Küresel dramda ayakta kalmak



Artı Gerçek

Devlet modellerine odaklanmak yerine şehir modellerine odaklanmak ve onların yeni serbestliklerine fırsat vermenin zamanı geldi, gelmeli.


Hasan HARMANCI*


Pandeminden sonra yaşanabilecek en yakıcı sorunu genç nüfus açısından ele almak ve değerlendirmek gerekiyor. Özellikle göç veren ülkelerdeki ciddi yapısal sorunlar, gelecekle ilgili kaygılar, yaşam standardının beklentileri ve ihtiyaçları karşılayabilecek yeterlilikte olmaması genç nüfus açısından en temel sorunlardır. Sürdürülebilir yaşam hakkı, gerçek anlamda iyi bir eğitim sistemi,  kaliteli bir sağlık yapısı, sınırlar ötesi dayanışmayı, karşılıklı yaraların sarılmasını ve iyileştirme konusunda destek alma veya vermeyi gerektiriyor. Maalesef 21. yüzyılın problemleri ülkelerle sınırlı olamayacak kadar çoğaldı, büyüdü ve yükseldi, ancak buna rağmen gerçek anlamda bir uluslararası çözüm söz konusu olamadı. Sömürü gerçek anlamda sadece katmerleşerek devam etti ve edecek. Sorunu yaratanlar, öngörenler çözmek yerine kârlarına, talanlarına bakmayı, daha bir zenginleşmeyi ve en az hasarla bu dönemi tabir yerindeyse ‘yerden bir avuç toprakla kalkmayı’ önemsedi. Üretim ve tüketim ağlarını şirketlerin veya teröristlerin zincir halkalarına dönüştürenler kısmen görünür çoğunlukla da hayalet ölçeğinde varlıklarını sürdürür haldeler. 

Kimin sömürdüğü, nasıl sömürdüğü kontrol edilemez bir sürece dönüşünce insanlık ya göç etmek durumunda kalıyor ya talana uğramış olarak sağlıksız topraklarında yaşama tutunmaya çabalıyor ya da zorunlu göçle karşı karşıya kalarak daha da belirsiz olana doğru yelken açıyor. Bu yüzden insanların kendilerini yönetmeleri şimdi daha bir önemli, daha bir anlamlı, zira pandeminin bu etkisiyle insanları, köyleri, kasabaları, şehirleri tek tek sömürenler kolayca paçayı sıyırdılar, kaçtılar ya da bu zor zamanları kâra çevirerek, sömürü düzenlerini sürdürmenin bambaşka yollarını bulmanın peşine düştüler.

Üretim araçların neredeyse tamamının elimizden alınmış olması, üretici bir toplum olmaktan çıkarılıp, tümüyle tüketici bir topluma dönüştürülmemiz aslında bir zorlamadır, zoraki istikamettir. Devlet dediğimiz; demokratik, anti-demokratik tüm aygıtlar ise sanki aracı bir kurum gibi pozisyon almaya ve bu alanda uhdesine düşeni yerine getirmeye programlanmış gibi. Böylelikle üretime ve pazara egemen olan tekeller, Devletleri sadece kendi pazarlarını korumaları, ucuz iş gücü sağlamaları, vergi kolaylığı sağlamaları, toplumsal muhalefeti kontrol etmeleri ya da çıkar ilişkileri sonrası geride bıraktıkları büyük enkazları toplayan yüklenici firma gibi görüyorlar. Yani;  devletler bu tekellerin müşterisi konumunda , daha ötesi değildir.

Yerel yönetimler küçük ölçekli sayılmalarına rağmen daha zor lokmalardır. Şehirli, kasabalı ya da köylü ikna olmadan kolay kolay sömürülemezler. Devlet polisiye güçtür, halk ise kendi yaşamının, çıkarının, doğasının, suyunun, madeninin, toprağının doğrudan savunucusudur. Bu nedenle yeni ekolojik yaşam için insanlara yeniden devreye girme zorunluluğu vardır. Köyünden, şehrinden mutlu olmamak bir ihtiyaçlar meselesidir. Var olan küresel sömürücülerin şehirlerine, yaşam standartlarına öykünmek, o şehirlerin nimetlerinden faydalanmak ise bir haktır.

Dünyadaki birçok şehir, ülkelerden daha eski ve kurumsaldır. İşte bu kurumsallıkları, ülke iktidarlarının politikalarıyla işgal edilmek ya da yok edilmekle karşı karşıya kalınca, bir şehir, kasaba ya da köyün çöküşü ve göç edilme zorunluluğu doğar. Ülkelerin, özellikle kadimden gelen değerleri üzerine bina olmuş ülkelerin “komple” kültürleri olmaz, bölgelerin, şehirlerin, kasabaların hatta köylerin kültürleri vardır. Yerleşimler büyürler, küçülürler, kaybolurlar yeniden doğarlar. Kültürde, dilde, dinde, sanatta, edebiyatta havanın, suyun, iklimin, bitkilerin, iş dinamiğin işleyişi etkilidir. Bu çoğu zaman dışarıya ülke kültürü olarak yansır. Temelde kültür yerel yaşayıştır. Bu giyimden yemeğe, müzikten dillere, diyalektlere, dinden ritüellere, zanaattan sanata doğru ince işçiliktir.

Şehirlerin kendi içindeki sürdürülebilir durumunu yükseltirseniz dışa göçü boşverin, bir de çekim merkezi olurlar. Şehri yönetenlerin güven verme duygusu daha yüksektir. Sözleri ve kararları dürüst olmak zorundadır. Çünkü tutumları, söylem ve eylemleri beraber yaşadığı insanlarca unutulmaz. Şehirler çoğu zamanda organik organizasyonlardır. Bundan aşiret ilişkilerini anlamamak gerek. Şehirlerde aşiret etkisi bitmiştir. İnsanlar yürüyüşlerinden, bakışlarından birbirlerini anlar, tanır, duygudaş ve yoldaş hissederler. Geleneği yüksek toplumlarda aldatma az, başarısıysa yüksek olur.

Yerel yönetimlerin egemen olduğu köyler, kasabalar, şehirler kendi aralarında doğrudan konuşurlar. Normlar ahlaki kollayıcı, hukuksa yasal belirleyicidir. İnsani duyguları ve gerçeklikleriyle hareket ederler. Güçlü ve iradesi olan yerleşimlerde zaman ve mekân ortak hareket eder. Yani yaşam zamanı ve kentin ekonomik ve sosyal yapısı iç bir dinamikle işler. Dışarıdan beklentileri azdır ya da yoktur.

İlişki ağılarını kimin yöneteceği seçimle değil, tecrübe ve güvenle işler. Doğal bir dayanışma ve söz söyleme hakkı hiyerarşisi vardır. Bunu feodal göstergeler üzerinden okumak anlamında söylemiyorum. Çünkü şehirleri feodal işletenler asla başarılı olamazlar. Bu deneme şimdilerde tarikat şehirlerinde yürütülmeye çalışılıyor ancak görüldüğü gibi bu her durumda fiyaskoyla sonuçlanıyor.

Dünyanın birçok yerinde şehirler arası koordinasyonlar, konferanslar gerçekleştiriliyor. Bu şehirlerin kendilerini yönetme potansiyellerini protokole bağlama ve yerel halkı ile düzenli bir dayanışma isteği olarak gözlemleniyor. Dünyanın birçok şehri, kasabayı yavaş şehir olma potansiyelini de turistik özelliklerini de başka çekim gerekçelerini de kendi kendine yakalıyor.

Şehirler artık kendilerini yönetmek durumunda. Ekolojik sorunlar merkezi hükümetlerin yarattığı ancak yerelde çözümü bulunan sorunlara dönüştü. Hükümetler uluslararası tekellerin güdümündeyken, köy, kasaba ya da şehir halkı çoğunlukla buna karşı mücadele ediyor. Bu nedenle de yeni şehirleşme protokolleri ve yaşam stratejileri oluşuyor. Son seçimlerde bu protokol bağlayıcılığını ve yansımalarını yaşadık. Belediyeler verdikleri sözleri yerine getirme çabasında, merkezi hükümetler ise bunu demokrasi dışı ilan etme çabasında. Şehirler, kasabalar, köyler eninde sonunda özerkleşecek, sistemli, doğasının, madenlerinin, stratejik konumlarının farkındalığına bağlı olarak başarılı olarak kendilerini yönetme yolunda adımlar atacaklar.

Turizmiyle, bitki örtüsüyle, madenleri ve enerji kaynakları ile bir yaşam modeli olabilecek şehirler merkezi hükümetlerin iş birliğiyle başka holdinglerin talanına uğramaktan çıkmadıkça göçler, memnuniyetsizlikler, talanlar, rantta heba olmuş dağlar, ovalar, dereler, meralar rahata eremeyecek. Doğal felaketler, ekolojik sorunlar son bulmayacak. Halbuki her şehir, kasaba, köy kendi içinde bir ekolojik toplum olma yolunda ilerliyor. Merkezi hükümetlerin yapabileceği en iyi şey eğitim, sağlık ve idari sorunları destekleyici çözümlerdir. 

Yerelde başarısız olanların çoğu da bir daha aday olmaya cesaret edemezler. Şehrin belirleyici bir otokontrol mekanizması vardır.

Şehir, kültürel ve sosyalleşme yanında, ekonomik ve üst yapı açısından doğrudan yönetme yeteneğine her durumda daha yakın bir uygarlık taşıyıcısıdır. Ekonomik olarak birbirini örnek alan şehirler, kardeşlik kuran şehirler, gidilip örnek alınan şehirler çoktur. Artık şehirler üzerlerinde savaşılan, hatta, doğa tahribatına uğrayan, işgal edilen şehirler olmak istemiyorlar. Bu nedenle şehirler artık şefliklere, askeri ya da yüksek güvenliğe değil, iş birliğine, sosyal ve ekonomik, kültürel kalkınmaya ve barışa sadıktırlar.

Devlet modellerine odaklanmak yerine şehir modellerine odaklanmak ve onların yeni serbestliklerine fırsat vermenin zamanı geldi, gelmeli. Yoksa hükümetlerin ormanımızı, suyumuzu, ovamızı, madenimizi satıp arkasına bakmamalarına alışacağız. Uluslararası pazarların ekoloji bilmez sorumsuzluğuna, ucuza mal edip pahalıya satmalarına, emeğimiz dahil her şeyimizi ucuza kapatıp, heba edecekleri örnekler olmaya devam edeceğiz. Ülkeler yoksulluğun, güçsüzlüğün girdabına girdikçe iştah kabartır.

Şehirlerimizi, kasabalarımızı, köylerimizi kaosa, çıkara, küresel manyaklığa heba etmemek için Yerelden yönetimlere daha aktif katılım ve dayanışma yollarını açma zamanıdır.

Şehirlerin pasaport sınırları yoktur. Şehirler birlikte yaşamayı, kendinde olanı paylaşmayı severler. Etnik, dini ayrımları azdır. İnsanların ekmekleri ve yuvaları varsa, suları temiz, tarlalarında sebzeleri, ağaçlarında meyveleri varsa pazarları ucuzsa bir şehir huzur ve güven içinde yaşar. İnsanlar göç etmek istemez. Şehir ekonomileri kendi içinde daha paylaşımcı, dayanışmacı ve işlerdir. Şehir, kasaba, köy meclisleri daha doğrudandır. Rüya görmez, rüyayla, kandırmacayla, olacakmış gibi yönetilemez.

Hükümet rehberlik yapar. Güç halkınsa, sorumlulukta halkın doğrudan yönetimi olmalıdır. Daha etkili ve kalıcı siyaset için bu gereklidir. Yerel Meclisler, halka rağmen öyle kolay hareket edemezler. Halkın denetimi ve karar verme yetkisi Yerel düzeyde arttıkça sorunların çözümü artar. Yaşanabilir, sürdürülebilir bir dünyamız olur. Memnuniyetsizler kuşağında yaşayan bizler, memnun olmadığımız şeyleri eninde sonunda sonlandıracağız. Yoksulluk bir iktidar meselesi değil, insanlık meselesidir.

Yoksulun çanağındaki son lokmayı artık kâr payı yapmayı bırakın.

 

* Sosyal Antropolog

BAĞLANTILI HABERLER