Süheyla KAPLAN


ARTI GERÇEK- Almanya'da günlük yayımlanan sosyalist Junge Welt gazetesinde yazan Türkiye uzmanı gazeteci Dr. Nick Brauns, kamuoyunda "gri pasaport skandalı" olarak adlandırılan olayın farklı bir bakış açısıyla değerlendirilmesi gerektiğini ifade ederek, ilerici gazeteci ve güçlerin kendilerini Avrupa'yı sınır muhafızı olarak görmemeleri gerektiğini söyledi. 

Malatya'nın Yeşilyurt Belediyesi'nin 'çevre gezisi' kapsamında Almanya'ya gönderdiği 45 kişiden 43'ünün dönmemesiyle ortaya çıkan insan kaçakçılığı olayını daha başından beri farklı değerlendiren Nick Brauns, gerek Almanya, gerekse Türkiye basınında konu ile ilgili çıkan haberleri eleştirerek, olaya neden farklı yaklaştığını analiz etti. 

AKP Belediyelerinin adının karıştığı, ücret karşılığında gri pasaport ile Almanya'ya giriş yapılması skandalına ilişkin Türkiye ve Almanya medyasınının yaklaşımını daha başından beri eleştiriyorsunuz. Skandal ile ilgili çıkan haberlerde sizi rahatsız eden nedir?

Pek çok Türkiyeli gazetecinin yanı sıra, Almanya Federal Hükümetinin yanıtlaması istemiyle soru önergesi hazırlayan bazı Türk veya Kürt milletvekilleri de bu meseleye ne yazık ki sadece AKP ve Erdoğan muhalefeti gözüyle yaklaştı. Muhalif kanadın temel eleştirisi, AKP Belediyeleri'nce uygulanan yolsuzluk ve insan ticaretinin açığa çıkmasıydı. Alman burjuva medyası da AKP Belediyeleri'nin yolsuzluk ile ilgili uygulamalarına ve Almanya'ya "sahte davetiyeler" aracılığıyla giriş yapan Türk vatandaşlarının "yasadışı yollarla" gelmelerine odaklandı. Ancak söz konusu olan, Almanya'ya bu kişilerin neden gelmek istedikleri, bu yola neden başvurdukları ve ülkelerindeki mevcut koşulları gibi sorular ve konular sorgulanmadı, gözardı edildi.

Türkiye'yi terk etmek için siyasi mültecilerin de bu rotayı mı kullandığını mı söylemek istiyorsunuz?

Kesinlikle. Almanya'ya bu şekilde gelen en az beş kişinin iltica başvurusunda bulunduğunu biliyoruz. İltica işlemlerine başvuranlar arasında Kürtler ve Aleviler de var. Gri pasaport almak için başvuranlar, Türkiye'de güvenlik birimleri tarafından sıkı bir şekilde incelendiği için belediyeler aracılığıyla hazırlanan listelerde, aranan muhalif isimlerin yer alması nispeten düşük bir ihtimal. Siyasi olarak baskı altında olanlar bu yolu denemiş olabilir. Türkiye'de baskı gören herkes, işkence de dahil olmak üzere ağır hapis cezası alma tehlikesi ile karşı karşıya. Yurtdışına çıkıp sığınma talep edebilmek için bulundukları ülkeleri terk etmek zorunda hisseden herkes bu imkanı kullanmak istemiş olabilir. Türkiye'de şişirme botlar ile denize açılarak boğulma tehlikesini gözönüne alarak Avrupa'ya kaçmak isteyen yüzlerce kişinin olduğunu biliyoruz. Bazıları da, sözde davet edilen delegasyonun bir parçası olarak akraba ya da arkadaşlarını Avrupa'da ziyaret etmek için bu yola başvurmuş olabilir. Gri pasaport imkanı sunan bazı AKP'li belediyeler de sözde "baş belası" olan muhalifleri göndermekle "bir taşla iki kuş vuralım ve böylelikle biz de para kazanalım" şeklinde düşünmüş olabilirler. 

Almanya'ya gri pasaportla giriş yapanların çoğunluğu mülteci olarak görülmemekte. Buradaki ana öğe ekonomik amaçlı bir kaçış mı?

Doğal olarak. Belediye Meclisi delegasyonlarının belirlediği listelerdeki kişiler işsizliğin yüksek olduğu ve geleceğe ilişkin herhangi bir perspektifi olmayan Güneydoğu Anadolu'daki yoksul ve az gelişmiş bölgelerden oluşmakta. Almanya'ya bu şekilde gelenlerin çoğu, burada mümkün olan en kısa sürede, hatta yakalanana ve sınırdışı edilene kadar, para kazanmayı arzulamakta. Tabii doğal olarak gri pasaport için ödedikleri parayı çıkarmak için tekrar burada kazanmak isteyecekler. Oturma ve çalışma izni olmaksızın Almanya'da yaşam koşulları çok ağır. Bu insanlar herhangi bir polis kontrolünden ürkecek ve korkacaklar. Sonuçta yakalandıklarında bu kişiler hem sınırdışı edilecek ve sonrasında da AB ülkelerine (Schengen kapsamında) girmelerine müsaade edilmeyecek. Gri pasaportla gelen bu kişilerin bazıları muhtemelen aile şirketlerinde kaçak olarak çalışacak. Çünkü aile yakınlarına ait yerlerde çalıştıklarında kendilerini koruma altında hissedecekler. Kaçak çalıştıkları için de işverenlerine tamamen bağımlı hale gelecekler ve hiçbir kanunun geçerli olmadığı işçiler haline gelecekler. 

Daha iyi çalışma koşulları ve daha iyi ücret gibi temel haklara sahip olamayacaklar. Kaçak çalıştıkları için de patronları ya da işletme sahipleri, bu kişileri yevmiyelerini ödemeden sebepsiz yere işten atılmaları durumunda, haklarını arayabilecekleri hiçbir mecra da olmayacak. Çalışma müsaadesi ve herhangi bir yasal statüleri olmayan işçiler, düşük ücretli işçiler olarak sömürülecek ve aynı zamanda diğer normal işçilerin ücretlerini de düşürmek için kullanılacak. 

Özellikle çalışanların çıkarlarını savunan sol görüşlü gazeteciler ve medyadan herhangi bir çalışma izni olmayan işçilerin bu durumuyla ilgilenmesini beklerim. Türkiye'de böyle bir işçi kesimin AKP'ye oy verip vermediği sorusu ikinci planda irdelenmelidir. Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde yaşayanlar -Kürtler de dahil- politik ya da dini inançları nedeniyle değil, iş bulmak ya da sosyal yardım imkanlarından yaralanabilmek için AKP'yi seçti. AKP de bölgedeki bu yoksulluğu kendilerine bağlamak için suistimal etti. 

'GRİ PSAPORT SATAN YOZLAŞMIŞ BİR AKP'Lİ POLİTİKACI İLE BİR İNSAN KAÇAKÇISI ARASINDA FARK YOK'

Gri pasaport satan ve olaya karışan AKP'li belediyelerin yaptığı uygulama kriminal bir durum. Bu gözardı edilebilir mi?

Bu durumu asla küçümsemek istemiyorum. Türkiye'deki muhalefet bu yaraya parmak basmalı ve yolsuzluğun üstüne sonuna kadar gitmeli. Ancak dünya çapında, neredeyse tüm kaçakçılar ideal, insancıl veya politik nedenlerle değil kâr ve çıkarları doğrultusunda hareket etmektedir. Bu bilinen bir gerçek. Onlar için para kazanmak odak noktası. Yoksa baskı görenleri kurtarmak veya göçmen işçilerin Avrupa'da daha iyi bir yaşam sürmelerini sağlamaya yardımcı olmak değil. 

Gri pasaport satan yozlaşmış bir AKP'li politikacı ile mültecileri binlerce euro karşılığında lastik sandala bindirip Yunanistan'a göndermelerine aracılık eden bir insan kaçakçısı arasında hiç fark yok. 

Ancak, yurtdışında koruma arayan insanları ve aynı zamanda göçmen işçilere karşı kaçakçılar için pazar yaratanın, Avrupa Birliği'nin kendisinin olduğunu da unutmamalıyız. 

Özellikle Türkiye ve Almanya'daki ilerici gazeteciler ve politikacılar, çalışan sınıfın çıkarları ve siyasi baskı görenler adına Avrupa'nın sınır muhafızlığını yapmamalı. AB'den milyarlarca euro alan Erdoğan zaten sınır muhafızlığı görevini yerine getiriyor. 

Daha ziyade, ilericilerin görevi Avrupa Kalesi'nin duvarlarındaki delikleri açmak olmalıdır. Çünkü Avrupa siyasi olarak baskı görenlerin yanı sıra burada çalışmak isteyenler için de yasal ve güvenli bir yol olmalı. Durum böyle olmadığı sürece, siyasi olarak baskı altında olanların yanı sıra maddi olarak daha iyi bir yaşam sürdürmek isteyenler de Türkiye'yi terk etmek için her boşluğu kullanmak zorunda kalacak.