Suriye… Kürtler için acı bir anlaşma…

Halep, Rakka ve Deir ez-Zor'un Ocak 2026’da düşüşünden sonra, Suriye ordusunun Kürtlerin özerk bölgesini tamamen tehdit altına aldığı sırada yaşananlar

Türkiye’deki “Terörsüz Türkiye” sürecine ilişkin çelişkili haberler ve farklı değerlendirmeler devam ederken insan hakları savunucularının dikkatleri Suriye Kürdistanı’ndaki belirsizliklere de yoğunlaşmış bulunuyor.

Dün Fransız haber ajansı AFP'nin Haseke'den geçtiği bir haberde, Suriye'de islamcı IŞİD saldırganlarına karşı yiğitçe mücadele vermiş olan Kadın Koruma Birlikleri (YPJ)'nin sözcüsü Roksan Muhammed'in, Şam yönetimi ile yapılan ve Suriye Kürtlerinin özerkliğini fiilen sona erdiren anlaşmaya isyan dolu açıklamaları yer alıyordu.

Suriye'nin kuzeyindeki bir askeri üste gazetecilerle omuzunda makineli tüfekle konuşan Roksan Mohammad, "YPJ, Washington'un desteğiyle Suriye'de İslam Devleti (IŞİD) örgütünü yenilgiye uğratan Kürt güçlerinin bir parçasıdır... Çok fazla fedakarlık yaptık, binlerce şehit verdik, bunların çoğu da benim yakın arkadaşlarımdı... Bugün İslamcı başkanın dayattığı anlaşmanın ardından kadın birliklerinin kaderi belirsiz hale geldi" diyor.

Ama son derece kararlı, ekliyor: "Ancak Kürtlerin siyasi sisteminde kadınların statüsü yüksektir. Her sorumluluk pozisyonunda bir erkek ve bir kadından oluşan ikili bir yönetim vardır. Kadınları kabul etmeyen bu hükümetle mücadelemizi yoğunlaştıracağız."

Bu söyleşinin yayınladığı gün, Orient XXI’de Belçikalı gazeteci dostumuz Chris Den Hond'un geçen ay gittiği Rojava’daki gözlemleri ayrıntılı olarak yer alıyordu.

Onyıllardır Kürt ulusal direnişinin yakın izleyicisi ve destekçisi olan, Belçika'da yıllarca Kürt televizyonu Roj TV'de çalıştığı gibi, Kürdistan'da sık sık röportajlar yapan Chris Den Hond'un geçen yıl Diyarbakır'daki Newroz kutlamalarını izlemek üzere Türkiye'ye girmesi Türk Devleti tarafından yasaklanmıştı.

Yarın Brüksel’de yapılacak bir dayanışma toplantısında, Kuzey ve Doğu Suriye Demokratik Özerk Yönetimi (KDSDÖY) temsilcisi Hozane Ahmed ile birlikte konuşacak olan Chris Den Hond, geçen ay Rojava'daki gözlemlerini Orient XXI’de yayınlanan yazısında şöyle anlatıyor:

Suriye… Kürtler için acı bir anlaşma…

17 Ocak 2026. Suriye Kürdistanı'na, ya da “Rojava”dan geriye kalanlara ulaşmak için, Irak Kürdistanı'ndan Dicle Nehri'ni iki yakasını birbirine bağlayan yüzer köprüden geçiyoruz. Kamyonlar, petrol tankerleri ve insanlar bu geçitten Suriye'nin özerk Kürt bölgesine girip çıkıyor. Bu geçiş noktası, Kuzey ve Doğu Suriye Demokratik Özerk Yönetimi (KDSDÖY)’in gelir kaynağı.

Suriye ordusu, Suriye Demokratik Güçleri (SDG)’nin yönetimindeki Halep, Raqqa ve Deir ez-Zor'un tamamını ele geçirdikten sonra, Haseke şehrinin kapılarına dayandı. Suriye ordusunun özerk bölgenin geri kalanını da işgal etme tehdidi ağır basıyor. Kürtler, kurtarabileceklerini kurtarmaya çalışıyor. KDSDÖY yetkililerinin resmi çizgisi olan “Kürtler ve Araplar başta olmak üzere topluluklar arasındaki bir arada yaşama”nın hızla sona ermesinden dehşete düşmüş durumdalar.

Kürtler bizi, Kamışlı'nın 25 kilometre doğusundaki Tirbespi'ye götürüyorlar. Burada, Şam'ın resmi ordusuna bağlı milisler cephe hattına havan topları yerleştiriyorlar. İlan edilen “genel seferberlik”te her yaştan erkek ve kadın, ellerinde kalaşnikoflarla, Kürtlerin çoğunlukta olduğu bölgedeki tüm köşe başlarını tutuyorlar. Bu öz savunma komiteleri, Şam güçlerinin bölgeye girmesini engellemeye çalışacak. 50'li yaşlarındaki Hüseyin Khaled öfke ve endişe dolu konuşuyor: “Devrimimizin kazanımlarını koruyoruz.”

İhanet duygusu

21 Aralık 2025'te Ahmed Al-Şaraa'nın yaptığı uzlaşma önerisinin ardından, 4 Ocak'ta Şam'da ABD ve Fransa'nın gözetiminde bir toplantı düzenlenmiş. Bu görüşmeden çıkan metin imzalanmaya hazır, ancak Suriye Dışişleri Bakanı Assaad Al-Chaibani kendisine iletilen bir notu aldıktan sonra salonu terk ediyor. Geri döndüğünde imzalamayı askıya alıyor.

5 ve 6 Ocak'ta Paris'te, ABD'nin himayesinde İsrail ve Şam yetkilileri arasında görüşmeler yapıldı. Amaç İsrail ve Türkiye arasında Suriye konusunda bir anlaşma sağlamaktı. Türkiye'nin desteğine sahip Şam önemli tavizler veriyor: Golan Tepeleri'ni İsrail'e terkettiği gibi, güneybatıyı da Suriye ordusunun saldırmayacağı güvencesiyle Tel Aviv'in etkisi altında bırakıyor. Şam yönetimi, buna karşılık, Batılı güçlerden Kürtler ve müttefiklerinin kontrolündeki özerk bölgeye girme yetkisini elde ediyor.

Suriye ordusunun saldırısı 6 Ocak'ta Halep'te başlıyor ve Suriye'nin kuzeydoğusundaki Haseke'nin kapılarına kadar devam ediyor. Bölgedeki Arap kabilelerinin ve SDG içindeki Arap savaşçılarının tavır değişikliği, tıpkı Washington'un ihanet olarak algılanan tutumu gibi, özerk bölgenin halkı tarafından bir ihanet olarak nitelendi. Nitekim, ABD'nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye ve Lübnan Özel Temsilcisi Tom Barrack, 20 Ocak'ta sosyal medya X'te şunları söyleyecekti: “Başlangıçta SDG bölgede İslam Devleti karşıtı asıl güç iken, İslam Devleti örgütü üyelerinin gözaltında tutulduğu merkezlerin ve kampların kontrolü de dahil olmak üzere sorumluluklar üstlenmeye hazırdır.”

Bizi ofisinde ağırlayan kuzeydoğu özerk bölgesinin eski kanton meclis başkanı Arap asıllı Hikmet Habeeb şöyle diyordu: “Arap kabileleri en güçlü olanın peşinden gider. Onları İslam Devleti örgütünden (IŞİD) koruduğumuzda bizimleydi. Ama şimdi Şam hükümeti bölgeye girerken, onlar da taraf değiştiriyor. Şam'ın saldırısından çok önce, önemli bir Arap kabile reisi bize, Suriye ordusu kendi kabilesinden kişilerle birlikte gelirse, onlara karşı savaşmayacaklarını bildirmişti.”

Arapların ayrılmasıyla, SDG’nin personel sayısı hızla 100.000'den 50.000'e düşmüştü. Bu koşullar altında Fırat'ın doğusundaki cepheyi savunmak imkansız hale gelmişti. SDG, kan dökülmesini önlemek için Rakka ve Deir ez-Zor için savaşmamaya ve Kürtlerin çoğunlukta olduğu şehirlere odaklanmaya karar verdi. Görüştüğümüz Hikmet Habeeb, “Her taraftan ayrılmalarla karşı karşıyayız. Ayrıca, Al-Jazeera ve Al-Arabiya gibi pan-Arap medya kuruluşları, yalan propaganda ile Kürtleri ve SDG’yi karalamak için hiçbir fırsatı kaçırmıyor» diyordu. Çevrimiçi Amargi'nin genel yayın yönetmeni Kamal Chomani, SDG’nin yönetimiyle ilgili sorunların ve bazı suistimallerinin çok önceden bilindiğini belirttikten sonra “Bu konuda en sert eleştirileri de yine Kürtler yapmaktaydı. Ancak ittifakların değişmesiyle Kürtleri toptan karalama başladı.”

Yeni bir anlaşma gerekliliği

18 Ocak 2026'da, Rojava’ya varışımızın ertesi günü üç günlük ateşkes ilan edildi. Ancak müzakereler hala ilerlemiyordu. Şam, sahadaki askeri zaferinden yararlanmak istiyor ve Şam'daki Kürt heyetine altı maddelik bir metin dayatıyordu. Aslında bu, düpedüz bir teslimiyet talebiydi: SDG’nin güvenlik kontrolünden geçtikten sonra Suriye ordusuna tugaylar olarak değil, bireysel olarak katılmaları dayatılıyor, sadece Kürtlerin çoğunlukta olduğu şehirlerde iki saatlik Kürt dili eğitimi almaları öngörülüyordu. Bunun üzerine SDG’nin genel komutanı Mazlum Abdi ve ekibi müzakere masasını terketmişlerdi.

Birçok yorumcu, Kürtlerin tutumunu, Kürdistan İşçi Partisi'nin (PKK) Suriye kolunun hakimiyeti nedeniyle “maksimalist” ve “uzlaşmayı reddedici” olarak tanımlıyor. Ancak karşılaştığımız Kürtler, yöneticiler, tüccarlar, işçiler veya gazeteciler, hep aynı fikirde… Hepsi teslim olmayı veya boyun eğmeyi reddediyor. Kamışlı Üniversitesi'nde okuyan genç öğrenci Ahin “Onca kararlılıkla ve o kadar çok can vererek bu sonuç için savaşmadık” diyor.

Rojava’nın tamamını kaybetme ve kanlı bir çatışmaya girme riski karşısında, Kürt yönetimi kendi kırmızı çizgilerine uygun bir yol bulmaya çalışıyor: Suriye sınırlarının, havaalanlarının ve enerji kaynaklarının Şam tarafından yönetilmesini kabul ediyor, ancak Kürtlerin çoğunlukta olduğu şehirlerin öz savunmasının, bölgenin ademi merkeziyetçi siyasi yönetiminin ve Kürtlerin kültürel haklarının, özellikle de dillerinin korunmasını talep ediyor.

PKK lideri Abdullah Öcalan, Rojava’ya saldırılar devam ederse Türkiye’de başlatılan barış sürecini kesmek tehdidinde bulunurken Kürt diasporası da harekete geçiyor. Halkın direnişi Iraklı iki Kürt lider Mesud Barzani ve Bafel Talabani'nin diplomatik çabalarıyla birleşince, Ankara, Şam ve Washington'u yeni bir anlaşma gerekliliğine ikna ediyor.

Çünkü anlaşma olmazsa, Rakka'daki son çatışmalarda öldürülen on gencin toprağa verildiği Kamışlı mezarlığında olduğu gibi, başka tabutlar gelmeye devam edecekti. Kadın Koruma Birlikleri (YPJ) komutanı Rohilat Afrin’in öfkesi dinmiyor. Kitle önünde, yağmur altında haykırıyor: “Haklarımız için çok mücadele ettik, onları koruyacağız.”

Özerk bölgede kadınlar, toplumun her kesiminde çok önemli bir rol oynuyor. Devam eden müzakerelerde, kadın savaşçıların rolü hakkında hiçbir bilgi sızmıyor. Ancak cephe hattındaki kadınlardan biri “Damas rejimi bu bölgenin kontrolünü geri alırsa, kadınlar mutfaklarına dönmeyecektir” diyor.

Yerlerinden edilen binlerce yeni mülteci

22 Ocak'ta, Kamışlı'dan iki saat uzaklıktaki Arap-Kürt karışımı bir şehir olan Haseke'deki cepheye doğru yola çıkıyoruz. Şam'ın birlikleri şehir merkezine iki kilometre uzaklıkta. Haseke düşerse, Kürtlerin çoğunlukta olduğu bölge öylesine küçülecek ki, ekonomik olarak yaşanmaz hale gelecek.

Ertesi gün Kamışlı'ya döndüğümüzde, federal Suriye'yi simgeleyen SDG bayrakları ortadan kaybolmuştu. Geriye YPG ve YPJ bayrakları ile Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi'nin de kullandığı kırmızı, beyaz ve yeşil renkli, ortasında güneş bulunan Kürdistan bayrağı kalmıştı. Yaşayanlar kendilerini herkes tarafından terk edilmiş hissediyordu. Halklar arasında bir arada yaşama ilkesi artık geçerli değildi. Onlara sadece Kürtler arası dayanışma kalmıştı.

Kürt gazeteci Bilal bize şöyle diyordu: “PKK güç kaybetti. Halklar arasında bir arada yaşama projesi açıkça işe yaramıyor. Buradaki insanlar artık Irak'taki Kürtlere bakıyor. Ama dürüst olalım: 2014 yılında Kandil Dağı'ndan inen PKK gerillaları olmasaydı, Kobani kurtarılmayacaktı ve Şengal'de Yezidilere karşı soykırım durdurulmayacaktı. PKK bir koridor açarak on binlerce kişinin hayatını kurtardı.”

24 Ocak'ta, geri kalan eşyalarını yanlarına alarak kaçan ailelerin işgal ettiği Kamışlı'daki bir okulu ziyaret ediyoruz. Özerk Yönetim'in sayımına göre, Şam'ın son saldırısı 150.000 yeni iç göçmen yarattı. Bazıları için bu dördüncü veya beşinci göç. Afrin'den gelen 50 yaşındaki Walid Ali, çileli hikayesini anlatıyor: “Önce Afrin'den Tel Rifaat'a gittik ve orada yedi yıl kaldık. Oradan da Şam'a gittik. 2026 Ocak’ında Türk yanlısı Suriyeli milisler bize yeniden saldırdı, bu kez Tabqa’ya kaçmak zorunda kaldık. Ardından Suriye ordusu geldi, bu kez Raqqa’ya kaçtık. Raqqa da düşünce, Hassake’ye geçtik. Şimdi de Kamışlı’dayız.”

17 yaşındaki Evin gözyaşlarına boğuluyor: “Dört kez yer değiştirmek zorunda kaldık. Hiç okula gitme fırsatımız olmadı. Yer değiştirmekten bıktım.”

Yerlerinden edilmiş bu insanlar, 2018 ve 2019'da Türkiye'nin saldırısı nedeniyle yerinden edilmiş yarım milyon kişiye ekleniyor. 10 Mart 2025 tarihli anlaşma sonrasında evlerine dönebilmeleri gerekirken, o anlaşma da kağıt üzerinde kalmış. Bununla birlikte, yaşlı olan birçok kişi Afrin'e geri dönmüş bulunuyor. Yerinden edilmiş bu insanlar geri dönebilmek için yeni bir anlaşma yapılmasını bekliyor.

Her şeye rağmen umut

30 Ocak 2026'da nihayet o haber geldi: Şam ile Kürtler arasında bir anlaşma imzalanmıştı. Ancak bu bir kutlama nedeni değildi. Yüzler hâlâ somurtkandı. Anlaşmanın şartları pek heyecan uyandırmadı. Sadece Şam'ın Kürtlerin çizdiği kırmızı çizgileri kabul etmiş olması rahatlatıcıydı. Kürt müzakereciler Mazloum Abdi ve Ilham Ahmed, bir kan banyosunu önlediklerini düşünüyorlardı. Özerk Yönetimin kurumları, yeni Suriye devletine olduğu gibi entegre edilecekti. Yerinden edilmiş kişiler evlerine dönebileceklerdi. Türkiye de işgal ettiği bölgelerden çekilmek zorunda kalacaktı.

Haseke kökenli Suriyeli Kürt Hozane Ehmed, yeni durumu oldukça olumlu bir gözle şöyle değerlendiriyordu:

“SDG, Haseke'de üç tugay ve Kobani'de bir tugay bulunduruyor. Bu, askeri özerklik olarak adlandırılamaz, ancak Şam'ın talep ettiği gibi bireysel bir entegrasyon da değildir. Haseke, Amude, Derik ve Kamışlı bölgeleri, Şam'ın çok sınırlı bir polis varlığıyla kendi kendini yönetmelidir. Geriye kalan tek sorun, Kobani ve Afrin'dir. Bu iki bölge, Suriye'nin doğusundaki Kürt çoğunluklu illere değil, Halep iline bağlı olacak ve bu nedenle toprak bütünlüğü olmayacaktır. Kobani ayrıca hâlâ kuşatma altındadır. Toprak kaybettik, ancak Kürt halkı olarak daha önce yok sayılan haklarımızın tanınmasını sağladık, ki bu daha önce yoktu.”

Suriye’yi girdiğimiz yerden terkediyoruz. Bu arada, Kürt yetkililer Kürtler arası dayanışmanın yeni bir kazanımı müjdeliyorlar…Semalka sınır kapısı SDG’nin kontrolünde kalacağını, orada sadece birkaç Şamlı memurun görev yapacağını açıklıyorlar.