Nejla KURUL


ARTI GERÇEK- Bu hafta üniversiteler konusunda bir söz kullanmak istiyorum. Nedeni de şu: Hepimizin düşü üniversitelerimizde demokratik bir yaşamı inşa etmek, akademik özgürlüklerin yoğunluğunda yaşayan öğretim üyelerinden oluşan bir üniversite tesis etmek. Öğrencilerinin üniversite yaşamına dahil olduğu ve diğer eğitim emekçilerinin üniversite yaşamına katkıda bulunduğu bir üniversite inşa etmek. Yani eğitimin tüm bileşenlerinin ortak karar alma süreçleriyle üniversiteyi yönetmeye talip olmak, üniversite içerisinde bir tür özyönetim gerçekleştirmek. 

Bu Türkiye'nin koşullarında mümkün mü ya da Türkiye'de üniversiteler ne durumda? Türkiye'de üniversiteler, özellikle Covid-19 pandemisiyle birlikte bileşenlerinin yan yana gelemediği, birbirlerini güçlendiremedikleri, herkesin kendi evlerinde ki hayatlarına gömülü, gelişimin tam da söz konusu olmadığı bir süreç yaşandı. 

Ama pandemi öncesinde başlayan üniversiteye dönük baskılar, üniversitelerin sesini, sözünü ve hayata müdahalesini çok azalttı. Dolayısıyla demokratik üniversite olgusu artık Türkiye'de sorgulanır nitelikte. Otoriterleşen bir sürecin parçası olarak üniversiteler inşa edilmeye çalışılıyor.   

Bu sürece ilk tepki biliyorsunuz Boğaziçi Üniversitesi'nden geldi. Uzunca bir aradan sonra Boğaziçi Üniversitesi'nde öğretim üyeleri kendilerini seçmediği bir rektör atanınca dediler ki "Artık üniversitede bu süreç böyle gitmez. Hiçbir sürece müdahil olamıyoruz. Üniversite dışarıdan güçlerce yönetiliyor. Devlet ve piyasalar aynı zamanda üniversite bileşenlerinin dahil olmadığı, politikanın ve belli baskı gruplarının dahil olduğu bir üniversite söz konusu."   

184. gün, Boğaziçi Üniversitesi direniyor, akademisyenler direniyor ve kendilerinin seçmediği rektöre karşı mücadelelerini sürdürüyorlar. Kuşkusuz, Boğaziçi Üniversitesi onurumuz. Oradaki öğrencilerimiz ve akademisyenlerimiz bu dirençli duruşlarıyla bizlere güç veriyorlar. Bu işin olumlu tarafı, yani Boğaziçi Üniversitesi'nin mücadelesi son derece önemli. 

Ama diğer üniversitelerde belki bugünkü konuşmaya sığmayacak düzeyde çok çeşitli sorunlar var. Bakın, YÖK bir yüksek öğretim şurası yapma kararı aldı. Kaç yıldır iktidardalar, 19 yıl. 19 yıl içinde üniversitelerdeki bozulmaya karşı kendileri bir şura toplama kararı aldı. Neden şu ana kadar toplanmadı bu şuralar? Üniversiteler çok ciddi sorunlarla karşı karşıya kaldılar ve kolektif aklımızı ve duygumuzu inşa edebileceğimiz meclis tipi tartışmalar, katılım mekanizmaları örülemedi. Dolayısıyla, YÖK bunu yapadursun, biz üniversitelerimizdeki birkaç olaya hızlıca değinelim. 

Birincisi, Sakarya Üniversitesi Tıp Fakültesi. Tıp Fakültesi'nde yemin töreninde, yani hekimlik andı yapılırken uluslararası bağlamda benimsenmiş andın içinde geçen "cinsiyet, cinsel yönelim, etnik kimlik ve benzeri arasında ayrım yapmayacağım" diyen kısmını çıkartarak okutmaya çalışan bir üniversite yönetimiyle karşı karşıya kaldık. Üniversiteden tepkiler ve protestolar yükseldi. Kamuoyunda bunu dillendirmeye çalıştık Eğitim-Sen olarak. 

İkinci bir konumuz var. Pek çok üniversitede atanmayı bekleyen, yükseltilmeyi bekleyen, bir üst konuma geçişi bekleyen çok sayıda öğretim üyesi ve eğitim emekçisi var. Fakat zaman zaman sendikal ya da farklı ayrımcılıklar nedeniyle bu kişiler hak ettikleri konumları alamıyorlar. Bunlardan en zor durumda olanları "ÖYP'liler" dediğimiz araştırma görevlileri. Yani öğretim üyesi yetiştirme programlarının bir parçası olmuş araştırma görevlilerinin yetiştikleri üniversitelerden ayrıldıktan sonra, kendi üniversitelerine zorunlu hizmet için dönmeleri durumundan bahsedeceğiz. 

Bir kere, zorunlu hizmet konusunun Anayasaya aykırı bazı bölümleri olduğunu araştırma görevlileri ifade ediyorlar, ileri sürüyorlar. Bununla birlikte YÖK bu sorunu ele almış ve çözüme kavuşturmuş değil. Ama işin sorunlu kısmı şu ki, bu araştırma görevlileri üniversitelerine döndüklerinde kimi zaman norm fazlaları olmaları nedeniyle kimi zaman da bölümlerinin kapanmış olması nedeniyle kendi yetiştikleri alanla ilgili kadrolara atanmıyorlar. Yetiştikleri alandan bambaşka bölümlere ve kadrolara atanarak bazı servis derslerini vermek ve sınav gözetmenliği yapmak gibi akademik mesleğin başlangıç konusunda kendisini yetiştirmesine izin veren süreçler izlenmiyor. 

Son üç yıl içerisinde atıl durumda bırakılan, kendi yetiştikleri alanların dışında istihdam edilen çok sayıda araştırma görevlisi var ve bu araştırma görevlileri Eğitim-Sen'e kendi sorunlarını sıklıkla ifade ederek, "Bizim sözümüze söz olun, bizim sesimizi yükseltin" diye talep ediyorlar. Haklılar. Bir üniversitede genç bir akademisyen olmak, yetiştiği, bilgi ve beceri sahibi olduğu alanda ders vermek, araştırma etkinliklerine katılmak, topluma hizmet etkinliklerine katılmak; bütün bunlar onun yapması gereken şeyler. Bunu severek ve sevinçle yapacaklar çünkü yetişmeleri, kendi meslekleri konusundaki birikimleri zaten bunu zorluyor. 

Ama üniversitelerde akademik barış yeterince tesis edilemediği için bu araştırma görevlileri, bir yandan hiyerarşinin yarattığı eşitsizlikler, bir yandan alan dışında atandığı bölümlerdeki yaşadığı yabancılaşma nedeniyle değersizleştirilerek kendilerini yeterli bir biçimde ifade edemiyorlar, kendilerini gerçekleştiremiyorlar ve kendi bütünlüklerini yeterince sağlayamıyorlar. 

Bütün bunları bir tür yıldırı olarak yani üniversite zorbalığı olarak değerlendiriyor bu genç arkadaşlarımız bu süreci. Hatta bu zorbalığın kimi zaman intihar düşüncesine ve istenmedik ölümlere de yol açtığını ifade ediyorlar. Dolayısıyla üniversitelerimizde demokratik bir hayatı inşa etmek durumundayız. Üniversitelerimizde genç akademisyenlerimizin geleceğin özgür düşünen akademisyenleri olabilmeleri için onların çalışma koşullarını yetiştiği alana göre uyarlamak durumundayız. Ve çalışmalarını bu bağlamda sürdürebilmeleri için onların güvencesiz konumdan çıkarılmalarını, hak ettikleri konumda yer almalarını kendilerini o üniversite içerisinde iyi hissetmeleri son derece önemli. 

Biz Eğitim-Sen olarak demokratik, özerk bir üniversite ve akademik özgürlükler konusunda çalışmalarımızı ve mücadelemizi sürdürmeye devam edeceğiz.