İsa Uğur ERDOĞAN


ARTI GERÇEK- Darbe girişiminin ardından dört yıl geçti. Sonuçları itibariyle toplumun tüm kesimlerini bir şekilde etkiledi. Ancak emekçiler açısından 15 Temmuz aynı zamanda iki yıllık OHAL süreci yani Kanun Hükmünde Kararname(KHK) marifetiyle ihraçlar ve demokratik hakların kalıcı olarak kaldırılması demek.

21 Temmuz’da ilan edilen OHAL, iki yıl sürerek 19 Temmuz’da son buldu. Bu süreçte yaşananlara ilişkin 12 Eylül benzetmeleri yapıldı. Hatta tutuklu öğrenciler ve işten çıkartılanların sayıları 80 darbesini bir hayli geçti.

İlk kez Ankara Yüksel Caddesi’ndeki İnsan Hakları Anıtı önünde 9 Kasım 2016'da 'İşimi Geri İstiyorum'  yazılı bir döviz açan Nuriye Gülmen’in o kağıda sığdırdığı talep milyonlarca insanın sesi oldu. Aynı zamanda çalışma hakkı mücadelesinin ve OHAL döneminde mücadele vermenin sembolü oldu. Öyleki, Gülmen CNN tarafından 2016’nın önde gelen 8 kadını arasında gösterildi.

Eskişehir Osmangazi Üniversitesi'nde öğretim görevlisi olarak Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümünde görev yapan Gülmen, ihraç edilmesinin ardından mücadele çabaları boşa düşünce tek başına hareket etme kararı verdi. Ardından 324 gün boyunca Semih Özakça ile birlikte açlık grevi ve tutuklanma süreci yaşadı.

Gülmen’e işe dönüş mücadelesinin 4 yılında yaşananları sorduk ve O’ndan; “Bu onları yendiğimiz de kurulan bir hayat değil. Aslında bugün kurulan bir hayat. İçinde yaşamaya başladığınızda özgürlüğün ne olduğunu görüyorsunuz. Fiziki ve somut olarak özgür değiliz. Ama aslında kabul etmediniz yerde özgürlüğünüz başlıyor. Kazanacağımız şeyler var. Bu politikaların karşısında durmaya başladığımız anda kazanmaya başlıyoruz özgürlüğümüzü” cevabını aldık.

Bu soruyla daha önce de karşılaştınız ama tek başına Yüksel’de işinizi geri istemeye nasıl karar verdiniz?

Açığa alınmıştım daha sonra ihraç edilme tehlikesiyle karşı karşıyaydım. Bu açığa alıp ihraç etme politikasının devam edeceği görülüyordu. Başıma gelenin neden geldiğini biliyordum. Sonuç olarak devrimci demokrat kimliğimle akademisyenlik  yapmaya çalışan biriydim. Çalıştığım süre boyunca soruşturmaları geçirmiştim. Ali İsmail Korkmaz'ı Berkin elvan'ı sahiplendiğim, onlar için adalet istediğim için. Eskişehir'de okulda çeşitli soruşturmalar geçirmiştim ve mobbinge maruz kalmıştım. Yaptığım şeyi savunmak gerektiğini düşündüm. O yüzden de mutlaka bir direniş örmek gerekli diye düşündüm. Karşılık olmayınca kendi başıma çıktım. Daha sonra insanların katılabileceğini öngörmüştüm. Nitekim öyle de oldu. Daha sonra Semih Özakça geldi. Acun Hoca zaten kendisi okulun önünde benden çok kısa bir süre sonra başlamıştı. Başka insanlar da katıldı ve direniş büyüdü.

'İŞTEN ATILDIĞINI SÖYLEMEK BİLE KORKU SEBEBİYDİ'

İhraçlara karşı emek örgütleri edilgen kalırken, protestonuz ses getirdi. Bu etki nasıl oldu?

Bizim kendi üye olduğumuz Eğitim-Sen ve bağlı olduğu konfederasyon KESK ihraç politikası karşısında bir şey yapmadı. Bu sadece ihraç politikasıyla sınırlı bir pasif kalma pozisyonu değildi. Öncesinde de benim gibi pek çok insan, özellikle 2015 yılında, çok büyük bir saldırıyla karşı karşıya kaldı. Bunun karşısında da ciddi bir programla bir karşı koyuş örülmedi sendika tarafından. İhraç politikasının doğrudan muhattabı TMMOB’du aslında.  Çünkü kamuda çalışan mimar ve mühendisler de ihraç ediliyordu. DİSK doğrudan muhattbıydı, işçiler kamudan atılıyordu. Bunun karşısında bir şey yapmadılar. Bu bir yana, bu sessizliği biz de onlar gibi kabul edecek miydik? Yoksa bir şey yapacak mıydık? Soru buydu. Zaten bir teslimiyet  içerisinde olduklarını görmemek mümkün değildi. Bunu bildiğim için onların sessizliğine ortak  olmak istemedim.

Direniş özellikle açlık grevi ile büyüdü. Çünkü çok ciddi bir sahiplenme oldu halk tarafından ve özellikle sendikamız açısından söylüyorum, onlar da harekete geçmek durumunda kaldılar. İki üyeleri belki de ölüme doğru gidiyordu. Bunun karşısında çok baskılandılar ve bir şeyler yapmak durumunda kaldılar.

'AKP FARKLI KESİMLERİ BİR ARAYA GETİRDİ'

Ses getirmesinin çok doğal olduğunu düşünüyorum. Çünkü bizimle birlikte on binlerce insan işten atılmıştı. OHAL sonucu yaşanan mağduriyetler çok büyük bir kesimi etkilemişti. Bu insanların bizimle duygudaşlık kurması, anlaması bir ekmek mücadelesinin halk tarafından sahiplenilmesi aslında hiçte şaşırtıcı değil. Mesele anlatabilmek meselesiydi. O da emekle ve programla yapılabilirdi.  

O dönemde işten atıldığını söylemek, dile getirebilmek bile gerçekten bir korku sebebiydi. Nasıl bir tepki ile karşılaşacağınızı bilmiyordunuz. Çünkü devlet nezdinde ciddi bir propaganda yürütülüyordu. Bununla ilgili,  ‘ağaç kökü yesinler’ denildi. Kimsenin aklından çıkmayacaktır diye düşünüyorum. ‘Terörist’ denildi bize. ‘Kimse de bunlar öyledir’ demedi. Çünkü insanlar şunu biliyorlar, haklı olmayan kimse sokağa çıkıp; ‘Ben işimden atıldım’ diye bağırmaz.  AKP'nin yarattığı bir şey aslında bu. Çok farklı kesimleri bir araya getirdi.

'BU NE KADAR SÜRECEK DİYE DÜŞÜNDÜĞÜMÜ HATIRLIYORUM'

Başlattığınız eylemin tutuklama ve açlık grevi süreçlerine evrileceğini tahmin ediyor muydunuz?

Bütünüyle ön görmek çok mümkün değildi. Başıma neler gelebileceği konusu uçsuz bucaksız bir düşünce evreniydi benim için. Çünkü OHAL vardı.İnsanların sokağa çıktığı örnek çok azdı. Gözaltı süresi 30 gündü. Baskı açısından tutuklanma, gözaltı gibi neler olabileceği konusunda çeşitli tahminlerim ve kaygılarım vardı elbette. Ama şunu biliyordum, gözaltı ihtimali çok yüksekti. Çünkü Ankara’da eylem yasakları vardı. O yasaklarda ilk alana çıktım aynı gün içinde serbest bırakıldım. Eninde sonunda o alanı kazanıp, başka insanlarla birlikte daha güçlü bir şey örebileceğimizi düşünüyordum. Açlık grevi ise baskıyla ve sözlerimizin karşılık bulmamasıyla şekillendi. Her gün gözaltına alınıyordum. Alınırken şiddete maruz kalıyordum. Bu ne kadar sürecek diye düşündüğümü hatırlıyorum 9. Günde. Hakarete maruz kalıyordum. Her gün bana işkence yapacaklarsa daha yüksek bir eylem biçimini ilk o zaman düşündüm ciddi olarak. Sonrasında biz imzalar topladık, çeşitli şekillerde sesimizi duyurmaya çalıştık ama karşılık bulamadık. Açlık gerevi de biraz bunun sonucunda, hem halkın ilgisini ve tepkisini biraz daha fazla çekebilmek, hem de iktidara sesimizi duyurabilmek için başvurduğumuz bir yöntem oldu.

'KİMSE KENDİNİ YALNIZ HİSSEDİP, ADALET ARAYIŞINI TEK BAŞINA SÜRDÜRMEMELİ'

Yüksel Direnişi nihayetinde Direnişler Meclisi ve Yüksel TV’nin kurulmasını getirdi. Bu süreci anlatabilir misiniz?

Aslında bunlar direnişin gelişim sürecinde bize dayattığı şeyler oldu. Eyleme başladığımızda, bunu devam ettirdiğimiz de sokak eyleminin kendisi size başka bir şey yapmak gerektiğini söylüyor. Aynı açlık grevinde olduğu gibi. Bugün 4 yıla yakın bir süre sokaktayız. Her gün gözaltına alınıyor arkadaşlarımız.

Bir aşamada bizde başka direnişler ile bir araya gelmek gerektiğini düşündük. Bu hem bizim açımızdan hem diğer direnişler açısından bir ihtiyaçtı.  Çünkü karşımızda çok güçlü ve örgütle hareket eden bir güç var. Bunu faşizm olarak tarif ediyoruz. Faşizm karşısında teke tek direnişlerin sesinden ziyade bunların bir araya gelip, hem kendilerini güçlendirdiği hem de halka daha güçlü bir mesaj verdiği bir örgütlenme çok daha etkili olacaktı. Belli ilkeler çerçevesinde bir araya gelelim ve birbirimizi güçlendirelim, faşizm karşısında halkın önüne daha güçlü bir barikat kuralım ve o barikata halkı da katalım, bu düşünceyle ortaya çıktı Direnişler Meclisi. 

Son aşamasına Adalet İstiyoruz Platformunu kurduk. Bu Direnişler Meclisi'nden daha geniş bir oluşum, adalet arayan insanların bir araya geldiği. Yeni kuruldu ama bir çok şeyi değiştireceğini düşünüyorum. Bu kadar büyük adaletsizliklerin olduğu, her kesimin çok ciddi adaletsizlikler yaşadığı bir süreçte çok ciddi ihtiyaç.  

Kimse kendinİ yalnız hissetmemeli. Kimse adalet arayışını tek başına sürdürmemeli. Çünkü biz varız ve birlikte olduğumuzda çok büyük ve güzel işler yapabiliriz. Bu yalnızlık duygusundan kurtulmak bile çok kıymetli.

Yüksel TV ise çok öncesinden kurulmuştu. Sol basın da dahil olmak üzere direnişimizin yaşadığı tüm işkencelerden tutun baskıların basının görmezden gelmesinin bir sonucu olarak doğdu. Madem basın bizi görmüyor, o zaman biz de kendi basınımızı yaratırız.

Şu anda bir bütün olarak değerlendirildiğinde iş hakkı mücadeleniz ne durumda?

İş hakkı mücadelesi ile ilgili en temel şey bugün direnişlerin devam ettiği her türlü baskı ve şiddete maruz kalan ama bütün bunlara rağmen her koşulda, işimizi geri istiyoruz, diyen direnişler var. Bu talebi bıkmadan usanmadan her şeye rağmen sürdürmeleri açısından çok kıymetli.

Açlık grevi süresindeki sahiplenme KHK’lerin meşruluğunu yırtıp atan, parçalayan bir etki yarattı. KHK ile işinden atıldığını dile getirmenin bir korku sebebi olduğu günlerden artık  herkesin  rahatlıkla bunun bir kıyım ve zulüm olduğunu ifade edebildiği bir sürece geldik. Tabii bunda direnişlerimizin etkisi yadsınamaz. AKP şöyle bir politika izliyor direnişler karşısında, özellikle Yüksel Direnişi’nin açlık grevine evrildiği noktada  onları ciddi manada korkuttu. Bizim iddianamemizde yer alan bir Gezi ya da Tekel Direnişi yaratmaya teşebbüs etme ifadesi  korkularını net bir şekilde gösteriyor. Orada: İnsan Hakları Anıtı önünde açlık grevinin 57. günlerinden sonra binden fazla insanın her gün oraya gelip talebi sahiplenmesi onlarda korkuyu yarattı. Şimdi biz orada oturduğumuz takdirde neler yapabileceğimizi gördüler.

'KHK ÖLDÜRÜR DİYORUZ'

KHK ile işten atılan lardan yüzden fazla insan intihar etti. Kanserden ölümler özellikle çok fazla, çeşitli hastalıklardan; kalp krizinden yaşamını yitirenler oldu. Bunların hepsinin  tabii ki temel sebebinin hastalık olduğunu düşünmüyoruz. Hastalığı ortaya çıkaran stres, işten atılmış olmanın yarattığı duygu ve düşünceler, insanların çaresizliği gibi nedenler intihara ya da stres sonucu hastalıklara sürükledi. O yüzden KHK öldürüyor diyoruz.  Başka çok zulümler de yaşandı. Bunlar gün geçtikçe ortaya çıkıyor. Gözaltında işkence edilenden tutun, insanların temel haklarından mahrum bırakılması, tecrit edilmesi noterde bile şahitliğinin kabul edilmemesi gibi. 

OHAL koşullarında sokağa çıkmanın ne ile karşılaşacağını bilmediğiniz,bütün demokratik hakların askıya alındığı ve çok müthiş korku atmosferinin yaratıldığı; tüm halkın teslim alınmaya çalışıldığı bir süreçte, aslında demokratik hakların kullanmanın bir güvencesi olma özelliğine sahip ve bu özelliğini hala sürdürüyor.

'AKP, KHK POLİTİKASINDAN BÜTÜNÜYLE GERİ ADIM ATMADI'

İşinize geri dönebileceğinize yönelik umudunuzu koruyor musunuz?

Umut direnerek korunan bir şey. Direniş hesaplarla sürdürdürülmüyor.  Bunun sonucunda işime geri döner miyim? Tabii ki buna inanarak yola çıktık. Ama ördünüz şeyin sonucunda başınıza gelebilecek şeyleri hesap edecek sürdürebilecek bir şey değil. Çünkü bizimki gibi ülkelerde maalesef bir hakkı kazanmayı, bir politikayı boşa düşürmeyi, hele ki böyle bir süreçte bunları yapmak istiyorsanız belli şeyleri göze almanız gerekiyor. Direnişin içerisinde oldukça,kazandığınız şeyleri gördükçe umudunuzu koruyorsunuz.

Görüldü ki AKP bu süreçte KHK politikasından bütünüyle bir geri adım atmadı. Evet, bugün KHK çıkartmıyor. Bu politika meşruiyetini bütünüyle yitirdi. Ama hala çalışanların iş güvencesini elinden almaya dönük politikasını sürdürüyor. Güvenlik soruşturması yeniden gündemde yasalaştırmaya çalışılıyor. Bu yasa geçtiği takdirde AKP'li olmayan, kamuda olmasını istemedikleri hiç kimse çalışamayacak.

'OKULDA AYNI HAVAYI SOLUDUĞUMUZ BİR ÇOCUK SOKAKLARDA ÖLDÜRÜLDÜ'

Diğer yandan uzun süredir aynı zamanda işsizlikle mücadele ediyorsunuz? Hem siz hemde Meclis’tekiler yaşamını ne şekilde idame ettiriyor? Aynı zamanda eksik kalan bir akademi yaşamınız var...

Maddi bir kazancımız yok. Hayatımızı bir direnişe vakfetmiş durumdayız. Ailemiz ile bize görüşmelerimiz sınırlı. Çünkü her gün o alana çıkılması lazım. Dolayısıyla hayatımızı da buna göre programlıyoruz. Bunlara bir kayıp gözüyle bakılabilir mi? Böyle bir hayatı tercih ettiğinizde bunun size getirdiklerini artık başka bir evrende yaşıyor olmanın başka bir atmosferi soluyor olmanın getirdiklerini gördüğünüzde, olmadığını görüyorsunuz. Sadece işime geri dönmek konusunda değil yaşanan bütün adaletsizlikler konusunda daha umutluyum.

Akademik hayatım noktasında, gerçekten çok yeni bir akademinin içindeyim. Çalışmalarını sürdüremiyorum. Akademide çalışırken de çok sorgulamıştım. Mutsuz olduğunu fark etmiştim üretilenn bilginin halkla olan bağının ne kadar zayıf olduğunu, belki de hiç olmadığını gördüğümde bir motivasyon eksikliğine sebep olmuştu.

Şu duyguyu çok iyi hatırlıyorum. Ofisimde çalışırken Berkin Elvan’ın hayatını kaybettiğini öğrendim.  Ali İsmail'in hayatını kaybettiği gün, bizim üniversitedetıp fakültesinde yatıyordu. Ailesi ile birlikteydik, yanlarından ayrıldık. 5 dakika sonra ölüm haberi geldi. Okulda aynı havayı soluduğumuz bir çocuk sokaklarda öldürüldü.

Bunların hepsi sizi bir tercih yapmaya zorluyor. Nitekim sonucunda işinden atıldım. Yani size şunu söylüyorlar; ‘Buradaysan bizim adamız olacaksın.' Sınırlarımızı çiziyorlar. Bunun dışına çıktığınızda bir sürü şey yaşıyorsunuz. 
Çalışmalarıma devam etmek ebette isterdim. İkisini birlikte sürdürmek bir seçenek olarak olabilir miydi? Maalesef bu koşullarda benim için mümkün değil. ‘Direnişin akademisindeyim’ belki burada farklı bir şey yapılabilir.

'BİZE KALAN BU OLDU'

İhraç edilen insanların bir yandan ailesi ve çevresi de bu süreçten etkileniyor. Size yansıması ne şekilde oldu?

Direniş güzel yeni bir hayat bahşetti. Tabi ki başlangıçta bu tercihin bizi buraya getireceğini bilmemiz mümkün değildi. Ama bir direnişçi olduk. Araştırma görevlisiydim, öğrencilerim vardı. O zaman da demokratik, herkesin eşit olduğu, adil bir dünya için bulunduğum yerden bir şey yapmaya çalışıyordum. Ama bugün daha fazla insana ulaşıyorum. 
Bizi ekonomist bir yaklaşıma hapsetmek istiyorlar. Bir hesap kitap içine girmemizi istiyorlar. Biz bunu reddettik. En başından mesele buydu. İşine geri dönmek meselesi bir amaç, bu amaç uğrunda mücadele hala devam ediyor. Ama yolun kendisi hayatımızı böyle şekillendirdi. Bize kalan bu oldu.

Ekmek her yerde bulunuyor. İnsanlar çok büyük bir saygı besliyorlar. Herkes elinden geleni yapmaya çalışıyor bizim için. Kimse sonuçta açlıktan ölmüyor. Bir şekilde buluyorsunuz. Dayanışma ile sorunları çözüyorsunuz. Öyle bir şey ki ayakkabınızın eskidiğini gördüğünde, insanlar çok ince bir şekilde yeni bir ayakkabı temin ediyorlar. Pek çok alışkanlığımızı ve eski yaşam içinde yaptığımız şeylerden feragat ettik. Giydiğimiz kıyafetlerden tutalım da,dışarıda yediğimiz yemeğe kadar. Artık eski alışkanlıklarından vazgeçiyorsunuz.

'ÇOCUKLARINA İŞTEN ATILDIĞINI SÖYLEYEMEYEN İNSANLAR VAR'

Direnişin içerisinde olan birisinin yaşadıkları olmayan insanların yaşadıklarından farklı. Bu konuda çeşitli araştırmalar yapıldı. Değersizlik hissinden tutun, boşanmalara, aile içi çok ciddi sorunları beraberinde getirdi. Çocuklarına çok uzun süre işlerinden atıldığını söyleyemeyen ve rol yapan insanlar var.

Özellikle açlık grevi sürecinde ailemi derinden etkiledi. Çok üzüldüler ama harika bir duruş sergilediler.  Benimle aynı düşünmedikleri halde. Tutuklandığımda bana, ‘Bu iş böyle olmaz. Lütfen bırak. Biz sana bir şey olmasından endişe duyuyoruz’ dediler. Ben onları anlattım. Bırak demeyin bu sizin bu telkinlerde bulunmanız beni üzer şeklinde anlattım. Başka bir şansımın olmadığını, bunu tercih ettiğimi ve saygı duymaları gerektiğini anlattım. Sonrasında buna yönelik herhangi bir şey söylemediler. Arkamda durdular. O anlamda ailen benim için çok büyük ve anlamlı bir şey yapıyor. 

'AKP'NİN BUNU YAPMASI DOĞASI GEREĞİ'

Darbe girişiminin öznesi ve muhattabı değilken sizler ve birçok muhalif kimse OHAL sürecinden etkilendi. Bu durumu nasıl okuyorsunuz?

Bu bir kuraldır. Bir darbe oluyorsa bunun muhatabı olup olmadığınız çok önemli değildir. Eğer muhalif iseniz taraflardan biri değilseniz bile ilk baskılanması, yok edilmesi ve susturması gereken bizler; sosyalistler olduğumuz için  olağan süreç gözüyle bakıyorum. Darbeler hep bir şeyler için yapılır, birileri için yapılır ama esasında hedeflenen halkın öncü güçlerinin, muhaliflerin, devrimcilerin demokratların, susturulması ve o sürecin ihtiyaçlarının ihtiyaçlarının hayata geçirilmesidir.

Bizler gibi bu durumla hiçbir alakası olmayan insanların, zamanında darbeye teşebbüs eden cemaat yapılanması tarafından her türlü zulmü görmüş, onlara karşı da mücadele etmiş insanların zulme uğraması devlet geleneği. Sadece Türkiye açısından değil dünyanın her yerinde böyledir.

Tarih bilinci olan insanların çok açık bir şekilde gördüğü bir şey AKP nin bunu yapması onun doğası gereğiydi. Esas soru; biz ne yapacağız?  Bütün bu yapılanlar, yaratılan bu kadar adaletsizlik karşısında bizim ne yaptığımız belirleyici olan. Biz özneyiz, aslında hep öznesiydik.

Bu onları yendiğimiz de kurulan bir hayat değil. Aslında bugün kurulan bir hayat.  İçinde yaşamaya başladığınızda özgürlüğün ne olduğunu görüyorsunuz. Fiziki ve somut olarak özgür değiliz ama aslında kabul etmediniz yerde özgürlüğünüz başlıyor. Kazanacağımız şeyler var. Bu politikaların karşısında durmaya başladığımız anda kazanmaya başlıyoruz özgürlüğümüzü.