Ömerler Nursemaların yaptığını yapabilir mi?

Ömerler Nursemaların yaptığını yapabilir mi?
Tuğba Sivri, 'Ömer' ve 'Kızılcık Şerbeti' dizilerini muhafazakarlığın anlatıları ve toplumsal cinsiyet rejimi üzerinden karşılaştırdı: "Baskı kadınlarınkiyle eşdeğer değil... yeterince sabreden bir genç erkek er geç babanın iktidarına ortak olabilir."

Tuğba SİVRİ


Artı Gerçek - Dindar-muhafazakar ailelerde erkek çocukların da baskı altında olduğunu söyleyebiliriz, ancak bu baskı kadınlarınkiyle eşdeğer olmadığı gibi aynı sonuçları da doğurmuyor çoğu zaman. Çünkü muhafazakarlığın erkeklere vaatleri çok daha fazla ve yeterince sabreden bir genç erkek er geç babanın iktidarına ortak olabilir.

Son zamanlarda televizyonda iki dizi var ki, Huzur Sokağı'ndan beri ilk defa günümüzün seküler-dindar çatışmasını ana hikayede görüyoruz: Biri Kızılcık Şerbeti, diğeriyse Ömer. Her iki dizide de kültürel alana sıkıştırılamayacak kadar net iki boyut var: Sınıf farkları ve toplumsal cinsiyet. Bu yazıda Ömer'e biraz daha yakından bakarak nasıl bir dindar toplumsal cinsiyet rejimi sunduğunu anlamaya çalışacağım.

AŞK POLİTİKTİR

Dindar muhafazakarlığın Türkiye'de son 150 yıldır başa çıkmaya çalıştığı en önemli mevzu, kadınların toplumsal hayattaki yeri oldu. Tanzimat'tan itibaren edebiyata baktığımızda en çok üzerinde durulan konular görücü usulü evlilik, çok eşlilik ve kadınların toplumsal statüsü oldu. Örtünme de bu konulardan biri tabii.

Osmanlı feminist hareketine baktığımızda çarşaf ve örtünme üzerine birçok tartışmanın döndüğünü görüyoruz (Bkz. Emine Semiye'nin gazete yazıları). Huzur Sokağı, ilk defa yayımlandığı 1969 yılında, özellikle Cumhuriyet dönemi romanlarına bir karşı-anlatı olarak dindar kadınlığın kurallarını yeniden yazdı diyebiliriz. O zamana kadar romana mesafeli duran, hatta "yatak odasının ifşası" olarak gören muhafazakarlar, burada ideolojik bir güç olduğunu fark edip kendi anlatılarını kurmaya başladı ve Huzur Sokağı, muhafazakar aşk anlatısının prototipini oluşturdu.

Bir mahallede geçen roman, dindar bir genç olan Bilal'le seküler yetiştirilmiş ama hayatında bir boşluk hisseden Feyza'nın aşkı üzerinden, Cumhuriyet'le birlikte "özünü yitirmiş" Müslüman Türk kadınının yeniden "hidayete kavuşmasını" anlatıyordu. 1970'te 'Birleşen Yollar' adıyla Yeşilçam'a, 2012'deyse dizi olarak televizyon ekranlarına taşınan Huzur Sokağı, hidayet anlatılarının temelini oluşturuyor. Ömer'e bakarken de Feyza ve Bilal'in hikayesini yeniden anmak gerekiyor bence.

Ömer bir imamın oğlu, kendi müezzin ve aynı zamanda öğretmen. Dindar bir hayat sürüyor; derken mahallelerine taşınan, boşanmış ve bir çocuğu olan Gamze'ye aşık oluyor. Gamze'nin çocuğunun olması dışında hikaye Huzur Sokağı'yla aynı gelişiyor. Ancak burada belli ki Gamze'nin hidayete erişini izlemeyeceğiz, çünkü Gamze, durduğu yerden çok emin, kendini de değerlerini de savunmayı bilen biri. Kafası karışık değil, en azından işin içine aşk girene kadar.

Aşkın politik tarafı, muhafazakar ailelerin, çocuklarını kendilerine ait bir mülk olarak görüp bütün hayatlarını kontrol edebileceklerini, dahası etmeleri gerektiğini düşünmelerinden kaynaklanıyor bu senaryoda. Belli bir yaşam biçimi var korunması gereken; bunu korumanın yolu da "yabancının" eve girmemesi, dahası evden kimsenin gitmemesi oluyor. Ne kadar kapalı bir cemaat olunabilirse o kadar değişimden, dönüşümden korunmuş olunuyor. Aşkın ayartıcı yanı, kadın-erkek ilişkilerinin "şehvani ve nefsanî" boyutu da kaçınılması gereken bir unsur tabii, ama bence asıl mesele düzeni sürdürmek.

Ömer'in ablası Nisa, sevdiği kişiyle evlenmek için kaçmış; sonra beş çocuk yapmış ve kocası onu başka bir kadınla aldatıp terk etmiş. Nisa kocasıyla nasıl tanıştı, ona gerçekten âşık oldu mu, ona âşık olduğunu anlayacak şansı oldu mu, başka birini hiç gördü mü, sanmıyorum. Babasının, evliliğine itiraz etmesinin sebebi Nisa'nın mutlu olamayacağını bilmesi miydi, yoksa sevdiği kişinin kimliği mi? Ama evlilik sonrası Nisa'yla görüşmeyi reddetmesinden anlıyoruz ki mesele "benim sözüm nasıl çiğnenir" aslında.

Kontrol edemediğini anladığı yerde babanın kızını silme hakkı baki. Nitekim beş çocuğuyla tek başına hayatta kalmaya çalışırken ona maddi destek olmak, ne yiyip ne içiyorsunuz diye sormak kimsenin aklına gelmez; ama komşusu Gamze'yle dışarı çıktığı öğrenilince Nisa'nın hemen baba evine geri dönmesine karar verilir. Çünkü mesele, yetişkin de olsa bir kadının kontrol altında tutulmasıdır.

İKİ BÜYÜK TEHLİKE: AŞK VE SANAT

Dindar muhafazakarlık yalnızca kız çocuklar için değil, erkek evlatlar için de baskıcı bir boyut taşıyor. Ömer ve abisinin "sanatla" ilişkisine bakalım örneğin. Ömer gizli gizli kara kalem resim çiziyor, abisi Tahir de belli ki gençliğinde gitar çalmak istemiş ancak babası izin vermemiş. Yine de yıllardır evinde duruyormuş gitarı, dokunulmadan.

Ömer'in kurallara uymamaya başlamasıyla, abiyle kardeş arasında başlayan gerilim, Tahir'in öfkelenerek kendi gitarını kırarken "İyi ki izin vermemişsin baba" diye bağırmasıyla sonuçlanıyor. Burada tabii kardeşler arası bir haset, "Bana izin verilmediyse o da yapmasın" dürtüsü, kendinden çalınanı koruyamamanın verdiği güçsüzlük hissi ve belki de pişmanlık söz konusu.

Ama şunu özellikle belirtmek gerek: Söz konusu sanat olduğunda, hele hele müzik gibi, resim gibi "gayrimeşru" sayılan sanatlar olduğunda dindar-muhafazakar ailelerin çocukları daha baştan belli sınırlar içinde kendilerini törpüleyerek yola çıkıyor. İnsanı yoldan çıkaran şeyler listesinin başında aşk varsa, ikinci sırayı sanat alıyor.

Aynı hikayeyi Kızılcık Şerbeti'nde Nursema'da da görüyoruz. Nursema, öyle müzik ve resim gibi "gayrimeşru" bir sanatla zaten ilgilenmeyecek bir karakter, baştan sınırları çizilmiş. Ama hat yapıyor Nursema, bu konuda da oldukça yetenekli. Fakat iş sergi yapmaya, kamusal alana çıkmaya gelince sanatın dalının pek önemi kalmıyor, bir şekilde engelleniyor.

ÖMER VS. NURSEMA

Kızılcık Şerbeti'ndeki Nursema karakterinin ailesine karşı isyanı, gerek sosyal medyada gerekse siyasi arenada (bkz. RTÜK'ün verdiği ceza) yoğun ilgi gördü. 8 Mart'ta Nursemalı dövizlerle kadınlar isyanlarını ifade ederken, karakter özellikle muhafazakar ailelerde büyümüş genç kadınlar için bir ikona dönüştü. Peki, başlıktaki soruya gelelim: Ömerler Nursemaların yaptığını yapabilir mi? Burada işin içine toplumsal cinsiyet rejimi giriyor.

Dindar-muhafazakar ailelerde erkek çocukların da baskı altında olduğunu söyledim, ancak bu baskı kadınlarınkiyle eşdeğer olmadığı gibi aynı sonuçları da doğurmuyor çoğu zaman. Çünkü muhafazakârlığın erkeklere vaatleri çok daha fazla ve yeterince sabreden bir genç erkek er geç babanın iktidarına ortak olabilir. Tabii bir de kadınlara yüklenen "ideolojilerin taşıyıcısı" rolü, kadınların kendi konumları üzerine daha çok düşünmelerini gerektiriyor. Söz gelimi başörtüsü, birçok anlam barındıran bir sembol ve kadınlardan bütün bu anlamları karşılamaları bekleniyor.

Kadın ve erkeklerden beklentilerin nasıl farklılaştığını, iki dizinin de fragmanlarında yer alan öpüşme sahnelerine verilen tepkiden izleyebiliriz. Nursema'nın başörtülü bir kadın olarak bir erkekle öpüştüğü sahne, henüz bölüm yayınlanmadan topa tutuldu. RTÜK göreve çağırıldı, başörtülü bir kadını böyle göstererek dine hakaret edildiği bile söylendi.

Oysa bir müezzin, yani din adamı olan Ömer'in aynı fragman içinde iki kadınla birden öpüşme sahneleri yer almasına rağmen aynı tepkiyi almadığını fark ediyoruz. Burada Nursema'nın kendisi cevap veriyor bize aslında: "Bizde ilk başkaldıran Fatih oldu mesela. O da erkek olduğu için istediğini yaptırdı. Kadınsan konuşmaya hakkın yok. Onlara helal olan bize haram. Ama dinimize böyle değil, yani emirler sadece kadınlar için yok. Erkekler için de var. (...) Ama bizim gibi gelenekçi ailelerde kadın yaparsa kötü oluyor, erkek yaparsa 'helal olsun' deniliyor."

Fatih'in ailesine başkaldırısı da aslında sisteme karşı bir başkaldırı değildi nitekim, sadece sevdiği kadını da denkleme dâhil etmek istedi ve başardı. Ömer, Gamze'den hemen vazgeçerek bu mücadeleye hiç girişmemeyi seçti. Ama bir başka kadınla nişanlanırken ona vereceği zararı düşünmedi, çünkü onun hareketleri de sistem içinde kalmaya yönelikti. Bu yüzden Ömerlerin isyanı, Nursemaların "evin huzurunu kaçıran" isyanlarıyla aynı değil. Bu yüzden bir şeyler değişecekse Nursemalar sayesinde değişecek.

Öne Çıkanlar