Eren KESKİN


ARTI GERÇEK- Yaşadığımız coğrafyada hangi ihlali konuşacaksak, mutlaka sistemle birlikte konuşmamız gerektiğini düşünüyorum. Coğrafyamızda yerleşik resmi ideoloji, sadece Türk ve Sünni Müslüman kimliğini temel alan diğer tüm kimlikleri yok sayan ya da yok etmeye çalışan bir anlayıştır.  Türkiye Cumhuriyeti Devleti, totaliter bir devlet yapısına sahip olmakla birlikte yaratılan bu resmi ideoloji, aile ve eğitimle birlikte toplumda da içselleştirilmiştir. Toplumda da, Türk üstünlükçü ve Sünni Müslüman kimlik dışında tüm inanç kimliklerini ikinci sınıf olarak gören bir anlayış hakimdir. 

Biz insan hakları savunucuları olarak, bu anlayıştan her zaman rahatsızız ve karşıyız. Özellikle 90’lı yıllarda çok yoğun olarak yaşadığımız ırkçı- milliyetçi saldırılar cezasız kaldı. Ancak şunu unutmamalıyız ki, yaşadığımız bu coğrafya, bir suç coğrafyasıdır. Bugüne kadar konuşulması bile engellenmiş soykırımların, katliamların yaşandığı ve bunların cezasız kaldığı bir coğrafyada yaşıyoruz. Bugün yaşanan bu ırkçı- milliyetçi saldırılarda da farklı bir boyuta ulaşıldığını düşünüyorum. 

AKP iktidara geldiğinde itiraz ettiği anlayışla uzlaşarak bu anlayışa dönüşmüş durumda. 30 yıldır insan hakları hareketi içindeyim, hiçbir zaman kendimi bu kadar korunaksız ve öngörüsüz görmemiştim. 90’larda da çok ağır süreçler yaşadık. Arkadaşlarımız öldürüldü, binalarımız bombalandı, hepimiz cezaevine girdik, silahlı saldırılara maruz kaldık ama yine de konuşabileceğimiz hakim veya savcı bulurduk. Şu an hak ihlalleri konusunda konuşacağımız bir savcı veya hakim de yok.  

Hukukun bu kadar yerlerde olduğu, iç hukukun bile uygulanmadığı bir süreci hatırlamıyorum. Devlet dili hiç olmadığı kadar sert ve bu dille şiddet övülüyor, insanlar hedef haline getiriliyor. İktidar ortağı MHP Anayasa Mahkemesi’nin verdiği kararlar nedeniyle, “Örgüt evlerinden bu kararları yazıyorsunuz” diye konuşabiliyor. Bu ortamda yaşanan ırkçı saldırılar endişe verici.  

İHD Irkçılığa ve Ayrımcılığa Karşı Komisyon olarak, yaşanan tüm bu ırkçı temeldeki saldırılara ulaşmaya çalışıyoruz. Türkiye’de maalesef nefret söylemi için bir hukuki düzenlenme yapılamadı. Türk Ceza Kanunu’nda (TCK) nefret saldırılarının bir karşılığı yok. Bu nedenle de ayrımcılığı düzenleyen TCK’nin 122. maddesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ‘nin ( AİHS) 14’üncü maddesi var ama pratikte savcı ve hakimler asla bunları uygulamıyor. Mahkemeler, ırkçı saik değerlendirmesi yapmadıkları için ırki temelde, ırk saiki ile işlenen saldırı ve cinayetler hep adli olaylar olarak dosyalara giriyor. 

Dikkat edilirse, ırkçı saldırıların demokratik muhalefetin çok güçlü olmadığı yerlerde daha çok işlendiğini görürüz. Irkçılığa ve Ayrımcılığa Karşı Komisyon olarak takip ettiğimiz ırkçı saldırı ve cinayetler, son yıllarda genel olarak Konya, Afyon ve Sakarya gibi illerde oldu. Buralarda gerçek anlamda muhalefetin güçlü ve yaygın olmadığını görüyoruz. Konya’da yaşanan ırkçı saldırı ve cinayeti insan hakları savunucuları olarak takip ettik. Ailelerin, avukatı olan Abdurrahman Karabulut bu olay için çırpındı adeta… 12 Mayıs 2021  tarihinde gerçekleşen saldırı, bir ırkçı saldırıydı ama Savcılık tarafından ırkçı saldırı olarak kabul edilmedi; tutuklanan kişiler serbest bırakıldı. Ve aile şiddete karşı açık bir hedef olarak bırakıldı. 

Sonunda maalesef, yaşadığımız korkunç olay meydana geldi. Burada hala valilik ve savcılık açıklamalarına baktığımızda, ırkçı saik hala gözardı edilmeye çalışılıyor. Bu saldırıda öldüren ailenin yaşlı ferdi, 12 Mayıs’ta kendilerine yapılan saldırının ardında konuşarak bu saldırının ırkçı bir saldırı olduğunu anlatmıştı.  Adeta kendi delilini kendi yaratıyor. Buna rağmen savcılık ırkçı saiki göz ardı etmeye çalışıyor. Ancak bu kez yargı ve katiller suçüstü yakalandı.

Burada tartışılması gereken tek tek olaylar değil. Esas tartışılması gereken devlet dilindeki bu sertleşme ve ötekileştirmedir. Bu dil devam ettikçe ortam saldırılara son derece açıktır. 

Bu nedenle ki bizler insan hakları savunucuları olarak, sürekli kaygılarımızı dile getiriyoruz. Bizim amacımız, gerçekten ötekileştirmenin ve ırk nedeniyle ayrımcılığın son bulması; Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kendi iç hukukuna ve altına imza attığı sözleşmelere uygun davranmasıdır.