Öztürk TÜRKDOĞAN


ARTI GERÇEK- Bu hafta Türkiye'nin çok sevdiği olağan dışı yönetilmeyi konuşcam...

Geçtiğimiz günlerde Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne Torba Yasa adı altında bir teklif sunuldu ve bu teklifle olağanüstü hal sırasında kullanılması gereken gözaltı süresinin uzunluğu ve yine sadece yazılı savunma alarak insanların kamu görevinden çıkarılmasına kolaylaştıran düzenlemeleri ve aynı zamanda şirketlere mahkeme kararı olmadan el konulmasını içeren düzenlemeler getirildi. Esasen bunlar, bizim '7145 sayılı kanun' dediğimiz, kanun ile düzenlenmişti. O kanunu üç yıllığına AKP iktidarı uzatıyor. Türkiye, anti-demokratik bir ülke olduğu için bu tarz olağan dışı yönetim biçimleriyle yönetmeyi seviyorlar. Çünkü olağan birşekilde yönetilmemiz Cumhuriyet tarihine baktığımızda oldukça kısadır. Ama ben özellikle son 43 yılı sizlere kısaca anlatmak istiyorum.

1978'de başladı sıkıyönetim ilanı. Darbeye giden sürecin örüldüğü yıllardır. Maraş Katliamı'ndan hemen sonra sıkıyönetim ilan edilmiştir Türkiye'de. Yani askeri idare. Daha sonra biliyorsunuz 12 Eylül 1980'de askeri darbe gerçekleşmiştir. Kesintisiz olarak 1984'e kadar sıkıyönetim ile yönetildi. 1984'de Meclis çalışmaları başladıktan sonra sıkıyönetim parça parça kaldırılmış ama Türkiye'nin Doğu ve Gündeydoğu bölgelerinde 19 Temmuz 1987 tarihinde son bulmuş. Ama aynı tarihten itibaren de oldukça uzun sürecek olağanüstü hal yönetimine geçilmiştir. Olağanüstü hali 30 Kasım 2002'de son bulmuştur. Ecevit hükümeti olağanüstü hali son kez uzatmıştı. Tabii o arada bir erken seçim olduğu için 30 Kasım 2002'de olağanüstü hal sona ermiştir. Yani olağanüstü hali sona erdiren AK Parti değil, Ecevit hükümeti olağanüstü hali sona erdirmiştir. AK Parti zaten Ecevit hükümetinin 99'da başlattığı Avrupa Birliği üyelik müzakereleri sürecine denk gelmiştir iktidar dönemi. Ki 2004 yılına kadar kısmi reformlar devam etmiştir AK Parti iktidarında. Ama 2004'de yeniden silahlı çatışmalar başlayınca bu süreç zaten durmuş daha sonra gerilemiş ve son 6 yıla geldiğimizde de özellikle son barış ve çözüm sürecinin sona ermesiyle birlikte esasen 5 Nisan 2015'de Meclis'e sevk edilen ve kabul edilen Yeni Güvenlik Yasası ile yani güvenlik görevlerinin yetkilerini artıran yasa ile birlikte Türkiye yeniden bir fiili döneme geçmiştir. Yani Türkiye'nin bir yasal olarak sıkıyönetim ilan edilen dönemleri vardır bir de bu dönemler yoksa fiilen aslında yönetildiği dönemler vardır. Bunların hepsi Kürt meselesi ile bağlantılıdır. 5 Nisan 2015'de fiili bir dönem başladı.

Daha sonra 16 Ağustos 2015'de Varto'da uzun süreli sokağa çıkma yasakları ilan edilmesiyle birlikte tamamen OHAL zamanında kullanılması gereken yetkiler normal bir zamanda kullanılmaya başlandı. Biliyorsunuz halen Türkiye'nin Doğu ve Güneydoğu bölgelerinin bazı köylerinde, bazı mahallelerinde sokağa çıkma yasağı devam ettirilmektedir. Bu bazen bir gün, bazen bir kaç hafta sürdürülmektedir. Yani aslında bunu birkaç başlıkta ele almakta fayda var. Bir yasal meclisin onayı ile kabul edilen olağan dışı rejim biçimleri var. Bir de iktidarın fiili olarak Kürt sorunundaki silahlı çatışma sürecini olağan dışı rejimle yönetmek için uyguladığı yöntemler var. Tabii bütün bunlara maalesef Türkiye yargısı 'dur' diyememiştir. Türkiye yargısının bu konularda gücü yetmemiştir. 15 Temmuz 2016 darbe girişimi, 16 Temmuz günü bastırıldı. Bizim yasalarımızı okuduğumuz zaman, şiddet hareketleri bastırıldığı zaman artık olağanüstü hal ilan etmesini gerektirecek bir durum yok. Peki o zaman 20 Temmuz günü neden olağanüstü hal ilan edildi? Sayın Erdoğan'ın kendi sözü, 'Karşı darbe yaptık' dedi. 'Devlet içerisinde Fethullah Gülen örgütlenmesini ayıklamak için olağanüstü hal ilan ediyoruz' dedi. İyi de Meclis'teki tüm partiler zaten size destek verdi. Siz, normal bir rejim altında her türlü yasayı yapabilirdiniz devlet içerisindeki Fethullah Gülen örgütlenmesi ile mücadele etmek için. Ama bunu yapmadınız. Ne yaptınız? Tüm Türkiye'nin bütün hayatını etkileyecek, ağırlaştıracak, haklarını kısıtlayacak şekilde olağanüstü hal ilan ettiniz ve kesintisiz olarak bu iki yıl sürdü. Sonra baktınız ki yetmiyor tek kişi yönetimine dayalı anti-demokratik bir anayasal modele geçtik. Rejimimiz değişti olağanüstü hal döneminde yapılan referandumunda. Bu da yetmedi 2018 seçimleri olağanüstü hal döneminde gerçekleştirildi. Cumhurbaşkanlığı seçimleri OHAL zamanında yapıldı. Daha sonra OHAL bittikten sonra 7145 sayılı kanunla valilerin yetkileri inanılmaz şekilde genişledi. Halen gösteri hakkı çok ciddi anlamda kısıtlanıyor ve engelleniyor. Yine gözaltı süresi 12 gün olarak uygulanmaya devam ediyor. Kamu görevlileri kamudan ihraç edilmeye devam ediliyor. Şirketlerin yargı kararı olmadan mal varlıklarına el koyma uygulamaları devam ediyor. Bu üç yıllığına uzatılacaktı 2018'de. Üç yıl bitti ama AK Parti iktidarı MHP ile birlikte bu tarz yönetim biçimini çok sevdi. Peki vatandaşlar, bizler ne yapacağız? Elbette karşı çıkmamız gerekiyor. Çünkü Anayasa 15. Madde, ancak olağanüstü hal zamanında bazı hakların kısıtlanabileceğini belirtiyor. Dolayısıyla hem siyasi muhalefetin hem toplumsal muhalefetin kesinlikle buna karşı çıkması gerekiyor.

Bu iktidar anayasasızlığı bize dayatmış olmasına rağmen biz haklarımız noktasında ısrarcı olmalıyız. Bu iktidar bu tarz yasalarla bir belirsizlik rejimini dayatmaktadır ve özellikle önümüzdeki iki yıl içinde erken veya zamanında seçimi yine bu yasaların verdiği yetkiyle gerçekleştirmek istemektedir. Buna karşı hep beraber karşı çıkmalıyız çünkü; haklar yasalardan önce vardır. Haklarımıza sahip çıkmak için elbette birlikte insan hakları ve demokrasi mücadelesini daha güçlü bir şekilde sürdürmemiz gerekiyor. Görüldüğü gibi Türkiye'deki iktidarlar, sivil olmakla ne kadar övünseler de uyguladıkları yönetim biçimlerinin çoğunluğu maalesef olağan dışı rejimler olmuştur.

Türkiye, genel meselelerini çözememiş, anti-demokratik yönetim biçimini seven bir ülke konumundan çıkmasının yolu da elbette yeni ve demokratik bir anayasadır. Yeni ve demokratik bir anayasa giden bir yolun açılması için de erken seçimin şart olduğunu, yenilenen siyasi iradeyle birlikte halkın geniş katılımına dayalı yeni ve demokratik bir anayasa yapılarak bu tarz fiili uygulamalara da son verilebileceği kanaatindeyim.