Umut Seçkin BULUT *


Yürürken âdeta puslu bir yoldaymış gibi hisseder, rüyadaymış gibi kendimden geçer, güzel cümleler kurup hayalimde canlanan sahnenin perde arkasında gezerim.(… ) Kendiniz olmak, diğer her şeyden daha mühimdir.
Virginia Woolf

Bilinen bir gerçeği söyleyerek sözlerime başlamak istiyorum. Öykü gerçekten de bir öykünme değildir. Edebiyatın öteki dallarıyla öyle veya böyle bir yakınlığı, bir bağı olsa da bana göre de şiirin bir tür gölgesi sayılabilir. Bu bakımdan öykü, şiirin yolunda yürümeyi ve kendini var etmeyi benimsemiş, özümsemiş çok özgün bir dil zenginliğidir. J. Berger’in “yıldız kümelerini ilk keşfedip, onlara ad verenler öykücülerdir,” demesinden kotararak, öykünün yaşamın özgün ve aykırı aynası olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

Bu bağlamda gerçeğin gerçeği ile düş ve düşünce dünyasıyla, kurguyla, dille de çok ilişkilidir. Öyküde yeniden yaratılan her dışkonu ile öykü gerçeğinin örtüşmesi ve onu birebir yansıtması olası değildir. Çünkü sonuçta kurgusal bir anlatıdır ve kendi içyasaları vardır. İşte öykü, söylediğim gibi dışkonuyu yeniden yaratırken olay örgüsünü biçimlendirirken düşünceye engel olmaz.  Anlatıyı daha da güzelleştirmek için şiirin olanaklarından ve öteki sanat edebiyat dallarından yararlanır.

Anlatımın daha etkin, verimli, vurucu olabilmesi için yapı, biçim, ses peşinde koşan öykücüler, keşif, dönüştürme, inşa hareketiyle yeni biçimler, yeni olanaklar yaratmışlardır. Yaratıcı etkinliğin doğası da budur zaten; kuralları, beğenileri, oluşları sürekli sorgulamak. Bu süreçte, öykücüler bazen sinemanın (gösterme/kurgu), bazen şiirin (imge/anlam yoğunluğu/akıcılık), bazen de müziğin (ritim) olanaklarından yararlanarak öykünün evrenini genişlettiler. Kimi açık ve yalın, kimi kapalı ve soyut, insanı, hayatı, eşyayı yansıtma yoluna gittiler. Eğretilemeler yaptılar, kurgu içinde kurgu oluşturdular, yeni anlatımlar, yöntem ve teknikler denediler, deniyorlar da… Arayışlar ve dışavurumlar bitmiyor, bitmeyecek de…

Edebiyatla bir tür kan bağı olanlar bilir, ama edebiyatın özgün bir güzelliği olan öyküyle özel ilgilenenlerse daha iyi bilirler, dünya öykücülüğünde iki ana biçimin olduğunu:

İlki, Maupassant biçimidir. Öyküde asıl olan “olay”dır.

Okuyucunun öyküyü şöyle ya da böyle yorumlamasına olanak yoktur. Çünkü öyküdeki olay, mantıklı bir seyir hâlinde takip eder. Kişilerin portreleri, özenle ve ayrıntılı olarak çizilir.

Guy de Maupassant (1850-1893) daha sonra “olay öykü” olarak adlandırılacak olan bir öykü anlayışının temellerini atar. Maupassant, okura tamamlanmış bir hayat sunar. Bir durum ya da kesiti değil tümüyle sonucu ve bütün bir hayatı aktarır. Dolaysız anlatımla öykü “son”a yönelik olarak kurgulanır. Anlatılan konular biçimsel yapının hep önündedir.

Öyküler de bir “ileti” hedeflendiğinden, anlam gizlenmez, açık edilir. Öteki de Çehov biçimidir. Öyküde asıl olan “olay” değildir. Öykü, sona erdiği zaman her şey bitmiş olmaz çünkü. Öykü, asıl bundan sonra başlıyor demektir. Zira kişiler tümüyle tanıtılmadığı, olaylarda kesinlik hâkim olmadığı için okuyucunun hayal kurması devamlı hareket hâlindedir ve kendine göre yorumlar yapmaya uygundur.

Çehov tarzı olarak nitelenen bu tür öykülerle birlikte klâsik serim, düğüm, çözüm disiplini terk edilirken, öyküler, insan ruhuna, onun ifade ettiği, edemediği alanlara yöneliyordu.

Artık öyküde ille de olay anlatmak yerine, bir anın, görüntünün, ruhsal konumun öyküleştirilmesi başat anlayış olmuştu. Bu, öyküde içerik yanında estetik unsurun da gündeme gelmesi demekti. İşte yazın dünyasında öykünün ciddiye alınışı, saygınlık kazanması biraz da Çehov yaklaşımıyla gerçekleşti, diyebiliriz. Çehov’la birlikte öykü, sadece “ne anlattığı” ile değil de “nasıl anlattığı” ile de ön plâna çıkmış oldu.

Nikolay Gogol, 1842’de sıradan bir memur olan Akaki Akakiyeviç’e “palto”sunu giydirip St. Petersburg’un soğuk sokaklarına saldığında, bir anlamda öykü türünün de tümüyle kaderini değiştirmiş oluyordu. Çünkü bu öyküyle sadece kendi ülkesinin yazarları olan Tolstoy’u, Dostoyevski’yi ve Çehov’u değil, değişik renklerde ve biçimlerde pek çok ülke öykücüsünü de derinden etkiliyor, herkesi paltosunun içine alarak yol açıcı, öncü bir işlevi yerine getiriyordu. Bu yüzden “Hepimiz Gogol’un Palto’sundan çıktık” sözü genel bir doğrunun ifadesi olarak kabul görüyordu. Ve onun “Palto”sundan çıkan bir sihirbazın şapkasından çıkanlardan hiçbiri değildi; yalnızca “küçük insan” ve ona ait her şeydi…

Kafka, öykülerinde düşsel, simgesel, alegorik bir anlatı biçimini tercih eder. Felsefe ve din kaynaklı bilgileri, modern bir mesele dönüştürerek anlatır. Negatif olaylar, oluşlar sürecini izler.  Aforizmalar, kısa kısa öyküler ve fragmanlarla bu sorunları dışlaştırır. Fantastik mizah, ironi tercih ettiği anlatım biçimleridir.

V. Woolf’un kâğıt üzerinde yazıyla yarattığı, ‘sahne’ olarak adlandırılabilecek kısa öyküleri edebiyatının en önemli ögelerin- dendir. 1906’da bir acemi olarak başladığı yazarlık hayatına, 1941’de ölümüne kadar bu kısa öyküleriyle birlikte devam eder.

Woolf için kısa öyküler yazmak uzun romanlar yazmaktan daha eğlenceli ve heyecanlı olmuştur; çünkü öyküler üzerinden daha çok deneyde bulunabilmiş, farklı teknikler sınayabilmiştir. Dizgeyi uzatıp günümüz öykü anlayışlarına dek gelebiliriz ve giderek kendi mecrasında daha çok yeniliğe açık bir tür olmasından söz edebiliriz ve sayısız örnek de verebiliriz. Bu yüzden bu kadarla yetinmek istiyorum.

Yaşamı ya da kurguladıklarını soğurup öyküye dönüştüren her öykücünün has şairler kadar işçiliği önemsemesi ve sınırsız bir öykü coğrafyasına sahip olması gerekir. Öykücünün coğrafyası, mekânı dar ve sınırlı olmamalıdır. Dar ve sınırlı bir coğrafyaya sahip her öykücü veya şair kendini aşamaz ve gerçekte de beğeniden uzak salt kendisi için yazmaktan öteye geçemez. Öykücünün veya şairin coğrafyası salt bildiği dil ve içinde yaşadığı ortamı da içiren ülkesi değil, bütün bir dünyadır görüşündeyim.

Bizi biz yapan özelliklerimizden biri de kendi bildiğimizden şaşmamamızdır ama, her öykücünün yarattığı –kurgusal ya da yaşamdan soğurduğu– bir dünya var. Bu bütünüyle onun dünyasıdır. Bir bakıma bu dünya, öykücünün yaşam ve yazma alanıdır. Öykücü oraya bütünüyle egemendir. Öykü kahramanları, olaylar burada gelişir. Yaşam bulur. Bu dünya, aynı zamanda öykücünün öykü dünyasının özgünlüğünü içerir. Okurun hiçbir koşulda bu dünyaya müdahale etme şansı yoktur. Okur yalnızca öykücünün kendisine sunduğu ve öykücüye özgü olan bu dünyadan kendince sonuçlara ulaşabilir. Okur böylece, kendi dünyasına öykücünün dünyasından katkılar aktarabilir.

Örneğin Yaşar Kemal’in yazın dünyası olan Çukurova ile bizim kanıksadığımız Çukurova aynı değildir. Aynı olmak zorunda da değil üstelik. Hele hele bugünün Çukurovası ile Yaşar Kemal’in yapıtlarındaki Çukurova arasında mekânsal, yaşamsal, insansal vs. farklılıklar vardır ve doğaldır. Hepimiz yapıttaki gerçek ile Çukurova gerçekliklerini kıyaslamadan -ki kısmen yapabiliriz de kendi dünyamıza bir şeyler katarız veya dünyamızdan bir şeyler çıkartırız, aslolan bu. Söylediğim gibi, gerçek mekân, gerçek insanla, öyküsel olanları arasında tıpkı basım benzerlik aramak, beklemek yanlıştır.

Dilerseniz söylediklerimi bir örnekle açmak istiyorum.

Mayıs 1993 tarihinde 200’ün üzerinde yazar, çizer, yönetmen, oyuncu onlarca yerli ve yabancı gazetecinin eşliğinde, yazar Yaşar Kemal’in doğduğu yer olan Osmaniye’nin merkez Gökçedam Köyü’nde (Hemite) “İnce Memed” anıtı törenle açılmıştı. Aradan geçen bunca zaman o parkın görünümünü de anıtı da değiştirmiş durumda. Ama ben başka bir şeyden söz edeceğim. Yöreyi iyi bilen yazarlarımızdan Tahsin Yücel de açılıştaydı. Bir ara Yaşar Kemal’e döndü ve “ Yaşar, kardeşim” dedi, “burası Allah’ın bozkırı ya, hiç de romanlarında anlattığın gibi değil ki… Ne ormanlar, ne rengârenk ve çeşit çeşit bitkiler, ne ceylanlar ne de gürül gürül akan suları var Çukurova’nın.”

Yaşar Kemal de kendine özgü içten gülümsemesiyle, “ Gördüğün doğanın Çukurova’sı, okudukların da benim Çukurova’m.” diyerek yanıtladı.

O eski hâlinden eser kalmaması yazarın suçu değil tabii ki.

Çoğu öykücü, öyküde başka başka şeyleri önemseyebilir ya da öne çıkarabilir. Önemsenen veya öne çıkarılan şeyler dil, kurgu, konu, teknik, biçem, mekân, mekânsızlık, kişiler, öykünün gerçekliklerle örtüşüp örtüşmemesi vs. olabilir. Bunların hepsi de öykünün olmazsa olmazlarıdır kuşkusuz. Fakat ben daha çok öykü dilini ve kurgusunu önemsediğimi belirtmeden geçemeyeceğim.

Neden mi?

Çünkü klasik öykü dediğimiz zaman, belli bir kurgusu ve olaylar dizisi olan bir anlatı/lar bütününden söz ettiğimizi düşünmemiz gerekir. Olay-kişi-izlek bu tür öykülerin olmazsa olmazlarıdır. Bu üçleme aynı zamanda klasik tiyatronun da öğeleridir. Neden diye bir soru takılabilir aklınıza. Çünkü klasik tiyatroda bir öyküye dayanır. Tiyatronun altın yılları olan l960-1978 arasındaki oyunları anımsayın bir; özellikle Turgut Özakman’ın oyunlarını… birer öyküleri olduğunu anımsayacaksınız. Gerçeklikleri kendi bakışı ve olanağı içinde olduğu gibi vermenin, ona bir şeyler katmanın ya da ondan bir şeyler almanın olanaksız (gibi) olduğu anlatılardır, klasik öyküler. Giriş-gelişme-sonuç bağlamına uymak bir zorunluluktur. Anlatıcı somuttur ve kaçınılmaz olarak da didaktiktir. Bu yüzden klasik tiyatro gibi şimdiyi değil, klasik öyküler geçmişi içerirler. Geçmişe dairdirler. Sonuçta olmuş bitmiş olanın sınırlarında gezinirler. Öykücüye yeni bir şey söyleme ve deneme şansı bırakmazlar pek.

Oysa dile ve kurguya dair olan modern öyküler ise daha çok özgün anlatılardır ve çoğunlukla da şimdiye dairdir. Giriş-gelişme-sonuç üçlemesine yüz vermez. Klasik öykünün tersyüz edilmişi bile değildir. Çok daha farklı bir anlatıdır. Bu öykülerin ortak özelliklerinden biri de başlangıcın ve sonucun öncesinin ve sonrasının olması düşüncesini okura bırakmasıdır. Anlatı izleği öyle bir teknikle iç içe olur ki öykünün sonu ile başı arasındaki açıklık başarıyla kapanmış olur. Bu yüzden dil ve kurgu öykücünün hem özgünlüğünü hem de ustalığını gösterir.

Böyle öykülerin klasik öykülerden bir ayrıcalığı da uzun türlerden daha etkili ve de sevimli olmalarıdır.

Üç beş sayfalık kurgusal bir olayla insanların bütün umutları, atılımları, davranışları, güçleri, güçsüzlükleri, sevdaları, yaşamları, acıları gururları, utançları, nefretleri vs. anlatılabilir. Öykünün sınırlı çerçevesi içinde insan (okur) ayrıntılardan uzaklaşır. Kurgusu ve dili sağlam her öykü okura farklı anlatıları kurgulatır ve romanlar kadar ayrıntı düşündürtür.

Dil ve kurgu öykü açısından vazgeçilmez iki öğedir. Biri bize, kolay ve tadına vara vara öyküyü okutur, öteki de sonuna kadar ilgimizi canlı tutar. Hele bilmece kurgu okura  müdahil ve muhalif olma hakkı tanır. Okur, sonuçta kârlı çıkar ve dünyasına, öykü dünyasından zenginliklerle döner.

Kısa öykü için mensur şiir diyenler de az değil. Hatta kısa öyküyü şiir gibi algılayan da… Kuşkusuz bunlar uç ya da aykırı tanımlamalar değil, öykünün doğasına oldukça yakın. Öykünün özgün ve şiirsel bir dili gereksinmesi öykücünün zorlamasından veya isteğinden çok öykünün kendi içyasalarından kaynaklanır.

Oysa günümüz öykücülerinde insanın kapıldığı yabancılık duygusu öne çıkıyor. Modern öykü açık uçlu bir sona yöneliyor. Böylece okuru başlangıç öncesine ve öykü finaline çektiği için onu atıl bırakmıyor. Günümüz öykücüleri, kendisi olabilmek için kendinden kaçmaya çalışan, tepkici, sorgucu, kuşkucu, eylemci okuru kendi “dünyalarının öykü ülkeleri”ne ilticaya zorluyor. Bu da okurun içinde yaşamak zorunda bırakıldığı gerçekliklerden kaynaklanıyor.

Hiç kuşkusuz öykü kendi içsel dinamiği içerisinde gelişimini, arayışını sürdürecektir. Kimi yazımda adını verdiğim öykücülere yaklaşarak kimi de bunlardan uzaklaşarak, ama her öykücü, yaşadığı deneyleri karşılayacak estetik biçim arayışı içerisinde olacaktır. Ancak bütün bu birikimden sonra artık öykü türü atlanarak bir edebiyat tarihi yazılamayacaktır. Çünkü insanlığın en sahici dili/biçimi eve dönmüş ve modern hayatın çağdaş diliyle hikâye/öykü anlatıcısı yeniden söz almıştır.


* salt okur