tarzıma müdahale edemezsin, dedi. Ya beni böyle kabul edersin ya da olmaz, dedi. O anda bir dönüşüm geçirdim resmen. (Gülüyor) Şimdi düşünüyorum da bana seni seçtim deseydi, muhtemelen hayatım boyunca o öküz olarak kalacaktım. (Gülüyor) 

Erzurum’dan İzmir’e bayağı bir kültür şoku olmuştur sizin için. 
Gerçekten bir şoktu. Bilhassa Bornova laikliğin egemen olduğu bir yerdir. Üniversiteye kaydımı yaptırdım, çıktım namaz kılacağım ama cami arıyorum, cami yok etrafta. Bir sürü kilise var ama cami yok. “Vay arkadaş, ben nasıl bir kente düştüm” dedim. Böyle böyle değişimler başladı bende. Hatta bir cemaat yurdunda kalacaktım, ‘Fetöcü’lerin yurduydu, el konuldu sonra. Zaten ‘Fetö’nün ilk örgütlendiği yer İzmir’dir, biliyorsunuz.

Gavur İzmir ya, ele geçirecekler tabii.
(Gülüyor) Bana da yurt çıkmamıştı daha, biz de kalabilirsin dediler. İnançlı olduğum halde cemaatçilere hiçbir zaman yakın durmazdım. Bir hafta kaldım, o süre içinde namaz kıl gibi baskılar yapılmadı bana. Misafir konumundan çıkıp, yaşamaya başlayınca baskılar başlıyordu tabii. Yurt çıkınca hemen yurda geçtim. Çok ısrar etmişlerdi kalmam için, ücretsiz kalacaksın, burs da vereceğiz diye… Çok ihtiyacım olmasına rağmen hayır dedim. Erzurum’daki Hizbullahçılar daha farklıydılar, daha komün bir yaşam tarzları vardı, hepsi yoksul aile çocuğuydu, kimin cebinde ne varsa koyardı, paylaşılırdı her şey ama burası öyle değildi, belli bir kaynakları vardı. Sonra kaldığım öğrenci evlerinde de Erzurum’daki benzer komünal bir hayat tarzıyla karşılaştığım için, o alanda bir kültür şoku yaşamadım. 

Durumlar böyleyken, nasıl oluyor da bir anda terörist vasfına nail oldunuz?
O vasfa nasıl nail olunuyor bilmiyorum gerçi. Bir devlet geleneğidir bu geçmişten bu yana. Eskiden şaki denirdi, sonra eşkıya oldu, şimdi de terörist… Bizim etimoloji dersimiz vardı, herkes kalırdı ama benim en iyi olduğum dersti. Bir dildeki sözcüklerin kökenlerini ve o dili konuşanların geçmişten bugüne diğer topluluklarla olan kültürel ilişkilerini araştırır. Asistan kalmak istiyordum o dönem, bu yüzden tezimi Uygurca üzerine yapmıştım. 1000 kelimelik bir Uygurca-Türkçe Sözlüğü hazırlamıştım, daha o zaman ülkede böyle bir sözlük yoktu. Uygurcadan Rusça’ya, Rusçadan Türkçeye, Kiril alfabesini Latin alfabesine aktarmıştım. Bu derse giren profesör de Orta Asya cumhuriyetlerinden gelmişti. Çok kafatasçı bir adamdı. Derse girince, kitabı koklayıp “Şamanizm kokuyor” falan derdi. Mezun olmak üzereyken aramızda bir olay yaşandı. Bir gün bana “sen Kürt müsün?” diye sordu. Evet hocam, dedim. Kürtçe diye bir dil var mı, diye sordu. “Var hocam, bir kökü var, imlası var, kendine ait bir sentaksı var” dedim. “Fransızca gibi 500 bin, Türkçe gibi kaç yüz bin kelimesi olan diller varken, 3-5 bin kelimelik bir dil konuşanlara bok yemek düşer” dedi. Kalakaldım resmen. “Siz bilim insanısınız, bir dil hakkında böyle konuşmak yakışır mı, dil fakir olabilir zengin olabilir, fakir olmasının nedenleri vardır ama bir dildir ve bunu konuşan insanlar vardır, benim ailem de bu dili konuşuyor” dedim. Çok sert gitmek istemedim çünkü akademide kimin kalacağına karar verecek olan o… “Burada asistan olmak istiyorsan, Kürt mü yoksa Türk mü olduğuna karar vereceksin, dedi. “Hocam bu kararla olan bir şey değil, bu tercih ettiğim bir şey de değil, ayrıca annem Türk’tür hem Türk hem Kürt’tüm ama bu tavrınızdan sonra ben artık sadece Kürdüm” dedim. Sınava bile girmedim sonra. Okulun en iyilerindendim üstelik. 

DEVAMI YARINA