Katharlar kimdir? (3)



Artı Gerçek

Eski aforoz kurumuna iki yeni kurum ekleniyordu; kilise hukuku ve Engizisyon. Böylece siyasi iktidarın üç temel işlevi olan yasama, yürütme ve yargı doğrudan Katolik kilisesine geçiyordu.


Seçkin GÖVERCİN 


Artık papalık teokrasisi, ortaçağa damgasını vurmaktaydı. Çünkü Tanrı, Papa’ya iki kılıç vermiştir. Bunun delili de ’luka’ya göre İncil de yazılı olan ‘’Ya rab. İşte burada iki kılıç’’ deyişiydi. (7)

Daha sonra Aquinolu Thomas’la kilisenin devlet üstünlüğü doruk noktasına ulaştıracaktı.

Ona göre; devletin bir toplumsal varoluş biçimi olarak, tanrısal iradeyle uyum içinde olması gerekliğidir. Bu yüzden devlette en önemli görev krala değil de kiliseye verildiğini savunur. Kralın yasaları ve ahlak ilkelerini çiğnenmesi halinde isyana karar verecek makam kilisedir. Bu tavır aziz pavlus’un bile öğretisine ters düşmekteydi. Ancak Thomas’ın hükümete karşı tavır alınabileceği kilisenin resmi öğretisinde meydana gelen önemli bir değişimdi.

Ancak bu öğreti daha önceki kilise babaları anlayışına ters düşmekteydi. Çünkü kötü hükümetin tanrısal bir cezalandırması olduğu bu nedenle, hükümetlere isyan etmenin yasak olduğu düşüncesi tekrar kilise tarafından tartışılmaya başlayarak, bu tartışmaların sonunda da kilise dinsel yasalardan uzaklaşan hükümetlere uyruklarının itaat etmek zorunda olmadıkları düşüncesine varılacaktır.

Kilisenin devlet üzerindeki üstünlüğünü ortaya çıkarma noktasında, organizmacı anlayışı sürdüren Thomas hem ruh hemde maddi bedenin İsa olduğunu onun tek vekilinin de Papa olduğunu, Papa’nın da İsa’nın devletinin başı olduğunu belirtiyordu.

Ancak feodal kökenli kilise merkezi iktidarların yavaş yavaş ortaya çıkması karşısında gücünü yitirme yoluna giderken papalık bu nedenle engizisyonu kuracak ve Thomas'ta bu gidişe kılıf hazırlayanların içinde olacaktı.

Böyle bir yapılanmada Hristiyanlık ile siyasi iktidar arasındaki karşılıklı ilişkiler de kilise, imparatorluk da birlik sağlamak imparatorluk iktidarının ilahi olduğunu savunmaktı. Ayrıca imparatorlukta düzeni temin etmek ve dinin yayılmasını sağlamak için Tanrın’ın temsilcisi olduğu fikri kilise tarafından onaylanıyordu.

Bir bakıma siyasi sistem kilise ile bütünleşmişti. Bu itibarla kilise Roma imparatorluğun’da bir hukuk normu geliştirmekten çok siyasi sistemi meşrulaştırıcı bir yol izlemiştir.

Ortaçağ Katolik Hristiyan Avrupası dünyevi iktidarla tanrısal iktidarın bir birini dengelediği bir düzen değil, kilisenin ağır baskısının her şeyi ezdiği ve hayatın her alanına hakim olduğu bir düzendi.

Kilise eski aforoz kurumunu geliştiriyor ve buna iki yeni kurum ekliyordu. Bunlar, Kilise hukuku ve Engizisyondu.

Böylece siyasi iktidarın üç temel işlevi olan yasama, yürütme ve yargı doğrudan ya da dolaylı olarak Katolik kilisesinin eline geçiyordu.

Böylece kilise tam olarak teşkilatlandıktan sonra bütün toplumu idare edecek duruma geliyor, bu örgütlenmesinde tabandan tavana doğru ilerliyordu. Bunu yaparken halka karşı devlet bürokrasinden daha yakın hareket ediyordu. Aynı zamanda kendi mülk ve topraklara sahip oluyor ve zenginleşiyordu. Onun bu hali Cermen istilasıyla batı Roma imparatorluğu çökerken, ortada göçebe fatihlerin karşısında tek güç odağı olarak, onun modeline göre örgütlenmiş ve başında Roma patriği (papa) bulunan Katolik kilisesi olarak gelişmelere sahip çıkıyordu.

Sonuç olarak Roma patriği kendisinin bütün Hristiyan cemaatinin başı ilan ediyor ve kendisine imparatorluğun paye ve haklarını izafe ederek imparatorluğun en eski ünvanı olan ‘’ponifex maximus’’yani, Roma imparatorluğun Baş rahibi Ünvanı’nı alıyordu. 6.yüzyılın başlangıcından itibaren ‘’Civitas’’ sözcüğü ‘’Psikoposluk kenti’’ Psikoposluğun anlamını kazanmaya başlamıştı.

ORTAÇAĞ’DA KİLİSEN’İN SİYASİ YAPISI VE ENGİZİSYON

Kilisenin kurumsallaşması ve otorite sahibi olması süresinde, papalık 774 yılında devlet olmuş yasama ve yargı yetkisinin yanında devlet olmanın üçüncü unsuru olan yürütme gücüne de kavuşmuş, öteden beri esasen kullanmakta olduğu yürütme yetkisini hukuki çerçeve içine alarak meşrulaştırmıştır.

Şöyle ki; 8. yüzyıldan başlayarak psikoposlara halk ve toprakları üzerinde tam bir egemenlik yetkisi veriliyor ve Kilise hukukuna göre ruhbanın yargılama yetkisi artırılarak, ruhban sınıfı dışında kalan kimseleri yargılama yetkisi ekleniyordu. Bu mahkeme yalnızca din adamları sınıfı dışında kalan halkı ilgilendiren, evlilik vasiyetname, medeni durum, yemin, büyücülük v.b konularda da yargı yetkisi bu mahkemede yetkili kılınıyordu. Bundan başka psikopos zabıta yetkisine de sahipti. Bu yetkiye dayanarak Pazar yerlerini denetliyor, vergi toplamasını düzenliyor, köprü ve surların bakımıyla ilgileniyordu.

Kısacası her türlü yasanın Hristiyan hukukunun temel normlarına ve kilisenin hukukuna uymak zorundaydı. Bu durumda yürütmeyi üstlenen krallar aforoz buyruğu altında idi. Aforoz edilmiş bir kralın ise, kendi Hristiyan teba’sı önünde itibarı sıfıra iniyor ve iktidarı tehlikeye giriyordu.

Kilise artık büyük nüfus ve kudrete ulaşmıştı ve bunu da iki düsturla tayin ediyordu. Birincisi, hükümetiyle, memuruyla, geliriyle her türlü otoriteden bağımsız, laik iktidara hiçbir hizmet yapmaya, vergi ödemeye borçlu olmadıkları gibi, laik bir yargıcın huzurunda yargılanma durumunda da değildi. İkincisi ise, papa, evrensel kilisenin ruhani başkanıdır. Krallar da dahil olmak üzere bütün müminler üzerine bir kral sıfatıyla hüküm icra eder. Düşüncesini bütün ortaçağ boyunca hüküm sürdürmeye çalışıyordu.

10. yüzyıla gelindiğinde kilise, batı Avrupa’nın ekonomik bakımından güçlü kurumlarından biri olmuştu. Dindar Hristiyanların vakıfları ve toplanan sadakalarla manastırlar çok zenginleşmiş, zamanın en güçlü ve büyük toprak sahipleri olmuşlardı. Kilise zamanla bu zenginliğine paralel siyasal ve manevi bir güç kazandı. Toprağa sahip olan iktidara da sahip olur; prensibince ortaçağ toplum yapısı içindeki soylu-serf-rahip üçlüsünün içinde ruhban sınıfı yerini aldı.

Böylece papalık makamı kilise teşkilatında görev almak bazı çıkar çevrelerince hedef haline geldi. Özellikle ileri gelen aristokrasi ailelerin arzu odağı olmuştu. Bu bağlamda papalık makamı Romalı soylu ailelerin eline geçti. Bu aileler arasındaki rekabet sonucunda kurulan çeşitli entrikalar ile papalık makamına düşünülmeyecek kadar ehil olmayan kimseler geldi. Bunun neticesinde papalığın bozulmasına ve kilisenin zenginleşmesine paralel olarak, kilise örgütünün öteki basamaklarındaki din adamları da yozlaşmaya başlamıştı, bu basamaktaki insanlar’da yerel senyörlerce çok önemliydi. Çünkü bölgesindeki kilise ve manastırlara hakim olmak isteyen mahalli senyörler de buralara atadıkları psikopos ve rahipleri kendi doğrultularında tutmak istemelerinden doğan bazı ehil olmayan bazı kişiler göreve geliyordu. Bu makamların bu şekilde kullanılması neticede kilise makamları, dünyevi memurluklar gibi, yüksek bedeller karşılığında alınıp satılmaya başlanıyordu.

Bu konuda psikopos Gerbertus un şu sözleri durumu bütün açıklığıyla ortaya koymaktaydı. ‘’altınım vardı, psikoposluğu elde ettim. Ayrıca altınımı da geri almaktan da korkmuyorum. Gereğini düşünmek yeter. Bir rahip atarım altınımı alırım, bir rahip yardımcısı atarım yığınla gümüş alırım işte verdiğimi topladım gitti’’.

Gerbertus´un bu sözleri kilise teşkilatının nasıl çalıştığını, görevlilerin Hristiyanlığa bağlılığın boyutlarını ortaya koymaktadır. Bu görevlilerin bir çoğunun geniş malikaneleri vardı, evlenmeleri yasak olduğu halde, evlilik dışı birlikte yaşam sürüyorlardı. Evlenmeleri yasak olmayanlar ise, oğullarına yüklü bir miras hazırlamaya çaba gösteriyorlar ve bu mirasla birlikte rahiplik makamını da oğullarına aktarıyorlardı.

1200 yıllarında Salzburg’da tek kadınla yaşayan papazlara evliya gözüyle bakılır olmuştu artık, kadınlar arasında ahlaksızlığı azaltmak için kurulan kadın manastırlarında sevicilik almış yürümüş, zamanla kapatılan kadın manastırlarındaki birçok rahibenin genelevlere gittiği görülmüştü.

Bütün bunlar kilise adamlarına karşı tepkileri artırıyordu. Halbuki kilise, inanmış Hristiyanlar topluluğu olduğuna göre hiyerarşideki rütbelerin itibari olması gerekiyordu. Manevi değereler açısından bütün ruhbanlar eşittirler. Bu açıdan kilise hiyerarşisinin inanlara karşı bu sorumsuzlukları ve görevlerini suiistimalleri haklı olarak bazı dini bütün çevreleri harekete geçirmeye yetmiş olacak ki, halk arasında ''Papalığa karşı'' adı altında bir ses yükseldi. Bu ortak sesin nedeni yukarıda sıraladığımız nedenlerden dolayı gizli bir yayılmacılıkla yayılıp taraftar bularak bir doktrin haline gelip ortaya çıkıyordu.

Ruhban sınıfına karşı bu sebeplerden dolayı sesini çıkaranlara kilise tarafında sapkın olarak nitelendirilip, ruhbanlar tarafından kayda alınmıştı. Ruhbana karşı itirazın bir başka nedeni de Hristiyanlığın bazı inançlarına karşı idi. Kilisenin kabul ettiği bazı inançlar bu kesimler tarafından kabul edilmiyor ve farklı yorumlanıyordu. Bu halde kiliseyi bu farklı düşünenlerin seslerini kesme noktasında takibe almasıydı.

Bu itirazlar sadece kilisenin bazı maddi özelliklerine ve kilise adamlarına karşı gelmekle sınırlı kalmıyordu. 12. Yüzyılda birçok keşiş (dauphinois, Pierre de bruys ve lousonne henri) Hristiyanlığın temel itikatlarını reddediyorlardı. Başta Pierre de bruys özelikle çocukların vaftiz edilmesini, ölüler için dua edilmesini, ayrıca evharistiya (ekmek, şarap ayini) doğmasını, haça tapılmasını ve yaşayanların ölülere dua etmesinin bir etkisnin olamayacağı yönünde fikirler ve itirazlar belirtiyordu.

Nihayet faaliyetlerinden dolayı 1126 yılında papalığın emriyle St. Gilles şehrinde yakılarak öldürülen dönemin en önemli vaizlerinden güney Fransalı Pierre de Bruys bütün tehlikelere karşı yirmi yıl faaliyet göstererek birçok insanı mesih inancına dönüştürmeye çalıştı. Bu görüşler zamanın kiliseye karşı ortak sesi ve tepkisi olmuş ve bu görüşler kiliseyi harekete geçirmiştir.

Pierre de Bruys’un yakılarak ölümünden sonra, fikirlerini Henry adında Cluny’li bir keşiş devam ettirir. Konuşmaları kendine karşı çıkan birçok papazı dahi etkileyen henry sonunda kendisini hapse girmesinden ve orda ölmekten kurtaramaz.

Bir başka itirazda; Papaların yapmış olduğu dini ibadetlerin gereksizliğini savunanlardı. Bunu daha da ileri götürüp, ahlaken bozulmuş kilise görevlilerinde ayini yönetemeyeceklerini, bunun dışında teslis-i isa’nın doğuşundaki kutsallığı ve insan suretinde cisimleşme doğmasına karşı tepkiler de olup, bu doğmalar üzerinde farklı yorumlar yapılarak resmi Katolik inancına karşı çıkılmıştı.

Dahası bu eleştiriler ve yorumlar (roscelin, guttschalk, abelard, brescia) gibi ilahiyatçılar tarafından yapılarak hatta bunların bir kısmı kaza-kaderi, mukadderatı ve teslisi, Müslüman telakilere göre eleştiriyorlar bir kısmı da, ‘’vaftiz sırasında ilgiyle yedirilen ekmek ve içirilen şarabın, Hz.isa’nın kanına ve etine dönüşeceğini’’ yolundaki Katolik inancını reddediyorlardı.

İran da mevcut bulunmuş olan Zerdüşt dininden gelen inancı ve Müslüman filozoflarının ‘’Vahdet-i mutlak’’ (8) telakkisi 12. Yüzyıldan beri bir hayli yaygın bulunuyordu.

Fransa’nın güneyindeki Languedoc ve Albi şehri bu dini gelişmelerin merkeziydi. Ve özellikle kilise ve devlet yetkilileri geleneksel Hristiyanlığa ve Hristiyanlığın siyasal kurumlarına temelden karşı çıkan özellikle Languedoc bölgesindeki Kathar hareketine ve bu hareketin öğretilerine karşı birleşiyordu.

KATHARLAR’A KARŞI KATOLİK KİLİSESİN’İN TEPKİSİ

Kilisenin katharlara karşı yapılan faaliyetler karşısında, Katharlar, Toulouse’a birkaç kilo metre uzaklığındaki Saint feliy’de Caraman 1167 veya 1172 yılında bir toplantı düzenleyerek cevap verirler. İstanbul kathar psikoposu Nicates, güney Avrupa topluluklarına katharizme davet etmek ve birçok boşluk bulunan piskoposluk makamlarına psikopos seçmek için gelerek, bu tavrıyla açıkça Katolik kilisesine karşı bir meydan okuma olarak anlaşılır.

Buna karşın, Toulouse kontu katharlar’la mücadele etmek için kilise ve engizisyon yetkilerinden yardım ister VII. Louis, II. Henri ve III. Aleksandre papalık elçisi Pierre pavie’ye çeşitli piskoposlardan müteşekkil bir heyet gönderirler. Bunda amaç, o civarlarda kendilerin gözü, kulağı olacak elemanlar kazanıp engizisyon hesabına çalışmasını sağlamaktır.

Bu heyet ilk 1178 tarihinde faaliyete başlar ve ilk iş olarak, Toulouse’lu din adamlarını ve dindar Katoliklere heretikleri kendilerine ve konsüllere bildirme emrivakisinde bulunurlar ve bu konuda ant içirirler. Bunun hemen ardından faaliyette bulunan heyet, şatosunda heretikleri barındıran ve toplantılar yaptıran Pierre Maron’u aforoz edip, Toulouse kontuna teslim eder, kont şatoyu yıkarak malları müsadere eder. Bir başka heretik baziers vikontu Roger  II.Trencavel dağlara çekilir o da aforoz edilir. Fakat yakalanmaz.

Bütün bu olanlardan sonra III. latran konseyinde papa III. Alexsander, languedoc’lu katharları bastırmak ve mallarına el koymak için mahalli senyörlerden yardım talebinde bulunmasının ardından, papa III. lucius 1184’te imparator Frederıck Barborossa ile beraber daha kesin emirler yayınlar ‘’Ad Abolendam‘’ (yasaklamalar hakkında) çıkarılan fermanda lucius psikoposların kendilerine ait mıntıkaları ziyaret ederek şahitler yoluyla heretikleri tebitini isteyecek ayrıca heretiklerin yakalanıp, yargılanıp eğer ithamları ispatlanırsa engizisyona teslim edilmesi gerekecekti.

Heretiklere yönelik güç kullanılmasının gündemde olduğu günlerde, doğu’da gündemi erteleyen kimi gelişmeler oldu. 1187 yılında Selahaddin Eyyübi’nin güçleri latin güçlerini bozguna uğrattı ve aynı yıl 2 Ekim’de Kudüs düştü.

III. Innocentius Raymond ve Languedoc yerel soylularından umudunu kesmişti. Onun için heretikleri ikna edip kiliseye kazandırma işini Cistercium tarikatın (9) a havale etti. Cisterium tarlkat bağlıları languedoc bölgesinde vaazlar vererek ikna turlarına başladı. Ama hiçbir sonuç alamadı. 1199 da vergentis in senium (yaşlılara saygı üzerine) bir genelge yayımlandı. Genelgeyle heretiklik, vatan hainliğiyle eş tutuldu. Vatan haini heretiklerin mallarına el konulmalı, çocukları mirastan mahrum edilmeli, seçme hakkı ve devlet memuru olma hakkı ellerinden alınmalıydı. Eğer bir heretik din adamıysa imtiyazları sonlandırılmalı, avukatsa görevini yapması engellenmeliydi.

Heretikler’le mücadele tek tek psikoposların gücünü aşıyordu: bunun üzerine papalık, her bölgeye temsilciler göndermeye başladı. Ülkelerini heretiklerden temizlemeyen hükümdarların, tahtan indirilip topraklarına el konulacağına ilişkin eğilimi benimseyince, Avrupa krallıkları din suçlarına ölüm cezası uygulamaya başladı. Sonunda IX. Gregorius, uygulamanın kendi denetimi dışına çıkmasını önlemek için engizisyonu, papalığa bağlı olacak biçimde kurumsallaştırdı ve sonunda soruşturma yetkisini, piskoposlardan aldı, Dominiken (10) engizisyoncuların mahkemelerine verdi.

Engizisyoncu, yani yargıç, suçladığı sanığı doğrudan doğruya yargılar. Genelde sanığa itirafta bulunmak ya da günah çıkarmak için belli bir süre tanırdı. İtirafta bulunmayan ve günah çıkarmayan sanık, Engizatörün huzuruna çıkarılır ve tanıklık eşliğinde yargılanırdı.

1200‘lerin sonlarına değin, suçlayıcı tanıkların kimlikleri gizli tutulduğu için, dinsel sapkınlıkla suçlanan sanığın, kendini savunması gerçekten çok güçtü, heretikler’in adlarını söyletmek için işkenceye başvurmak önceleri yasaktı. Sonraları, Kutsal Roma-germen imparatorluğu’nda roma hukuku’nun yeniden yürürlüğe sokulmasıyla işkence yargılama yöntemi olarak papa IV. İnnocentius’un izniyle Engizisyon’a girdi.

Engizisyoncular 14 yaşından büyük erkekleri ve 12 yaşından büyük kadınları kilisede toplayarak, onlara vaaz verirler, inançlarını açıklamalarına zorlayarak, açıklamayanlar ya da açıklamadan sakınanlar, şüpheli listesine alınır ve sorgulanırdı. Vaaz almak için kiliseye toplanan cemaat, heretikliğe karşı yemin etmeye zorlanır, günah çıkartmaları ve bunu yılda üç kez yapmaları ve kendilerinden tanıdıkları heretiklerin isimleri vermeleri istenirdi.

Sorgulama sürecinin bu aşamasında bu sürecinde günah çıkaran katharlar, heretikliğin taban bulmadığı bölgelere-kentlere yerleştirilir. Eski heretiklerden olduğunun kanıtı anlamında kıyafetlerine sarı haç (11) lar takılırdı.

Bu heretik avı sadece yaşayanlarla sınırlı değildi, gönüllü olarak itirafta bulunan ve günah çıkaranlardan kimileri, kendi durumlarını açıklamakla yetinmiyor, ölen akrabalarının bağzıların’ın da heretik olduğunu itiraf ediyorlardı. Bu kişiler mezarlardan hemen çıkarılıp yakılıyordu, yaşayanlar başka akrabaları varsa onların mallarına el konuluyor ve sarı haç takılıyordu.

Güney fransa da katharlara karşı direğe bağlanarak yakılma yaygın bir uygulama olmuştu.

 Ve Sona doğru gelirken,

22 Temmuz 1209 da karma haçlı ordusu Baziers kentin de heretik Katolik ayrımı yapmadan, genciyle, yaşlısıyla 20 bin insan boğazlandı ve katledildi. Sergilenen zalimlik vicdanları rahatsız ettiği için kilise içindeki kimi din adamları, sorumlu Arnold amaury’i suçlama yoluna gittiler. Bu tür benzer katliamlarla karşılaşmamak için Narbonne ve Carcassonne kasabaları teslim oldular. Ardından su kaynaklarından yoksun bırakılan Bourg da düşmüştü.

1210 yılı nisan başında Monfort üç günlük bir kuşatma ardından Bram adlı küçük kenti teslim aldı. Bram halkından seçilmiş yüz kişi, katharları barındıran Cabaret kentine intikale hazırlandı. İntikale katılacak olanların, yürüyüş kolunun başındaki kişinin bir gözü sağlam kalmak koşuluyla tümünün gözleri oyuldu. Burunları ve üst dudakları kesildi. Cabaret kenti de Monfort’un eline geçmişti.

İki ay sonra, sıra sarp kayalıklarla konumlanmış Minerve ye geldi. Minerve’nin su kaynakları taş yağmuruna tutuldu, kaynak yararlanılmaz hale getirildi. Susuzluk savunma gücünü azalttı ve ardından Minerve bombalanmaya başlandı. Teslim olmaktan başka çare yoktu. Kentin sorumlusu William simon’a minerve sur’larının içindeki hiç kimseye dokunulmaması koşuluyla tüm toprakları ve kaleleri vermeyi teklif ettiler. Halk kenti terk ederken, papalık elçisi Arnold Amaury, ancak kiliseye sadakat yemini edenlerin özgür kalabileceğini söyledi. Kentin kathar olmayan halkı için sorun yoktu. Ama sıra kathar’lara gelince sorun yaşanmaya başlandı. Çünkü yemin etmek kathar’lılara yasaktı. Hele düşman Roma’ya sadakat yemini etmek asla düşünülecek şey değildi. Sadakat yemini ederek Katolikliği kabul eden üç mümin dışında, herkes direndi asla yemin etmedi.

22 Temmuz 1210 da Minerve’deki 140 kathar ermişi kentin altındaki vadide yakıldı. Haçlı ordusunun ilk kitlesel yakma eylemiydi bu. Ardında 1211 yılı baharında Lavaur kasabası haçlı güçlerince kuşatıldı. Kasabanın sur’ları yerle bir edildi. Kasabayı savunan 80 Şövalye’nin tamamıyla kathar mümini olduğu kanısına varılan lord Montrealli Aimery asıldı. lord’un kız kardeşi kuyuya atılıp taşlanarak öldürüldü. Yaklaşık 400 civarında kathar ermişlerin tümü kazığa bağlanarak yakıldı. Bu haçlıların en kitlesel kıyımı oldu. Ardından sıra Toulouse gelmişti. Haçlı ordusu artık amacından sapmıştı, Simon de montfort kathar’lılar kadar Katolikleri de öldürüyordu. Amacı kendisi için küçük bir imparatorluk kurmaktı.

Ve Montsegur. 2 mart 1244 te Peter Roger kalenin teslim olduğunu bildirmek için dışarı çıktı. Ermişler için seçim şansı netti:

’’ Ya katharizmi reddet ya da yanarak öl’’. Karar vermek için iki haftaları vardı. Ateşkesin son Pazar günü 21 mümin conslamentum almak istedi. Bunu yaparak dağın hemen üzerindeki odun yığınların üzerindeki yerlerini ayırttıklarını biliyorlardı. Eğer katharizmin tüm tarih boyunca onun inancının, gücünün ve çekiciliğin yansıtan bir an varsa o da işte bu sıra dışı andı.

16 mart 1244 Çarşamba günü ilk ışıkla birlikte Montsegur boşaltıldı. Papa ordularının komutanları onları yakmak için odunları tutuşturup cevap istediler. Ama unutulmayan bir cevapla karşılaştılar. En sade elbiselerini giymiş iki yüz kathar el ele tutuşarak Montsegur kalesi’nden çıktılar hep birlikte occitan dilinde İsa’nın dua’sını okuyarak yürüdüler.

Yakma işlemin gerçekleştiği alana hala yakılanların bölgesi denmektedir.

Aslında bu bir son değildi. Katolik kilisesinin bu tutumu ve haçlı ordularının katliamları halk arasında daha fazla nefretle karşılanacak özellikle Roma Katolik kilisesine karşı tutumları daha da sertleşecekti.

Öte yandan, Yerel krallıklar ve Roma Katolik kilisenin arasındaki çekişmelerde bir anlamda reform hareketlerinin hızlanmasına da yol açacaktı.

Fransa, Almanya, italya, ve İngiltere de bu sesler daha da yoğun olacaktı.

Kiliseye karşı yoğunlaşan bu tepkilerden biri de 1320- 1384 yılları arasında gelişen İngiltere deki John Wyclif (viclif) fikir önderliğindeki ‘’lollard’’ hareketidir.

Kilise’nin zenginliğini ve Hristiyan dinini, din adamlarından değil incilden öğrenmeleri gerektiği konusunda eleştiren, Wycliff’ in bu düşünceleri kısa zamanda taraftar bularak onun bu dini ve ekonomik görüşlerine katılanlara da lollord adı verilmiştir.

Roma Katolik kilisesinin inanç meselelerinde yanılmaz olduğu iddasını ve günah çıkartma geleneğini tamamen reddederken, araf inancını azizlere ve kutsal emanetlere tapılmasını incile aykırı görerek sert bir dille eleştiren ve bu söylemlerden dolayı öldükten sonra mezarından çıkartılarak kemikleri yakılan john wycliff İngiliz reform hareketinin sabah yıldızı olarak simgeleştirelekti.

1381 de köylü ayaklanmasının temelinde yatan kilise karşıtı düşünceler lollard’ların çalışmalarına bağlanarak Katolik kilisesinin baskılarıyla karşılaşacak ama buna rağmen hareket giderek güçlenerek, kenti halkı, tüccarlar toprak sahipleri hatta alt kademe din adamları arasında yayılacaktır.

Lollard’ların birçoğu kral 9. Ve 10. Henry’nin döneminde öldürülür.

Lord cobham dahil 40 lollard önderi diri diri yakıldı. john oldcastle olarak ta tanınan lord cobham mesihe olan imanı uğruna canınıı veren ilk İngiliz soylusudur.

Baskı, işkence ve zulümlere rağmen lollard’ların kökü kazınamaz.


DİPNOTLAR VE AÇIKLAMALAR

(7)- Luka 22, 38
(8)- Vahdet-i mutlak: sınırsız bir’lik. Allahın mutlak anlamda bir ve tek oluşu
(9)- Cistercium tarikatı: Katolik bir manastır tarikatıdır. İlk manastır 1098 de burgonya’da dijon yakınlarındaki cistercium’da kurulmuştur. Feodal gelirleri reddeden üyeler, kol işçiliğini keşişliğin başlıca ilkelerinden biri durumuna getirdi. Yönetimi aynılık, genel toplantılar ve ziyaret olmak üzere üç temele dayanıyordu. Her manastır kendi içinde özerkti ve her keşiş yaşam boyu manastır üyesi oluyordu
(10)- Dominikenler: aziz Dominik de guzman’ın 1215 te kurduğu bir tarikattır22 aralık 1216 da papa3. Honorius tarafından onaylanmıştır. Dominikenler güney fransa da albi heretiklerine, ispanya ve başka ülkelerde Müslümanlara ve Yahudilere karşı vaazlar verdiler. Hristiyanlığı yaymaya çalıştılar. Bir dönem engizisyon yönmetimi dominikenlere verildi
(11)- Sarı haç: inanışa göre sarı, uğursuz bir renktir. Düzensizliğin, deliliği, fahişe ve hainliğin elbiselerinin rengidir. Ayrıca Müslümanlar ve Yahudileri Hristiyanlardan ayırmak için bir dönem ortaçağda kullanılan işaret

Ayrıca, hitler Yahudilerin yakalarına sarı yıldız takmaya zorlayarak, onları fırınlarda diri diri vahşice yakmıştır


KAYNAKÇALAR

AKADEMİK TEZ’LER

Ortaçağ avrupasın’da bir düalist heretik hareket olarak ‘’katharlar’’-yüksek lisans tezi-feyza uzunoğlu
Hristiyanlık’ta engizisyon mahkemeleri-doktora tezi-mehmet esgin
Çağdaş Anglikan kilisesin’in idari ve dini yapısı-doktora tezi-vedat şafak yamı
Ortaçağ avrupası’ndaki öteki inançlar ve Katolik kilisesinin tutumu-yüksek lisans tezi-adem Berkay çil

MAKALELER

Bogomiller-katharlar-gazete duvar-tarkan tufan
Dünya ya atılan çığlık-hürriyet blok-serdar devrim
Katharlar-milliyet blok-berk yüksel

KİTAPLAR

Düşünce tarihi-Afşar timurçin
İlk çağ felsefe tarihi 3 (aristotales)-Ahmet arslan
Siyasal düşünce tarihi-Alaeddin şenel
Batı felsefesi tarihi 2 -Bertrand russell
Hristiyanlığın lanetlileri ya da günah yaşamın günahkarları katharlar- alevi ve Bektaşi terimleri sözlüğü-Esat korkmaz
Tarih boyunca tehvid mücadelesi ve hz.peygamberin hayatı-Ebu’l-ala mevdudi
Din savaşları-Fatma mansur coşar
Anadolu’dan batı avrupa’ya aykırı inanç ve düşünce geleneği-öteki gerçekler -İsmail kaygusuz
Avrupada hristiyanlık-engizisyon(türkiye diyanet vakfı islam ansiklopedisi)-Kürşat demirci
İnsan nasıl insan oldu-m.ilin-E.segal
Gülün öteki adı-mine Kırıkkanat
Hapishanenin doğuşu-michel foucault
psikanalitik bir estetik için-murielle gagnebin
dinsel inançlar ve düşünceler tarihi(muhammed’den reform çağına)-mircea eliade
siyasal düşünce tarihi-orhan hançerlioğlu
orta çağda avrupa’da alevi hareketi ‘’katharlar’’-sean martin
uygarlık tarihi(çağdaş dünyaya giriş)-server tanilli
yaşayan dünya dinleri-din ve inanç sözlüğü-Şinasi gündüz
engizisyon’un tarihi-Ziya abdulhamit
montsegur hazinesi (roman)-sophy burnham

(Bu yazı dizisi aynı zamanda Adil Medya'da yayınlanmıştır.)



 

BAĞLANTILI HABERLER