Ragıp DURAN


ARTI GERÇEK - Ayasofya konusunda yapılan değerlendirmeler arasında galiba en ilginci, en vurucusu, en orijinali Taner Akçam’ın "Türkün Uygarlıkla Sınavı" başlıklı yazısı. Akçam, damardan girmiş. Konunun AKP’nin oy kaybetme, Şeriat düzenini hazırlama gibi kısa ya da uzun vadeli siyasi yatırım perspektiflerine değinmeye gerek görmeden, cepheden kültürel/uygarlık açısını ele almış.

CHP ve Kemalizm sözcülerinin kısık sesli ve dini söylemli açıklamaları kaale alınacak düzeyde değil. Orhan Pamuk ya da Aslı Erdoğan’ın çıkışları kayda değer, ama benim okuduğum hiçbir tahlil, Akçam’ınki kadar radikal değil. Yani Akçam, meselenin kalbine, beynine girmiş doğrudan.

Yazar, belki de "Culturecide" (Kültür Kırımı) ya da "Civilisationcide" (Uygarlık Kırımı) olarak nitelenebilecek bir tutumu, bir iç güdüyü, bir refleksi açmış. Üstelik bunu zaman ve mekana konumlandırmış. Orta Asya’dan kovulan ve yağma ve talanla Batı’ya akan, kılıç gücünden başka bir özelliği olmayan boyların bugün hala "Fetih" ideolojisini yaşattıklarını saptıyor Akçam.

Henüz millet sıfatını kazanamamışken İmparatorluk yaşamış bir bünyenin, kendi Saray’ı ve toplumu içinde bile hor görülen, ikinci sınıf kul muamelesine maruz kalan tebaası/uyruğu, bugün Musul düşleri ya da Mavi Vatan fantezileri ile Suriye’den Libya’ya İhvan yayılmacılığı taslıyor.

Beştepe Sarayının saat ve takvimleri uzun zamandan bu yana bozulmuş durumda. 2002’de iktidara geldiklerinden bu yana, her geçen gün takvimin yeni bir sayfasını açacakları yerde, eski günlere, geriye doğru gidiyorlar. Ayasofya ile 1453’e kadar gerilediler. Başarılı sayılırlar bu alanda: 18 yılda tam 567 yıl kat ettiler geri vitesle. İnsan zaman makinesinde geri gidince, havsala, zihniyet, ideoloji ve tutkular da doğal olarak eşlik ediyor bu geri (gerici) yolculuğa. Ve tabi ki politik uygulamalar da. Kriterlere, dönüm noktalarına bakar mısınız? 2053 ve 2071.

Bir insan hatta bir millet, halen üzerinde oturduğu toprak parçasının, aslında tarihi, hukuki ve demografik olarak kendi öz mülkü olmadığını bilincinde olmasa bile, bu konuda kuşkulu olması, onu sürekli olarak diken üzerinde oturtuyor. "Ermeniler ya da Rumlar geri gelip benim malımı arazimi geri alırsa? Kürtler kendi başlarının çaresine bakarsa?" gibi kaygılar, huzursuzluk yaratıyor. Bu nedenle iktidarın, "Sürekli Fetih" argümanını canlı tutması gerekir.

Belki bazıları, Akçam’ın yazısında kullandığı "Türkler" ibaresinden yola çıkıp, yazarın toptancı bir analiz yaptığını hatta ırkçı bir terminoloji kullandığını öne sürebilir. Dünyanın önde gelen Ermeni Soykırımı uzmanını ırkçılıkla suçlamak akıllı ve cazip bir yaklaşım değil. Çünkü Akçam’ın kullandığı "Türk" ya da "Türkler" hatta bazı satırlarda "Osmanlılar" sözcüğü bir ırk ya da milleti değil, esas olarak bir kültürü, bir medeniyeti temsil ediyor. Türk olan herkes bu medeniyetin/kültürün zorunlu bir mensubu olmadığı gibi tam aksine bu anlayışla mücadele ederse, barışçı ve çağdaş bir uygarlığın yurttaşı/temsilcisi olmaya hak kazanır.

Nihal Atsız milliyetçiliğiyle Akit İslamcılığının sentezini oluşturan ve Yeni Osmanlı kartvizitini kullanan mevcut rejim ya da lider, Akçam’ın da yazdığı üzere 21. Yüzyılın ikinci on yılında müthiş bir anakronizm yaşıyor.

Zamana, çağına bu kadar açık bir şekilde karşı çıkınca, dünya, teknoloji devrimleri gerçekleştirirken ya da köleci-ırkçı-sömürgeci heykelleri devirirken, burada onlar, içerde ve dışarıda saldırganlığa, doğayı tahribata, İmam Hatip Okullarını çoğaltmaya, kadınları öldürmeye, çocuklara tecavüz etmeye devam ediyor.

Saray’daki şahsım, son hamlesiyle kendi ayağına kurşun sıkarken, Akçam’ın sözünü ettiği Türk uygarlığının günümüz dünyasında zaten pek parlak olmayan prestij ve imajının nasıl diplere battığını da görmek istemese de, durum böyle.

Batılı ırkçılar, Hristiyan-Yahudi ya da Romen-Grek medeniyetinin dogmatik ve sofu taraftar ve ideologları, Türkler için, "Geldikleri yere dönsünler", yani Orta Asya’ya geri gitsinler, der. İşte bu yüzden esas sorun, Mustafa Kemal’in 1934’de camiyi neden müzeye çevirdiği değildir. Mesele 1071'dir. Batılı ırkçıların talebi mekânsal anlamda olmasa da, zaman açısından zaten yerine getirilmiş durumdadır.

Akçam’ın yazısını iyimser bir tonda bitirmesi, "Sonuçta kazanan uygarlık olacaktır" demesi, umalım sadece bir iyi niyet (Hüsnü zan) tezahürü değildir.