Aykan ERDEMİR


ARTI GERÇEK- Ateş İlyas Başsoy, 2019 yerel seçimlerinin ardından CHP Genel Merkezi’nde çiçeği burnunda belediye başkanlarına yaptığı sunumda, “Şimdi tek yapmanız gereken, Yeter Hanım’ı aklınızdan hiç çıkartmamak” diye seslendi. Başsoy, Hepimiz Aynı Belediye Otobüsündeyiz kitabında (s.321) Yeter Hanım’ı, İstanbul’da eşiyle dönüşümlü olarak çalıştırdığı üç tekerlekli pilav arabasıyla üç çocuğunu okutan başörtülü bir hanımefendi olarak tanıtıyor. Yeter Hanım, 31 Mart seçimlerinin ertesi günü Rabia işaretli pilav arabasının yanından geçen Başsoy’u durdurmuş ve gülerek “Biz kazandık” demişti. Pilav arabasının geliriyle okuyup doktor, avukat ve mühendis olan çocukları “yıllardır başlarının etini yediği için” Yeter Hanım eşiyle birlikte “ilk kez altı oka mührü bastıklarını” ayak üstü Başsoy’a anlatmıştı.

Başsoy kitabında Yeter Hanım metaforunu bir kampanya stratejisi olarak değil, değişimin, anlayışın ve diyalojik iletişimin sembolü olarak sunuyor. Yeter Hanım’ı aklınızdan çıkartmayın derken de 2023 seçimlerinde uygulanacak kampanyanın değil, 2023’e uzanan süreçte toplumun istisnasız tüm kesimleriyle kurulacak ilişki ve iletişimin ana ilkesini vurguluyor.

Aradan geçen iki buçuk yılın ardından Yeter Hanım hâlâ Türkiye muhalefetinin aklında mı dersiniz? Yoksa Başsoy’un deyimiyle gündeme boğulan, “pasif, etkisiz ve içe dönük bir ruh hali” (s.356), toplumun umudunu yeşerten 2019 baharının verdiği dersleri unutturdu mu?

Hemşerim Başsoy’u tanıdım tanıyalı son kitabında da yinelediği ve kulağımıza küpe olması gereken nasihatlerini dinler ve hak veririm: “Muhalifler çok düşünmeli, çok çalışmalı ve gündemin esiri değil belirleyicisi olmalı.” (s.361) Dört yılı Meclis’te geçmiş bir sosyal antropolog olarak ben de kendisiyle çok kereler “ilişki ve iletişim kurma biçimimizi dönüştürmeliyiz” olarak özetlediğim temel tespitimi paylaşmışımdır. Belki de Bursa sokaklarında bir iki yıl arayla ama bir şekilde hiç kesişmeden geçen çocukluklarımızın bizde bıraktığı tortunun yansımasıdır bu hemfikir olma halimiz.

Geçtiğimiz aylara ve toplumsal tartışmaları esir alan gündem maddelerine baktığımızda otoriter rejimin kin, nefret ve kutuplaşma üzerine inşa ettiği kültür savaşlarına bir kez daha çekildiğimizi görüyorum. Mülteci ve foncu bahislerinden vals ve başörtüsü polemiklerine Başsoy’un Seveceksen Radikal Sev kitabında vurguladığı 16 temel stratejinin (242-253) belki de en önemli ikisi olan “kimlik siyaseti yapma” ve “takipçi olma, polemikten kaç” tembihini unutuverdik. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı bezirgân ve trollerinin benzin taşıdığı yangınlara heyecanla atladık; kırdık, döktük, ötekileştirdik. Oysa Başsoy’un önerdiği gibi “kibir, alaycılık, yüksek siyaset ve telaş”ın yerine “saygı, dinleme, kent çözümleri ve sabır”da ısrar gerekiyordu (s.220).

Düzensiz göç de dahil olmak üzere tüm yakıcı toplumsal meseleleri konuşmak ve onlara ilişkin somut ve yapıcı siyasa önerileri sunmak elbette muhalefetin asli görevlerinden biri. Ama Başsoy’un Seveceksen Radikal Sev’in yalnızca bir sayfasına sığdırmayı başardığı “Suriye Konusu” alt başlıklı bölümü (s.211) okumak, hangi derin endişe ve öngörülerin ona bu dört paragrafı yazdırdığı üzerine düşünmek gerekiyor. Başsoy’un “Henüz hiçbir Suriyeliyi adıyla tanımıyoruz, henüz hiçbir Suriyeli bir aşk dizisinin başrolünü oynamadı” derken anlatmak istedikleri üzerine de…

Başsoy, soldan sağa, laikten dindara, yoksuldan zengine nasyonal ve etnosantrik hegemonyanın kayıtsız şartsız hüküm sürdüğü bu kadim coğrafyanın tam da ihtiyaç duyduğu nitelikte bir düş insanı. Seveceksen Radikal Sev’de, “Kendime uzun vadeli iki hedef belirledim: Birinci hedefim Doğu Roma ve Osmanlı havzasında laik parlamenter bir birlik kurmaya çalışmaktı. Hayalimdeki bu ülkeye Orta Dünya Birliği adını vermiştim, sınırlarını da Misak-ı Sevgi sınırları koymuştum…” diyor (s.69). Ben de 2012 yılında CHP 34. Olağan Kongresi öncesinde Radikal gazetesi için kaleme aldığım bir yazıda, yüzümüzü dünyaya dönmenin zamanı geldiğini, “Eğer tek ülkede sosyal demokrasi mümkün değilse belki artık sınır tanımayan halkçılar olmanın vakti gelmiştir de geçiyordur bile” sözleriyle anlatmaya çalışmıştım. 2023’e uzanan yolda içeride ve dışarıda kendimizi hapsettiğimiz sınırları aşmak, yeni gönül köprüleri kurmak kin ve nefret siyasetine karşı en etkili panzehrimiz olacak.

Başsoy’un Hepimiz Aynı Belediye Otobüsündeyiz kitabında “Ortak Fayda Hedefleri Koy” başlığı altında (s.358) işaret ettiği ve kimseyi dışlamayan, ötekileştirmeyen ortak geleceğimizi kurmak için 2023 seçimlerine kalan iki yıldan az sürede karşımıza çıkacak tuzaklardan kaçınmamız gerekiyor. Başsoy’un sorduğu gibi, “Reaksiyonların genellikle başarısız olmasının nedeni, aksiyon alınması gereken zamanlar boyunca boş vermek olabilir mi?” (s.359). Önümüzdeki süreçte tavır almak, tepki vermek ve kutuplaşma sarmalında boğulmak yerine bir arada yaşamın imkanlarını, sürdürülebilir barışın inşasını ve onarıcı adaleti bugünden konuşmak, hayata geçirmeye çalışmak daha doğru olmaz mı?

Ancak hep beraber kazanabiliriz. Türk, Kürt, Arap ya da Sünni, Alevi, Hıristiyan, Yahudi, ateist diye ayırmadan, tek bir vatandaşı bile hak ve hukukun dışında bırakmadan, sevgi, sabır ve anlayışla yol alarak… Ve de Başsoy’un, “Yaptığınız muhalefet muhalif olduğunuz şeyi zayıflatıyor mu, güçlendiriyor mu?” (s.229) sorusunu hiç aklımızdan çıkarmadan.