Kemal S. ÇÖZÜM


“Bu ruh halinin (korku, sorumluluktan kaçınma, politikadan uzaklaşma vb.) kişisel-bireysel boyutun ötesinde genele, siyasi çizgilere egemen olmasına, tüm halk kesimlerinin tavır ve eylemlerine sınır çizmesine, kitlelerin seçimlere odaklanmış bir pasifizme mahkûm edilmesine izin verilmemelidir.

“Bu nasıl olacaktır, kim neyi nasıl yapacaktır?” (*)

Hiç uzatmadan konuya girersek: Kim sorusunun cevabı çok açıktır; salt ülkemizde değil, dünya çapında da tutarlı bir muhalefet “SOL”dan çıkacaktır. “SOL” derken de kastımız, bir yerlere veya tanımlanmış bir merkeze göre tanımlanan “taraf”, “yön” veya “konum” değildir. Kastımız, çok açık bir şekilde kendini Marksist-Leninist olarak tanımlayan ve ideolojik-siyasi çizgisiyle -en kaba hatlarıyla da olsa, bu tanımın belli özelliklerini taşıyabilen siyasal hareketlerdir. Bu noktada “SOL” kavramımızın özünde ideolojik olduğu, sınırlarının çok “dar” olduğu dolayısıyla da “Sol”dan kastımızın devrimci “Sol” olduğu daha baştan vurgulanmalıdır.

Doğaldır ki kavramın bu “dar”lığı, egemen siyaset anlayışının tanımlarına göre kendini konumlandıran-konumlandırmaya çalışan bütün siyasi yapı ve kurumları dışlayacaktır. Tüm isimlendirme ve nitelemelerin (M-L, komünist, sosyalist, devrimci, sol, sosyal-demokrat vb. gibi) önemsizleştiği, ideolojik-siyasal pratiğin öne çıktığı bir noktadır burası; derler ya, “ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz”.

Özetlersek, “SOL” olmanın da “SOL”da kalmanın da zor olduğu günlerdeyiz ve daha da zorlaşacağı bir süreç var önümüzde…

Akıldan çıkarılmaması gereken bir diğer nokta ise, kavramın sınırlarındaki “dar”lığa karşın, kapsadığı alanlar ve hitap ettiği kitleler açısından devrimci “SOL”un sınırlarının oldukça geniş olduğudur.

Emeğin-insanın acımasızca sömürüldüğü; ulusal köken ve dini inançları nedeniyle insanların ezilip hor görüldüğü; baskının-zorbalığın hüküm sürdüğü; cehaletin-hurafenin kol gezdiği; çaresizliğin-teslimiyetin-çözümsüzlüğün kader haline geldiği her yer, kısacası yaşamın tüm alanları devrimci “SOL”un çalışma alanlarıdır.

Bütün bu alanların, görev ve sorumluluk kavramları temel alınarak yeniden tanımlanması ve her alana özgü çözümlerin üretilmesi bugün devrimci “SOL”un önündeki acil görevlerden biridir.

Keza bir avuç sömürücü ve işbirlikçileri dışında ezilen, sömürülen, ulusal veya dini kimlikleri inkar edilip baskı altında tutulan, ortaçağ karanlığına mahkum edilen bütün halk sınıf ve tabakaları “SOL”un kitlesidir, potansiyel gücüdür. Bu potansiyelin egemen sınıflar karşısında bölünüp parçalanmasına, birbirine düşman edilmesine engel olmanın ötesinde örgütlü bir güç olarak iktidarın ve egemen sınıfların karşısına dikmek de yine solun öncelikli görevidir.

Peki ülkemiz solu bu zor süreci kaldırabilecek, sürecin gerektirdiği görev ve sorumlulukları yerine getirebilecek durumda mıdır?

Herkesin kendi hakkında söylediklerini bir kenara bırakıp yukarıda saydığımız kriterler, görev ve sorumluluklar açısından ele aldığımızda, devrimci “SOL”un durumunun hiç de iç açıcı olmadığı ortadadır.

Bugünkü koşulların ülkemiz devrimci “SOL”una, ezilen-sömürülen, baskı altında inleyen, yoksul, umutsuz-çaresiz kitlelerin arayışlarına-umutlarına bir cevap olma zemini sunduğu açıktır.

Öyle ki sistemin tükenmişliği, yönetebilmeyi bir kenara bırakalım, kendi içinde (düzen içi deyip öteden beri küçümsendiği anlamıyla dahi) muhalefet yapabilme koşullarını dahi ortadan kaldırmıştır.

Daha önce de söylendiği gibi, bugün düzen içi muhalefetin asıl görevi-misyonu sistemi koruma üzerine şekillenmekte ve çoğu zaman iktidardan daha güçlü bir şekilde sistemin bekasını savunmaktadır.

Bu nedenle de sistemin tüm kurumlarından umudunu kesen kitlelerin arayışı, giderek artan bir oranda sistemin dışına kaymaktadır ve bu noktada da tek alternatif devrimci “SOL”dur.

Ancak ideolojik-politik açıdan olsun, örgütlülük açısından olsun ve ne de yönetim-kadro potansiyeli açısından olsun “SOL”un durumu bu arayışlara cevap vermekten oldukça uzaktır.

Sorunun ideolojik-politik nedenleri ve sonuçları üzerine sayfalarca yazılabilir, aylarca tartışılabilir. Ancak sonuç ortadadır ve can yakıcıdır.

Doğrudur, çok ağır yenilgiler yaşanmıştır. Öyle ki, bugün dahi bu yenilgilerin olumsuzluklarını-yıkımını üzerimizde taşıyoruz ve birçoğunu da aşabilmiş değiliz.

Ancak hiçbir şekilde inkâr edilemeyecek bir gerçek var, o da bu tarihin bir mücadele ve tüm yenilgilere karşın, yeniden ayağa kalkma, yeniden mücadele için yollara düşme tarihi olduğudur…

Bu yönüyle de ülkemiz Devrimci Mücadele Tarihi, öyle kolayca bir kenara atılacak, küçümsenecek, reddedilecek bir tarih değildir. Dünyanın dersini-tecrübesini barındıran bu tarihi, unutulması gereken “kötü anılar” yığını olarak değil, bir öğretmen olarak ele aldığımızda önümüzü aydınlatacak zenginliklerle karşılaşacağımız kesindir.

Daha da somut konuşursak; yukarıda da belirttiğimiz gibi bugün “sistemin tüm kurumlarından umudunu kesen kitleler”in bir arayışı vardır. Bu arayış bilinçli-hedefli bir arayış olmaktan uzak, bıçağın kemiğe dayandığı “artık ne olursa olsun” noktasında olan bir arayıştır ve nereye varacağı belirsizdir.

Mevcut muhalefet partileri bu arayışa cevap vermekten uzaktır. Kitlelerin en temel taleplerini öne çıkarıp değişik kitlesel mücadele biçimleriyle takipçisi olacak bir muhalefetin kısa sürede kitlelerin spontane patlamalarına neden olacağı ve bunun da AKP iktidarının gözü dönmüşlüğü nedeniyle iç savaşa dönüşeceği korkusu, sözünü ettiğimiz “resmi muhalefet”in bütün politika ve taktiklerini belirleyen temel olgudur.

Bu nedenledir ki, başta CHP olmak üzere bu “resmi muhalefet”i oluşturan partiler muhalifliklerini haftalık grup toplantılarının dışına çıkarmamak, kitleleri bir araya getirmemek ve sokaktan uzak tutmak için ellerinden geleni yapmaktadırlar.

Açıktır ki bu durum devrimci sola değerlendirebileceği oldukça geniş bir alan sunmaktadır.

Ne yazık ki “sol” yetersizlikleriyle, çıkmazlarıyla bu alanı değerlendirmekten de kitlelerin arayışına cevap vermekten de oldukça uzaktır. Karşımızda iktidar perspektifini kaybetmiş bir “SOL” vardır. 12 Eylül’ün ve sonrasında sosyalist sistemin dağılmasının yarattığı yıkımın en önemli sonucu budur.

Bugün siyasal iktidarın attığı her adıma karşılık vermeyi önüne koymak solun temel görevi olmalıdır. İktidar perspektifinin yeniden kazanılması-oluşturulması böyle bir anlayış ve pratiğin yerleştirilmesi ile mümkündür.

Ülkemiz solu ilk defa iktidarların azgın saldırılarıyla karşı karşıya değildir. Tarih boyunca kitlelerin en geri duygularını (din-milliyetçilik) harekete geçirip onları para-militer örgütlenmelerle solun-devrimcilerin üzerine sürmek ülkemizdeki siyasi iktidarların yıllardır izledikleri klasik taktiktir. Bugün saldırı ve tehditlerin bu denli azgınlaşmasının altında yatan temel faktör, karşısındaki direniş gücünün zayıflığıdır. İktidar, attığı adımlara karşılık almadıkça yeni ve daha zorba yöntemlerle karşımıza çıkmaktadır.

Tüm tehditleri boşa çıkarmanın, saldırıları caydırmanın yolu bellidir. İktidarı hedefleyen bir perspektif ve bu perspektif doğrultusunda daha geniş, daha nitelikli örgütlenmeler.

Ve sokak… Sokaklar-meydanlar tüm diktatörlerin temel korkusudur. Boş sokakları-meydanları doldurmanın, sloganlarımızla-taleplerimizle çınlatmanın zamanı geldi de geçiyor.

(*) “Her Şey Seçim İçin mi” Artı Gerçek/Forum, 24.03.2021