24. Dönem CHP İzmir Milletvekili, eski AİHM Yargıcı Dr. Rıza Türmen Artı Gerçek’in “Sol Türkiye’nin Geleceğini tartışıyor” dosyasına içinde bulunulan ortamı değerlendirip çözüm önerilerini sundu:

- Türkiye’nin içinde bulunduğu ortamı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Benim nasıl değerlendirdiğim bir tarafa, objektif olarak Türkiye’ye bakan çevreler durumu nasıl değerlendiriyor? Yani Türkiye’ye baktığınız zaman şu manzarayı görüyorsunuz; bütün yetkilerin tek elde toplandığı, buna karşılık hiçbir denge- fren mekanizmasının bulunmadığı otoriter bir rejim var ortada.

Türkiye böyle bir rejimle yönetiliyor. Bunun adı nedir diye çeşitli görüşler var. Örneğin rekabetçi otoriterlik diyenler, sultanizm diyenler, neo-faşizm diyenler var fakat ne derseniz deyin, adına ne koyarsanız koyun böyle demokrasi olmayan bir rejimle yönetiliyoruz ve bu rejimin ana çizgilerine baktığımız zaman ne görüyoruz?

Hukuk devleti ortadan kaldırılmış; yargı, tarafsız ve bağımsız değil.  Hukuksuzluk egemen. Her tarafta hukukun olmayışının yarattığı boşluk tek bir irade tarafından dolduruluyor. Hakimler ve Savcılar Kurulu iktidarın denetimi altında, sulh ceza hakimlikleri zaten muhalifleri cezalandırmak için kurulmuş mahkemeler. Böyle bir hukuksuzluğun yol açtığı keyfi bir yönetim.

Bunun yanında meclis işlevsizleştirilmiş, yürütmenin üzerinde hiçbir denetleme yetkisi yok. Basın özgürlüğünden söz etme olanağı hiç yok Türkiye’de. En son görüyorsunuz Türkiye cayır cayır yanıyorken ormanların yandığını söylemek suç oluyor. Ormanların yanmadığını söyleyeceksiniz.

Bununla ilgili gazetecilik yapmak, doğru haber vermek, ormanların yandığını söylemek bile sansüre tabi tutuluyor RTÜK tarafından. Yandaş medya organları iktidarın propaganda aracı olarak çalıştırılıyor. Zaten bunlar iktidarı destekleyen büyük iş adamlarına ait medya. Geri kalan az sayıdaki muhalif medya ise çok ağır baskı altında.

Medya mensuplarının her türlü eleştirisi cumhurbaşkanına hakaret sayılıyor, muhalif gazeteci olup da ceza evine girmeyen çok az gazeteci kaldı. Üniversitelere baktığımızda cumhurbaşkanı tarafından atanan rektörler aracılığıyla kontrol ediliyor ve çok sayıda öğretim üyesinin işine son verilmiş durumda. Öteki taraftan Türkiye sürekli bir OHAL rejiminin içine sürüklenmiş durumda.

Kanun hükmündeki kararnameler OHAL bittikten sonra kaldırılmadı, kanunlara geçirildi, uzatıldı. Yani böyle bir rejimle yönetiliyor Türkiye ve bu rejime karşı demokrasiye inanan bir vatandaş, bir yurttaş olarak ne yapmak gerekir buna bakmak lazım.

Bir kere öncelikle bu rejimden kurtulmak lazım, bu cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi denilen garip sistemden… Başkanlık sistemi diyemiyorum çünkü bu başkanlık sistemi bile değil. Bu sistemden çıkmak gerekir ama tabii çıkarken de hukuk devleti, temel hak ve özgürlükler, bağımsız yargı gibi demokrasinin temel koşullarının da güvence altına alınacağı adımların atılması gerekir. Bu en asgari yapılması gereken şeydir.

Ama tabii bunun ötesinde nasıl bir sistem kurulmalı sorusu da var.  Unutulmamalı ki Türkiye’nin otoriterleşmesi cumhurbaşkanlığı hükümet sistemiyle başlamadı. Parlamenter sistemde Türkiye adım adım otoriterleşmeye yürüdü. Bu yüzden parlamenter sisteme dönmenin sadece Türkiye’de otoriterleşmeyi önlemek bakımından yeterli bir adım olmadığını düşünüyorum.

Öyle bir sistem kurulması gerekir ki Türkiye artık bir daha otoriter bir rejim altında böyle ezilmesin, böyle baskıcı, tahakkümcü bir rejim Türkiye’yi artık yönetmesin. Böyle bir sistem arayışı içinde olmak lazım ve sadece parlamenter sisteme dönüş ya da düzeltilmiş parlamenter sisteme ya da güçlendirilmiş parlamenter sisteme dönüş ise bunu güvence altına alacak bir sistem değil. Onun için başka bir şey düşünmek lazım, başka türlü düşünmek lazım.

Halkın özne olduğu, katılımcı bir demokrasi üzerinde durmak lazım. Halkın hem karar alma mekanizmalarına katıldığı hem de kendisiyle ilgili kararları kendisinin alabildiği, yerel demokrasi. Böyle bir sistem üzerinde biraz kafa yormamız ve bununla ilgili anayasa değişikliklerini düşünmek lazım. Bunun kurumlarını kurmak ve halkın öznesi olduğu başka bir demokrasi modeli ortaya koyabilmek lazım.

Bence bu çok önemli, tabii parlamenter demokrasinin kurumları da kalmalıdır. Yine meclis olur yine siyasi partiler olur ama bunların önemi azalır daha arka plana itilir ve halk ön plana geçer. Bu artık bence Türkiye’de kaçınılmaz bir şey. Bugün gazetelerde çok önemli bir şey vardı ki sadece gazetelerde değil sosyal medyada da vardı. Bence en önemli şeylerden biri İstanbul Belediyesi katılımcı bütçe yapmaya karar vermiş ve bence bu işlenirse, iyi yapılırsa, doğru ve dürüst işletilirse bir dönüm noktası bile olabilir. Tabi diğer belediyelere de yayılması kaydıyla.

- Solda demokratik ittifak mümkün mü?

Sol dediğimiz zaman neyi anlıyoruz? O konuda bir anlaşmak lazım aslında. Bugün günümüzde demokrasi ve sosyalizm el ele yürürler. Yani günümüz koşullarında demokrasi ve sosyalizm birbirlerini tamamlayan bir bütünün parçalarına dönüşmüştür. 19.yüzyıl sosyalizminin günümüzdeki sorunlara çözüm bulması olanağı yoktur.

Günümüzdeki eşitsizlikleri, adaletsizlikleri, tahakkümü ortadan kaldırmak için getirilen çözümler 19.yüzyılın sosyalizminden farklıdır. Bugün örnek vermek gerekirse; sermaye sınır tanımıyor, tamamen küreselleşmiş bir sermaye var. Üretimin 19.yüzyılda kamusallaştırılması görüşünü bugün nasıl savunabilirsiniz? ya da bugün demokrasinin alt yapıya bağlı bir üst yapı kurumu olduğunu nasıl savunabilirsiniz.?

Bugün solun yapması gereken şey bence baskıya tahakküme karşı mücadele veren bütün grupları birleştirici bir rol oynamak, bütün bu mücadeleleri bir siyasal proje çerçevesinde birleştirmek ve özgürlüğe, eşitliğe dayanan yeni bir toplum inşa etmek. Bence solun misyonu budur. Bugün yani şimdi solda ittifak derken arayış yalnızca solda ittifak olmamalı, bütün demokratik güçlerin ittifakı olmalı. Bugün tabii ki sol bunların içinde bir çekirdek olabilir, ama sadece soldaki ittifakla bugün yetinilemez.

İçinde bulunduğumuz koşullar karşısında, nesnel koşullar karşısında solun ittifakı yetersizdir. Demokrasiye inanan bütün güçlerin birleştiği bir ağ şeklinde, her birinin kendini o ağın bir düğümü olarak gördüğü ve herkesin kendi işini yaptığı, kendi mücadelesini verdiği ama bütün bu mücadeleler arasında ortak bir birliktelik kurulabilir bir dünya, böyle bir birleşme arıyoruz. Bizim demokrasi konferansı da aslında buna yönelmiştir. Orda da böyle bir birliktelik aradık sadece solda bir birliktelik aramadık.