İnsan da bir tür virüstür



Artı Gerçek

Görmekten kurtulamayacağımız hakikat, dünyanın artık 'biz'li kurulumunun ciddi sıkıntılarla karşılaştığı ve bu haliyle sürdürülmesinin olanaksızlığıdır.


Ahmet İLHAN


Slavoj Žižek, “Ahir Zamanlarda Yaşarken” adlı yapıtında bir alıntıdan bahseder: “ Alan Weisman’ın ‘Bizsiz Dünya’ adlı kitabı insanlar (ve sadece insanlar) yeryüzünden aniden uçup gitse neler olacağını anlatır- doğal çeşitlilik yeniden filiz verecek ve doğanın kendisi, insanlardan artakalanları yavaş yavaş kendine ait kılacaktır (…) Yeryüzünün, biz insanlar onu kibirle mahvetmeden önceki, iğdiş edilmemiş masumiyetine kavuşmasını izlemek…”(1) Düşünür, Çernobil örneğini verir ve boşaltılmış olan binaların nasıl doğa tarafından ele geçirildiğini betimler. Fakat bir başka açıdan bakıldığında da insanların aniden çekip gitmeleri, her şeyi doğanın akışına bırakmaları artık yapılagelen müdahalelerden sonra iyi bir sonuç vermez ve toplu bir yıkım getirir. Çünkü doğa, insan müdahalesine o kadar “uyarlanmıştır” ki insan kirliliğinin doğal dengede önemli bir işlevi olmaya başlamıştır. Fakat bu fantazmanın hangi tarafında durursak duralım, görmekten kurtulamayacağımız hakikat, dünyanın artık “biz”li kurulumunun ciddi sıkıntılarla karşılaştığı ve bu haliyle sürdürülmesinin olanaksızlığıdır. Bizsiz dünya ise geçmişten bu yana insan türünün korkularını besleyen distopik tasavvurunun içeriği olmuştur. Ancak bugün bu, artık bir gelecek tasavvurundan daha başka, daha gerçek bir şeydir. Bütün dünyayı saran, herkesi evlerine hapseden, koca ülkeleri karantina altına aldıran ve olağanüstü hal ilanlarına neden olan corona virüsünün saldığı dehşetle birlikte düşünmek gerekir yukarıda söylenenleri. Çünkü tartışmanın bir boyutu bu tür salgınların insanlık tarihi boyu ara ara olduğu iken bir diğer boyutu da doğal dengenin dönülemez biçimde bozulması, bitmeyen savaşlar, gelir dağılımdaki olağanüstü eşitsizlik, canlı popülasyonundaki radikal değişmeler, yenilenebilir kaynakların hızlı tüketimi ve yeryüzünün altının ve üstünün kapitalizmin vahşi ve bitmez tükenmez hırsının kurbanı olduğu ve bunun da bu tür salgınları tetiklediği ile ilgilidir. Olay hem jeoopolitik yönüyle hem de insanoğlunun kültürel, ideolojik yön seçimleriyle ilgili olarak tartışılmaktadır. Fakat mevcut olgu, belki de küresel etkilerinden dolayı dar, siyasi, politik tartışmalardan daha ağırlıklı olarak insan türünün kötücül eylemlerinin sebep olduğu toplam sonuçlar üzerinden tartışılmaktadır. 

Yani mesele, insan türünün, artık dünya için ciddi bir meseleye dönüşmesiyle ilgili denmektedir. Bu argümanı, meseleyi en başta hiç de ciddiye almayan, müstehzi karşılayan, insanları doğal seçilimin insafına terk etmek isteyen ve olayın bütün vahametine rağmen ekonomik çıkarları insan yaşamının önüne koyan liderlerin yaklaşımları ile birlikte ele aldığımızda insan denen canlının hakikaten bir soruna dönüştüğü tezi ciddiye alınmalıdır. Bir türü, tanımlamanın en nesnel ölçütü onun toplam eylemelerini ve eylemlerinin sonucunu göz önünde tutmaktır. İnsan, nasıl bir canlıdır, ne yapagelmiş ve bugün nerede durmaktadır? Bu soruyu insanın hem kendi türü hem de kendi dışında doğanın bütünü için sormak ve cevaplamak gerekir. Zira insanın diğer canlılar gibi doğayla uyumu sorunsuz olmamış ve evrimi bir doğaya uyum süreci biçiminde sürmemiştir. Sonuçları itibariyle bakıldığında doğanın ve diğer canlı türlerinin aleyhine bir seyirde gelişim göstermiştir, denilebilir.

İnsan nedir, sorusuna verilmiş-verilebilecek birçok cevabımız olabilir. Ki bunların hemen hemen hepsinin totolojik olduğunu söyleyebiliriz. İnsanı, kendinden imal edilmiş bir cevher, bir en mükemmel ve en son ürün gibi bir özgünlük atfederek tanımlayınca, onu en başta çevresini kuşatan her şeyle birlikte süregelen bir tasarım olma halinden uzaklaştırıyoruz. Böylece hem kendine hem doğasına hızla yabancılaşan bir türe dönüştürüyoruz. Ne kendi doğasının imkânlarını ne de kendini var eden doğanın imkânlarını doğru kavrayabilmiş bir tür olarak milyonlarca yıllık bir evrimden sonra, bugün geldiğimiz yer türümüzle birlikte birçok türün ve giderek tüm doğanın yıkımıdır. Oysa filozoflar çoğu kez insanı, bir çeşit hayvan olarak tanımlamayı tercih etmişlerdir. Örneğin düşünen hayvan, konuşan hayvan, toplumsal hayvan, şüphe eden, tartışan hayvan, sıkılan hayvan vs. Üstünde uzlaştıkları niteliğin “hayvan” olması ilginç gelebilir fakat bu yargının hemen ardından, insanı hayvan olandan bir karşıtlık içinde tanımlamaya başladıklarında onu, bazen “eşref-i mahlûkat”, bazen “dünya kuran”, tasarlayan, aktaran, hafıza sahibi bir canlı olarak bir üst makama taşımakta tereddüt etmediklerini görüyoruz. İnsanı, hayvana benzetmenin ilk nedeni, insanın da hayvan bedeninde olan her ögenin bir benzerine sahip olmasıdır. Yani insan bedeninin mekanik kurulumu yönünden, onu bir hayvandan ayırmak mümkün olamayacağı için yargının ilk kısmı “insan hayvandır” şeklinde oluşur, ancak ikinci kısmı, insanın hayvan olamayacak olmasını içeren kendinden menkul üstün nitelikleri açısından kurulur. Fakat bu karşıtlık kurulurken, hayvan türü belli bir indirgemecilikle, insanda olup onda olmayan her şey üzerinden bir alt sınıfa dâhil edilir. Kültür üretmez, ruhu yoktur, aklı yoktur, hafızası yoktur, doğayı kurmaz-değiştirmez vb. . Oysa bu sadece her türün kendi varoluşu açısından sahip olduğu bir özgünlük içeriğidir ve türler bu yönüyle eşittirler. Bu tanımda insanı, yalnız insanda bulunanlar üzerinden yüceltiriz. İnsanın özgün yapısını salt ve sabit bir ölçü olarak kabul ettiğimiz için bu çeşit bir indirgemeciliğe,  gönül rahatlığıyla başvururuz. İlk hikâyeden başlayarak hikâyelerimizi, destanlarımızı, dinlerimizi ve ideolojilerimizi de böyle kurarız.

İnsanın özgün yapısından kaynaklanan bir özelliği de kendini tanımlayabilmesidir, demiştik. Fakat bu özelliği, onun kendini sürekli bir yüceltme, diğer her şeyden üstün görme, “insan”ı tek değer görüp diğer tüm canlıları değerdışı ilan etmeye götürmüştür. Bu egosantrik kibir, o kadar gelişmiştir ki içinde ve sayesinde var olduğu doğaya karşı da son derece kayıtsız, yıkıcı, benmerkezli ve örseleyici olabilmiş, doğayı kendi upuzun tarihi boyunca geri dönülmesi zor bir tahribata uğratmıştır. İnsanın, insanı yanlış tanımlaması, kendisiyle birlikte diğer tüm canlıları ve hepsinin üstündeki doğayı büyük bir yıkımın eşiğine getirmiştir. Bugün yıkıcı sonuçlarıyla karşı karşıya olduğumuz son virüs salgını da bu geniş çerçeveden ele alınmaz da sadece ülkelerin, yönetimlerin kendi sınırları dâhilinde virüse karşı sergilemeye çalıştıkları mücadelelere indirgenirse sorun kesinlikle anlaşılmamış ve daha büyük sorunlarla karşılaşmak üzere ertelenmiş olacaktır. Tam olarak anlaşılması gereken şudur: Dünya denen gezegen, kendi bünyesinde var ettiği, insan denen türün sorumsuz, akılsız, şımarıkça ve eşi görülmemiş derecede bencilce eylemlerinin sonuçlarını artık kabul etmemektedir. 

Bu anlamda açıkça anlaşılmıştır ki insan denen tür, yeryüzü bedeninin virüsüdür. Tıpkı kendi hücrelerini enfekte eden görülemeyecek denli çok küçük bir diğer virüs türü gibi, insan da dünya denen gezegenin hücrelerini enfekte etmektedir. Yeryüzündeki milyonlarca virüs çeşidinden biridir. Bugün insan türünün karşı karşıya olduğu, ışık mikroskobuyla görülemeyecek kadar küçük, DNA veya RNA'dan sadece birisi olabilen viral genom, genetik materyali taşıyan, saran, koruyan ve başka işlevleri de olan kapsid denilen bir protein tabakası olan, canlı bile sayılamayan, protein tabakayı saran lipit bir zarf olan virüs, insana ne yapıyorsa insan türü de dünyaya onu yapıyor. Ne yapıyor mesela? İnsanların ancak doğa içinde var olabildiklerini unutup içine yerleşmiş oldukları doğayı ele geçirmeleri gibi insan hücrelerini ele geçiriyorlar. İnsan nasıl bütün bir doğayı salt kendi kullanımına ait sanıyor ve gerek yer altı gerek yer üstü bütün varlığını talan etmeye çalışıyor ise virüs de ele geçirdiği hücrelerle yetinmeyip bütün vücudu ele geçirip kendi kullanımına hazır hale getiriyor. Ve sonunda virüsün insan vücudunu işleyemez hale getirdiği gibi insan türü de yeryüzünü işleyemez hale getiriyor. Ancak unutulmaması gereken şey; doğanın silahları, insanın virüse karşı silahlarından daha çok ve daha üstündür.

İnsan denen virüsün; kendi büyüklüğüyle ölçülemeyecek denli küçük bir başka virüs (coronavirüs) tarafından korkutulup evlerinin kuytuluğuna itilmesi, dünya sahnesinde süper güçlerin ve irili ufaklı bölgesel güçlerin türlü desiselerle, ayak oyunlarıyla şimdiye ve geleceğe yön vermek üzere girdikleri amansız, kibirli mücadelelerin dijital imkânların marifetiyle naklen izlendiği bir zamana denk geldi. Ülkelerin, coğrafyaların talan edilişini, yıkılışını, insanların topluca öldürüşünü, kalabalıklar halinde oradan oraya göç ettirilişini canlı yayınlarda soğukkanlı bir biçimde izlerken aniden bir başka canlının, görünmeyen bir düşmanın saldırısıyla karşı karşıya olduğumuzu öğrendik. Yeryüzü belki ilk kez bu kadar küçülmüş, insanlar ortak bir kadere, ilk kez bu denli mahkûm olduklarını fark etmeye başlamıştı. Başlangıçta Çin hariç, dünyanın geri kalanı için biraz da müstehzi imalarla geçiştirilen Coronavirüs vakası, birden bire küresel bir gündem sayılmış, belki de en önemli jeopolitik olaylardan biri olmuştu. İnsanlar, artık gündemlerinde süper güçler arasındaki rekabetin yerini, öngörülmesi zor doğa olaylarının alması gerektiğini düşünmeye başlıyordu. Bu anlamda, coronavirüs’ün ve başkaca doğa olaylarının dünya ekonomisini olumsuz yönde bir seyrin içine itebileceği ve bunun da öngörülemez siyasal ve toplumsal gelişmelere yol açabileceğini düşünen uzmanların uyarıları da dikkat çekmeye başlamıştı. Bu uzmanlardan biri de Amerikalı stratejist Robert Kaplan’dı. Kaplan’ın National İnterest dergisinde “The Neo-Malthusian World of the Coronavirüs” başlıklı makalesinin bir bölümü Zahide Tuba Kor tarafından İngilizceden Türkçeye çevrilmiş. Kaplan, biri 1994, diğeri güncel olan aynı konulu iki makalesinde dünya nüfusunun hızlı yükselişinin gıda arzında sorun yaratacağı tezi üzerinde durmuş, bunun bir şekilde çözülebileceğini ancak doğa olaylarının 21.  Yüzyılın ana konusu olmaya başlayacağını ifade etmiş. Kaplan: “ Yeni-Malthusçu dünyada ABD-Çin ve ABD-Rusya arasındaki büyük güç rekabetleri, dünya istikrarsızlığının ana kışkırtıcısı olmayacak; istikrarsızlık içinde karşılıklı olarak birbirini etkileyen bir faktöre dönüşecektir. Çünkü Soğuk Savaş yıllarının aksine, şimdilerde doğa bir faktöre dönüşmüş durumda.” (2) diyerek, coronavirüs olayının dünya ölçeğinde büyük değişimlere yol açabileceğini öngörmüş. 21. yüzyılda dünya nüfusunun 11 milyarı bulacağı öngörüsü ve doğal kaynakların hor kullanımıyla birlikte sonuçta sınırlılığı, bu öngörülerin hiç de fantastik olmadığını gösteriyor. Kaplan’ın bazı rejimlerin uykusunu kaçıracak öngörüleri de var. Bu yüzyılda kitle psikolojisinin aşırı uçlarca yönetilebileceği, birçok rejimin değişebileceği, siyasetin merkezinin tehdit altında baskılanacağı öngörüsü de son yıllarda yaşadıklarımıza bakıldığında hiç de göz ardı edilecek gibi görünmüyor. Fakat Kaplan, gelişen teknolojinin gıda dengesini koruyup yeterliliğini sağlayacağını düşünse de bu durum, o herkese yeter gıdanın dünya coğrafyasının bazı yerlerinde gıdasızlıktan ölen on binlerce çocuğa, kadına ulaşmadığı gerçeğini değiştirmez. Bir tarafta küçük bir azınlığın dünyayı yalnızca kendi mülkü saydığı için sergilediği akıl almaz bir müsriflik; diğer tarafta da en temel ihtiyaçlarını karşılayamaz durumdaki büyük, sessiz çoğunluk, kapitalist dünya düzeninin apayan karakterinin göstergesi olmaya devam ediyor.

Eşitsiz bir dünyada yaşadığımız gerçeği kimisi için salt kullanışlı bir retorik malzeme olmayı sürdürürken kimileri için de acı, katı bir gerçeğin her an hissedildiği, yaşandığı bir durum olmaya devam ediyor. Ülkeler arasındaki farklılıklar, büyük kentlerin korunaklı-elit semtleriyle yoksul varoşların-gettoların arasında görülenler gibi çıplak, keskin iki ayrı dünya gerçeğine işaret ediyor. Birinde yoksulların hayalini bile kuramayacağı tatil planları, kariyer hesapları, hijyen yaşam alanları, konforlu evler, mahalleler ve demokrasinin asgari koşulları oluşmuş bir yaşam; diğerinde ise taciz, tecavüzlerin yaşandığı, sağlık koşullarının, temel yaşam şartlarının, yeterli gıdanın sağlanamadığı ve çoğu otoriter siyasi rejimlerin baskısı altında sürüp giden bir dünya düzeni. Daron Acemoğlu ve James A. Robınson’un birlikte kaleme aldıkları “Ulusların Düşüşü” kitabında bu eşitsizliğe dair çok sayıda çarpıcı veri göz önüne serilmiş. Kitap, dünyadaki eşitsizliğin ve ayrıca bu eşitsizliğin içerdiği göze çarpan bazı yaygın örüntülerin açıklanmasına odaklanıyor. Birçok çarpıcı verinin arasında, bu eşitsizliğin yakın zamanlara ait bir gerçeklik olmadığı, epey gerilere gidildiğinde de bugün yaşanan bu eşitsizliğin yüzyıllara varan bir sürecin pekişmiş ve bir çeşit kadere dönüşmüş sabiti olduğunu görüyoruz : “ Dünya gelir dağılımının en alt kısmı da en üst kısmı kadar keskin ve özgün bir tablo çizer. Bu kez en yoksul 30 ülkeyi gösteren bir liste yaparsanız bu ülkelerin neredeyse tamamı Sahra altı Afrika’da bulursunuz. Onlara Afganistan, Haiti ve Nepal gibi, Afrika’da olmalarına karşın ileride açıklayacağımız aynı kritik özelliklere sahip ülkeler eşlik eder. 50 yıl geriye gidilse en üstte ve en altta yer alan 30 ülkenin çok değişmediği görülürdü. Singapur ve Güney Kore en zengin ülkeler arasında yer almazdı ve en alttaki 30’da birkaç farklı ülkeye rastlanırdı. Fakat ortaya çıkan genel tablo bugün gördüğünüzle dikkate değer biçimde uyumlu olurdu. 100 ya da 150 yıl geriye gidin, neredeyse aynı ülkeleri aynı grupta bulursunuz.” (3)
Bu eşitsizliğin bir kadere dönüşmesi, bu viral algı, mevcudu işaret eden ne denli güçlü bir veri olursa olsun, bu böyle olmak zorunda değildi ve değil diyebilmeliyiz. Her birimize düşen görevler olduğunu unutmamalıyız. Hemen herkesin “dünyanının bu salgından sonra artık eski dünya olmayacağı, her şeyin değişmek durumunda olacağı” öngörüsünü dile getirdiği ancak kimsenin bundan sonra nasıl bir dünyaya uyanacağımız konusunda açıkça bir şeyler söyleyemediği bir zamanın bulanıklığına tanık oluyoruz. Bunu ister kimileri gibi doğanın bir uyarıcı işareti, ister Tanrı’nın cabir bir ikazı gibi yorumlayalım isterse de aklıselimle ve bilimin imkânlarıyla üzerinde duralım, karşı karşıya olduğumuz meseleyi iki temel içerikte tartışabilmeliyiz. Birincisi yukarıda betimlenen kapitalist dünya düzeninin eşitsizlik üzerinden kendini üretmesinin, bütün bir dünya doğasını talana açmasının ve yol açtığı büyük insani trajedilerin insanlığı taşıdığı hem maddi hem manevi yıkım düzeyi; diğeri de bir tür olarak insanının tıpkı bir virüs gibi, dünya denen gezegenin doğal işleyişi karşısındaki talancı, horlayıcı, sorumsuz, kayıtsız ve dolayısıyla bütün bunların sebep olduğu yıkıcı tavrıdır. Sonuçta, bir yol ayrımında olduğumuz, dünyanın top yekûn bir değişimin arifesinde olduğu, köklü-önlenemez yıkımların ufukta belirdiği türündeki göstergeler, komplo teorileriyle birlikte ele alınsa da, uzun bir süredir yaşadıklarımızın, başımıza gelenlerin ve gelebilecek olanların tuhaflığı da su götürmez bir hakikat olarak gündelik hayatımıza göz ardı edilemez biçimde dâhil olmuş durumdadır.

Kaynaklar:
(1) Slavoj Žižek, Ahir Zamanlarda Yaşarken, metis, 2010, çev. Erkan Ünal, s.56
(2) kaynak:fikirturu. com)
(3) Daron Acemoğlu ve James A. Robınson, Ulusların Düşüşü, Doğan kitap, 2012, çev. Faruk Rasim Velioğlu, s. 48

BAĞLANTILI HABERLER