Kerem YAVAŞÇA*


Son günlerde siyasi çevrelerde sıkça konuşulmaya başlanan erken seçim tartışmalarının, genel itibariyle, muhalefetin nasıl bir strateji yürüteceği üzerine odaklandığı görülmektedir. Bu tartışmalar büyük oranda, muhalefetin nasıl bir düzlemde hareket edeceği; ortak adayının kim olacağı, üçüncü bir blok olup olmayacağı, HDP’nin nerede konumlanacağı gibi tartışmalar çerçevesinde zuhur etmektedir.

Bu tartışmalara katkıda bulunabilecek bir konunun altını çizmek isterim: Türkiye’de mevcut siyasal durumu seçmen nezdinde değerlendirirken yakın siyasi tarih üzerinden basit ama oldukça anlamlı bir okuma yapmanın faydalı olacağı kanaatindeyim.

Bu okuma için Türkiye’de gelişen son 30 yıllık siyasal süreci kaba hatlarıyla değerlendirmek gerekmektedir. Siyasal sürecin genel bir resmini çizerken temel veri olarak “kurulan hükümet sayısına” bakmak yeterli olacaktır. 1 Ocak 1990 tarihinde (geçtiğimiz günlerde hayatını kaybeden Yıldırım Akbulut’un Başbakanı olduğu) 47. Hükümet görev başında idi. 1 Ocak 2000 tarihine varıldığında ise Başbakanlığını Bülent Ecevit’in yaptığı 57. Hükümet görevdeydi. Yani 10 yıllık süreçte 11 farklı hükümet görev yapmış; hükümet başına düşen görevde kalma süresi ise 12 ayı bile bulmamıştır. Şüphesiz, 90’lı yıllar boyunca tecrübe edilen bu siyasal performansın oldukça düşük bir istikrar tablosu ortaya çıkarttığı söylenebilir.

Malumunuz üzere, 2000’den sonra bu tablo oldukça farklılaşmıştır. 1 Ocak 2000’de görevde olan 57. Hükümetten, 2021 yılının Mayıs ayı itibariyle görev yapmakta olan 66. Hükümete kadar 21 yılı aşkın sürede yalnızca 10 hükümet değişikliği olduğu görülmektedir. Bu veriler ışığında, Türkiye’de siyasi istikrar açısından AK Partili yıllarda, 90’lı yıllara nazaran bambaşka bir tablonun ortaya çıktığı anlaşılmaktadır.

Şüphesiz tek veriye dayanan bu tarihsel okuma siyasal hayatın çok yönlü değerlendirilmesi açısından eksik olarak görülebilir. Bu bağlamda siyasal süreçler, siyasi aktörler arasında yaşanan güç mücadelesi ve hükümet sistemi değişikliği gibi kritik önemde olan olgu ve olayların siyasal istikrara etkisini dışarda bırakan bir okuma olduğu eleştirisi kabul edilebilir. Ne var ki, yalnızca hükümet sayılarını dikkate alan bu okumanın, istikrar kaygısı olan ortalama bir Türkiye seçmeni baz alındığında anlamlı olarak kabul edilebileceğini düşünmekteyim.

Bugün Türkiye’nin siyasi, ekonomik ve toplumsal alanlar başta olmak üzere hemen her alanda oldukça kötüleşen şartlarına rağmen AK Parti’nin kamuoyu yoklamalarında hala birinci parti olarak gözüktüğü ve bunun yanı sıra muhalefetin kötüleşen şartlar oranında seçmen desteği göremediği saygın araştırma şirketlerinin çalışmalarından izlenebilir. İlk bakışta anlaşılmaz gibi görünen bu durumu (birçok farklı bileşen içermesini kabul etmekle birlikte) genel açıdan seçmendeki siyasi istikrar arayışıyla açıklamak mümkündür. Zira Türkiye’de ortalama bir seçmenin siyasal davranışını anlamlandırırken kullanılabilecek en temel parametrelerden biri olduğunu düşündüğüm “muhafazakâr oy davranışı kalıbı” oldukça açıklayıcıdır. Hemen belirtmeliyim ki, burada kastettiğim bir ideoloji olarak muhafazakârlık değil, “bir davranış eğilimi olarak muhafazakarlıktır.” Yani, yeninin güvenirliğinden emin olmayan, ölçülü ve kısıtlı bir değişimi önceleyen, eskinin tüm zaaflarına rağmen “tanıdıklığıyla” yetinmeyi bilen davranış kalıbından söz ediyorum. Hele bugünkü çok parçalı siyasi muhalefet düşünüldüğünde seçmen nezdinde, mevcut siyasi pozisyonunda kalmanın yahut en iyi ihtimalle kararsız kategorisine geçmenin oldukça anlaşılır olduğunu vurgulamak gerekiyor. Basitleştirerek söyleyecek olursak:

“Evet bugünkü hükümetin iyi bir performansı olmadığının ve Türkiye’de şartların kötüye gittiğinin farkındayım; ancak, mevcut olanın yerine yeni gelecek olanın daha iyi olabileceğinin işaretlerini de göremiyorum”

Sözleriyle ifade edilebilecek anlayışa sahip olan “muhafazakâr oy davranışıyla hareket eden kitlenin” olası bir erken seçimde Türkiye’de mevcut siyasi dengeyi değiştirecek ana ekseni teşkil ettiği söylenebilir.  

Yani özetle denebilir ki, Türkiye’de yüzde onlar civarında olduğu düşünülen “mutlu azınlık” dışında kalan geniş kitleler tarafından şartların iyiye gitmediği açıkça görülmektedir. Peki bu şartlar altında muhalefet nasıl hareket etmeli?

Kanaatimce, muhalefetin kötüye giden şartları vurgulamasının yanı sıra, “ülkeyi yönetme kapasitesine sahip olduğunu ve Türkiye’deki şartları değiştirebilecek yetkin kadrolara ve politika önerilerine sahip olduğunu” göstermesi oldukça önemli hale gelmektedir. Bunun ilk şartı ise mevcut durumda oldukça parçalı bir yapı arz eden muhalefet bloğunun “ortak müşterekte buluşabileceğini” seçmene soru işareti bırakmayacak şekilde anlatmasından geçmektedir. Burada belirtilenin, detaylı bir program çerçevesinde bir araya gelmek olmadığını hemen söyleyeyim. Esasen altını çizdiğim husus, ana hatları belirlenmiş ilkeler çerçevesinde bir araya gelip, uyumlu biçimde çalışabilecek bir alternatif yönetimin var olabileceğinin işaretlerinin topluma gösterilmesidir.

Muhalefetin bir araya gelmesinde yapısal ve konjoktürel zorluklar olduğu aşikâr. Ancak bunlar, üstesinden gelinemeyecek zorluklar değildir. Bu noktada, kişisel ihtiraslardan sıyrılıp, bir araya gelme ve uyumlu çalışabilme kapasitesinin varlığını gün yüzüne çıkartmak ötelenemeyecek kadar hayati bir meseledir.

İktidar bloğunun, muhalefetin ortak bir siyasi pozisyon alamaması için kurguladığı strateji ve bunun yanı sıra muhalefet bloğunun bir araya gelmesindeki yapısal ve konjonktürel zorlukları ise bir sonraki yazıya bırakalım.


*Dr. Kerem Yavaşça - Siyaset Bilimci