Josef H. KILÇIKSIZ


Gezegenimiz, abartılı et tüketimine vurgu yapmak ve Orwelci totaliter metafora gönderme olarak, devasa bir "hayvan çiftliği" ne dönüşmüştür. Korkarım gezegenimizi insanın etçil, “oral takıntıları” mahvedecek.

Habil’in doğayla barışık dönemin bitip, mülkiyetçi, açgözlü vahşi Kabil’li döneme sert geçişte deneyimlenen şey, insanın mülkiyet ve iktidar hırsıydı. İnsan bu süreçte uygarlığın barbarları ile barbarlığın uygarları arasında bir seçime zorlandı. Hangisini seçtiğine dair kesin hükmü tarih verecek. Ancak insanın şimdiye değin olan haz, eşya ve iktidara dair seçimlerine bakarsak, henüz bir katarsis yaşamamış olduğu sonucuna varabiliriz.

Coşkun kapitalist bir delilik içinde çırpına dursun Kabil, mülkiyetçi bütün emellerinin parmaklarının arasından kaçan gölgeler gibi silinip uçuşuna, o da gidip kendisini, ölmek için saklanan bir kuş gibi, karanlık bir köşeye atışına tanıklık ediyor. 

Otoriterleşme gitgide güçlenen bir anlatının kirişleri gibi değil de soyut, uzak ve yalıtılmış bir görünüm aldı.

Çağdaş kitle kültürü ile popüler kültür, yalanın yaygınlıkla toplumsal düzeyde kabul gördüğü yerlerdendir.

Yalan, post-modernizmin hakikat anlayışı olarak, muhafazakâr sağ tarafından iktidarı yeniden üreten işlevselleğiyle kullanılıyor. Bu işlevsellik, iktidarın yeniden üretildiği kamusal alanda birbiriyle zıt gibi görünen iki çeşit yalanın oluşmasına neden oldu.

Biri daha çok muhafazakâr sağ ve popülist liderler tarafından sıkça kullanılan bayağı, kaba yalan, diğeri ise, bu yalan dolanla nasıl baş edileceğine dair stratejiler sunan “yanılsamacı yalan”dır.

Türkiye hemen hemen mutlakıyetçi bir monarşiyle yönetiliyor. Devlet örgütlenmesinde toplumsal sınıflar, neredeyse feodal bir örgütlülük arz ediyorlar. Ülkemizde feodalitedeki soylu sınıfın muadili, nepotizm batağında, siyasi bir elit tabaka bulunuyor. Bu “soylu” yönetici tabaka, serflerin (modern toplumdaki muadili geniş halk yığınlarıdır.) yaptığı üretimden pay alarak geçiniyor. Feodal piramidin en alt ve en geniş tabakasını oluşturan serfler, eskiden soylunun toprağında üretim yapar ve tükettikleri çok az miktar haricindeki bütün ürünü soyluya verirlerdi. Günümüz Türkiye sosyal piramidi işte bu yapıyla büyük benzerlikler gösteriyor.

Ayrıca orta çağdaki ruhban sınıfına denk gelen, güç ve nüfuz sahibi bir diyanet kurumu ve kadroları da mevcuttur. Bu kadrolar şeriatın adil bir toplumsal yapısı olduğu yalanıyla insanları aldatıyorlar. Kısacası feodalitenin üstyapı kurumlarından biri olan din bir tufan gibi toplumsal her alanı kapsayarak yayılıyor ve elit yönetici sınıfın elinde bir iktidar aracı olarak kullanılıyor.

Tek tanrılı dinler yalanı ölümcül yedi günah arasında saymazlar. Dinler, anlam arayışındaki varoluşa, dünya ile arasında sözde uyum ve uzlaşıya dair ilahi yalanlar söylemeyi sürdürüyor. İlahi yalanlar çağlardan beri varoluşa, dünya ve hakikatle köklü bir savaş ve düşmanlık içinde olmadığı yanılsaması sunuyor.

C. Pavese’ye göre “Yaşama sanatı yalanlara inanmayı bilme sanatıdır.”. Gerçeklik toplumda artık rağbet görmüyor, duygulara ve inançlara dokunmuyor, çünkü amiyane tabirle “gerçekler acı”dır. Bu da politikacıların işine geliyor. Özellikle din, milliyet, militarizm gibi konularda yalan siyasetinin bu kadar karşılık bulması işte bu yüzdendir.

Yalan, anlam birliğinin bozulduğu yerde devreye girip öznenin sembolik düzenle kurduğu hayali ilişkiyi yeniden düzenliyor. Özne, sembolik düzenin gerçek tarafından bozguna uğratıldığı her anda bu düzenin yeniden restorasyonu için yalana başvuruyor.

Sosyal statülerle donanmış olana imrenen alt tabaka, kendi hayat filmini kapitalist rüyanın perspektifinden görmeye eğilimlidir. Hem bu rüyanın gerçekleşebilirliği için hem de çirkin gerçeklikle baş edebilmek için alt tabakada yalana inanma eğilimi oluşuyor.

Örneğin insanlar açlıktan, yoksulluktan intihar ederken ekonominin çok iyi olduğu söyleniyor ve bu yalan çok büyük bir tepkiyle karşılanmıyor. Bunun nedeni popülist yöneticilerin gerçekliği yok sayarak, kitleleri kendi gerçeğine mahkûm etmedeki becerileridir.

Fakat bu kötücül denklemin oluşması için yalana gönüllü olarak inanan bir kitleye ihtiyaç vardır. Kapitalist devlet, kendisinin kültürel ve ideolojik aygıtlarını gönüllülük ve rıza ile takip eden bir mitomanlar ordusu yarattı. Hayatlarını yalan ile mücadeleye adayanlar, hakikat krizinin kemikleşmiş ‘kayıtsızlık önyargılarına’ tosluyorlar.

Böyle bir durumda hitap edilen kitle duygularıyla ve inançlarıyla, güdülenmiş bir düşünce biçimiyle hareket ederken, karşı tarafa düşen yalanı ortaya çıkarmak için bütün enerjisini harcamak oluyor.

Bu olgu toplumbilimciler tarafından «hakikat-sonrası çağ» olarak adlandırılıyor. Hakikat-sonrası çağın en önemli karakteristiği, gerçekliği bilme düşüncesinin değil bizzat gerçekliğin varlığının hiçe sayılmasıdır.

Kapitalizmin derin altyapısı, ‘benden sonra Nuh tufancı’, salt maddi kültürel bir üstyapı yarattı. Çünkü Kapitalizm, sürdürülebilirliği için özneye, haz, tüketim ve zevk faktörü üzerinden bir özgürlük yanılsaması sunmak zorundadır. 

Kapitalist üst akıl bu amaç için, arzunun ve hazzın gerçeğe dönüşmesini sağlayan geçişken nesne olarak yalanı bolca kullanıyor. Estetize edilmiş haliyle yalan kapitalizmin sosyal evreninin önemli bir aktörü haline geldi.

Düş, mit ve gerçeklik arasındaki sonsuz gerilimin zihin haritalarında debelenen özne, içindeki Apollon-Dionysus diktomisini yalanla uzlaştırmaya çalışıyor.

Can sıkıntısı ve varoluşsal bunaltılar içinde bocalayan varlığın haz tarafından istilası artık bir erdem yoksunluğu olarak görülmüyor. Ruhunu kapitalist tanrılara adayan bireyin tüketim mesafesinden tükenişi (Existenzvernichtung) cinsellik, arzu ve eşya estetize edilerek onaylanıyor.

Yalan insanın hem içindeki hem dışındaki «öteki»nin gözüdür. Dıştaki göz kapitalist rüyanın ideolojik aygıtı olarak işlev görürken, içteki göz yanılsamaya dair gönüllü bir inanç taşıyan «derin öteki» yi tanımlar. 

Derin öteki bastırma mekanizmasının yarılmış ürünüdür. Bu yarılmışlık, insanın kendisiyle özdeşleşmesini imkânsız kılan bir duruma işaret eder. 

Derin öteki, gerçekliğin büküldüğü ve hakikatin derisinin soyulduğu boşlukta yaşar ve hayali coğrafyalarda devinir. Böylece kavanozda küçük bir balık iken kendini deryalarda yüzen bir balina gibi hisseder.

İnsan insanı yalanlarına inandığı ya da inanmış gibi göründüğü oranda sever yüceltiyor. Yalan bile olsa, toplumun geneli, dışlanmak korkusu ya da iktidar olanaklarından yararlanmak kaygısıyla politikacıların yalanına inanıp iktidarın bir parçası olmak için gerçeği görmezden gelebiliyor.

Mesela AIDS’in sarımsak ve limon suyuyla tedavi edilemeyeceğini anlamak için 300 bin insanın ölmesi gerekiyor. Tüm bunlar komplo teorilerinin de bir parçası hâline getirilince hakikat aşınması üst düzeye ulaşıyor.

Yalan izin verilmeyeni mümkün kılarken tatlı bir bağımlılık da yaratıyor.

Doğrunun ne olduğunu bilmeyenler yalanın yalan olduğunu da bilemezler. 

“İnsanın en büyük düşmanı en son bakacağı yere saklanır.” der J. Ceasar. İnsanın en son bakacağı yer, kendisidir, kendi içsel evrenidir.