Utanç duygusunun yitimi

İnsan onuruna saygı duyan bir zihniyet ve rejim inşasına ihtiyacımız var. Umudumuzu, hayallerimizi, utanç duygumuzu kaybetmişsek, ötekileştirilip “başkası” hâline getirilenler için empati yapamıyorsak, nasıl huzur içinde, vicdanımız rahat yaşayabiliriz?

“Dünyayı bir tek utanç kurtarabilir.” — Ingmar Bergman

Ülke içinde de uluslararası alanda da zenginler artık yoksulların yerine ödemede bulunmayı, onlarla zenginliği paylaşmayı istememekte, hatta onları başlarından atmak istemekteler. Bir yanda savaşların ya da iç çatışmaların dışarıya doğru savurduğu insanlar. Diğer yanda küresel adaletsizliğin, yoksulluğun ve eşitsizliğin kurbanı olup ölümü göze alarak insanca bir hayatın umuduyla direnenler.

Sistemin atık/çöp muamelesi yaptığı kesimler ulus-devletlerin sınırlarını ihlal etmeye çalışırken sınır, duvar, tel örgü ne anlam taşımakta? Küresel ölçekte adaletin, eşitliğin ve hukukun bulunmadığı, gücün ve kötülüğün egemen olduğu bir dünyada yeryüzü tüm canlılar bakımından öngörülemez durumda.

ABD-İsrail cephesinin uyguladığı saldırgan politikanın Gazze’de bir soykırıma neden olduğu, İran’a saldırının bölgesel bir savaşa dönüştüğü ortada. Netanyahu-Trump ikilisinin uluslararası evrensel hukuku dışlayarak despotik bir yaklaşım sergiledikleri, utanç duygularını kaybettikleri bir süreci yaşamaktayız. Kuşkusuz İran’daki despotik rejime itiraz eden muhaliflere yönelik katliamların da her türlü insani değerin dışına düştüğü açık.

Ülkemizde de 22 yıllık AKP iktidarı döneminde adeta katliamlar zinciri şeklinde yaşanan facialarda 55.284 insan hayatını kaybetti. 2014 yılında 301 madencinin hayatını kaybetmesiyle sonuçlanan Soma faciası, 2018 yılında 25 kişinin hayatını kaybetmesiyle sonuçlanan Çorlu tren faciası, 2020 yılında 117 kişinin hayatını kaybetmesiyle sonuçlanan İzmir depremi, 2021 yılında 97 kişinin hayatını kaybetmesiyle sonuçlanan Batı Karadeniz sel felaketi, 2022 yılında 42 madencinin hayatını kaybetmesiyle sonuçlanan Amasra maden faciası, 2023 yılında 53.000 insanın hayatını kaybetmesiyle sonuçlanan Hatay-Kahramanmaraş-Adıyaman depremi, 2024 yılında 29 kişinin hayatını kaybetmesiyle sonuçlanan Beşiktaş gece kulübü tadilat yangını.

En son 2025 yılı Ocak ayında yaşadığımız 78 kişinin hayatını kaybetmesiyle sonuçlanan otel yangını.

Rasyonel toplumlar, ranttan önce insan hayatına değer verip şeffaflığı, denetlenebilirliği, hesap vermeyi ilke edindiklerinden önleyici tedbirlerle ölümleri ve hasarları azaltabiliyor, kendi yurttaşının yaşam hakkını koruyabiliyorlar.

Bizim ülkemizde bugün uygulanan siyasi-bürokratik-ekonomik düzen içindeki ilişki şekli, iktidar erkinin rant dağıtarak çıkar sağlaması olarak yaşanmakta. Çete olarak örgütlenmiş mafyöz gruplar da bu ilişkiler yumağına eklemlenmiş durumda.

Çıkar grupları başkasının hayatını, haklarını hiçe sayarak ve iktidar gücüne yamanarak kolay kazançla zengin olmayı her türlü ahlaki değerin üstünde görmekte. Siyasi, şahsi, ekonomik ikbal özellikle yöneticilerin ve onlara yamananların vicdanını köreltmekte.

Bu durum karşısında açıklık, şeffaflık, denetlenebilirlik olmayınca, liyakata ve uzman görüşüne değer verilmeyince, insan hayatını ve onurunu koruma, hakikati, adaleti savunma suç sayılınca utanç duygusu yerini pişkinliğe, vicdan ve haysiyet kaybına bırakmakta.

Yetki ve sorumluluk sahipleri kendilerini sorumsuz kılmak için sorumluluğu yetki sahibi olmayanlara atma telaşına girerek, özeleştiri yapıp sorumluluklarının gereğini yapacaklarına yargısal süreçlere müdahale etme çabasına girmekteler. Sistemin yarattığı bu katliamı “kaderin planı” diye açıklamak, hakikati akıl ve vicdan dışı bir gerekçeyle örtbas etmek olur.

Demokrasi kültürüne sahip ülkelerde bu tür ağır sonuçları olan olaylar yaşandığında sorumluluğu kabullenerek istifa etme geleneği var. Siyaset-bürokrasi-ekonomi-medya alanındaki ahlaki çözülme ve kalite düşüklüğü “burada olmaz, burası Türkiye” dedirtiyor.

2007’de ABD adalet bakanı, gerekçesi güçlü olmadan bazı savcıları görevden uzaklaştırdığı ve ABD vatandaşlarının kanunsuz olarak dinlendiği eleştirilerinin artması üzerine istifa etti.

2008’de Japonya tarım bakanı okullarda kullanılan pirinçlerde küf bulununca istifa etti. Aynı yıl Macaristan ulaştırma bakanı ve demiryolları genel müdürü, 4 kişinin yaşamını kaybettiği tren kazasının ardından istifa ederken, Honduras dışişleri bakanı, alkollü araç kullandığı için hakkında işlem yapmak isteyen trafik polisi ile kavga ettiği gerekçesiyle istifa etti.

2009’da Kostarika ulaştırma bakanı bir köprünün çökmesi nedeniyle 5 kişi hayatını kaybedince istifa etti. Aynı yıl Mısır ulaştırma bakanı 18 kişinin tren kazasında hayatını kaybetmesi sonucu istifa ederken, Makedonya Ulaştırma ve İletişim Bakanı Mile Janakieski, gölde tekne faciası sonucu turistlerin ölmesi üzerine etik sebeplere dayanarak istifa etti.

2011’de Japonya ekonomi bakanı nükleer santral kazası gerçekleşen Fukuşima şehrine “ölüm şehri” dediği için istifa etti. Aynı yıl Japonya dışişleri bakanı seçim kampanyası sırasında yabancı uyruklu bir restoran sahibinden 600 dolarlık bağış aldığını kabul ederek istifa ederken, donanma üssünde meydana gelen patlamada 13 kişi ölünce Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nden Savunma Bakanı Costas Papacostas, Genelkurmay Başkanı Petros Tsalikidis ve Dışişleri Bakanı Marcos Kipriyanu istifa etti.

2012’de Gürcistan içişleri bakanı bir hapishanede mahkûmlara işkence edildiğini ve cinsel tacizde bulunulduğunu kanıtlayan bir videonun ortaya çıkması sonucu istifa etti. Aynı yıl Kanada Ontario eyaletinin başbakanı, 9 yıldır yürüttüğü görevinden “artık yenilenme zamanıdır” diyerek istifa ederken, Polonya spor bakanı, Dünya Kupası elemelerinde İngiltere ile oynanacak maç şiddetli yağmur nedeniyle ertelenince istifa etti.

Letonya Başbakanı Valdis Dombrovskis, 2013 yılı Kasım ayında bir alışveriş merkezinin çatısının çökmesi sonucu 54 kişinin ölümüne neden olan faciadan bir hafta sonra siyasi sorumluluğu üstlendiğini belirterek görevinden istifa etti. Aynı yıl Güney Kore sağlık ve refah bakanı, seçim öncesi devlet başkanı tarafından artırılması sözü verilen yaşlılık maaşları artırılmayınca istifa etti.

Güney Kore Başbakanı Chung Hong-won, 16 Nisan 2014’te yaşanan 276 öğrencinin hayatını kaybettiği feribot kazası nedeniyle; “Kayıp ailelerinin çığlıkları yüzünden hâlâ geceleri uyuyamıyorum” diyerek görevinden istifa etme erdemini gösterdi. Aynı yıl İspanya Anayasa Mahkemesi yargıcı, aracıyla kırmızı ışıkta geçtiği için istifa etti.

2015’te İtalya ulaştırma bakanı, yolsuzluk soruşturması nedeniyle gözaltına alınan bir iş adamının kendisine takım elbise, bir başka iş adamının ise oğluna Rolex saat hediye ettiği ortaya çıkınca istifa etti. Aynı yıl Japonya spor bakanı olimpiyatlar için inşa edilen stadyumun maliyetinin planlanandan daha yüksek çıkması sebebiyle istifa edip son 6 ayda aldığı maaşların yarısını iade edeceğini duyururken, Romanya başbakanı, bir gece kulübünde çıkan yangında 32 kişinin ölmesinin ardından başlayan protesto gösterilerinin baskısıyla istifa etti.

2016’da İzlanda başbakanı, Panama Belgeleri’nde bir offshore şirketi satın aldığı ortaya çıkınca istifa etti. Aynı yıl Yeni Zelanda başbakanı “verebileceğim her şeyi verdim. Gitmek için doğru bir zaman olduğunu hissediyorum” diyerek 2008 yılından beri sürdürdüğü görevinden istifa etti.

Bizde yaşanan her türlü insani facianın siyasi sorumluluğunu üstünden atarak örtbas etme ve bunu araştıranları hain ilan etme kurnazlığı ve aymazlığı nasıl bir kültürden ve dini referanstan neşet ediyor? Bu nasıl bir standarttır ki hiçbir etik değeri barındırmıyor? İnsan onuruna saygı duyan bir zihniyet ve rejim inşasına ihtiyacımız var. Umudumuzu, hayallerimizi, utanç duygumuzu kaybetmişsek, ötekileştirilip “başkası” hâline getirilenler için empati yapamıyorsak, nasıl huzur içinde, vicdanımız rahat yaşayabiliriz?