"Çok ileri düzeyde düşünmeye dahi gerek yoktur" ya da Yargıtay Savcılığı Tebliğnamesİ

"Çok ileri düzeyde düşünmeye dahi gerek yoktur" ya da Yargıtay Savcılığı Tebliğnamesİ
Yayınlanma:
A+ A-
Kavala/Gezi davasının tüm aşamalarında hukuka dair en ufak iz yoktu. Bu sefer de Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, herhangi bir sosyal bilimler öğrencisinin ödev diye vermeye utanacağı bir metni imzalayarak Yargıtay 3. Ceza Dairesi'ne gönderdi

Yiğit AKSAKOĞLU


Türkiye’de hakim, savcı ve benzeri görevlerde çalışanların artık tek bir ihtiyacı var, bir bilgisayar. Az çok yazı yazabilen, klavyeyi tek parmak da olsa kullanabilen herkes görevini layıkıyla yerine getirebilir. Bu tabii ki yeni bir durum değil. Ama artık en ufak bir “kitabına uydurma” çabası da kalmadı. Sabah bilgisayar başına oturup, bembeyaz bir sayfa açıp, eski işbirlikçi-yeni düşmanların hazırladığı dosyalardan kopyala-yapıştır yapıp, kendi kendine ya da aldığı talimatlara göre, istediği kişi için istediği cezayı verebilir. Akşam olduğunda yazdıklarıyla insanların hayatlarını “çok da ileri düzeyde düşünmeye dahi gerek” duymadan, darmadağın etmiş olabilir. Sonra her sabah aynı bilgisayarın başına oturup arka arkaya benzer belgeler üretebilir. Topluma, hukuka veya başka değerlere olan bağlılığından değil, artık önündeki tek tehdidin O’nun iktidarı kaybetmesi olduğu için. En ufak bir muhalif karar verirseniz de hemen bir örgüt üyeliği ya da en azından sürgünle ödüllendirilebilirsiniz.

HUKUKUN UĞRAMADIĞI DAVALAR

Kavala/Gezi davasının, Osman Kavala’nın tutuklanması ile başlayan ve sonrasındaki tüm aşamalarında, ne iddianamede, ne ilk ne de son savcı mütalaalarında hukuka dair en ufak bir iz yoktu. Her şey tamamen siyasi ve büyük ihtimalle telefonla gelen talimatlar, eski dosyalardan kopyala yapıştırla üretilen, ve tutarlı olma derdi bile olmayan belgelerle yürütüldü. Dolayısıyla da sanık avukatları tüm süreçte çok zorlandılar. Birinci sınıf hukuk öğrencilerine dahi anlatılmayan şeyleri anlattılar saatlerce farklı heyetlere. Kimse duymadı, ya da dinlemedi. Zaten kararlar da önceden verilmişti her seferinde.

“657 sayfalık iddianamede doğru ve tutarlı olan tek şey sayfa numaralarıdır” demiştim üç yıl önce savunmamda, maalesef hala da öyle. Konuşmalarımızı dinlemiş, oradan sonuçlar çıkarmış, o konuşmaları sanki Gezi’den önceymiş gibi göstermiş ama sonra konuşma kayıtlarını dava dosyasına bile dahil etme gereği görmemişlerdi. Bütün davanın altyapısını daha önce Gülencilerin, konuşma kayıtlarını manipüle etmek gibi yöntemlerle geliştirdikleri dosyadan özensizce kopyalayıp, zaman zaman ufak değişiklikler yaparak masa başında üretmişlerdi. Herkes Gülencilere küfür ederken, kimse emeklerini (!) çalmakta bir sorun görmedi ve tüm davayı o dosyaların üzerine inşa edip adına da “kıymetlendirme” dediler.

Tüm yaşananlar, tutuklamalar, cezalar ve Osman Kavala’nın 5 yılı aşan, Mine, Mücella, Çiğdem, Tayfun, Can ve Hakan’ın bir yılı aşan tutukluluklarından sonra Yargıtay’ın davayla hukuk arasında bağ kurmasına yönelik az da olsa bir beklentimiz vardı. Ta ki geçenlerde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı görüşünü tebliğ edene kadar. Bu sefer de Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, yani Türkiye Cumhuriyeti yargısındaki en yüksek savcılık makamlarından biri, saçma sapan demenin az geleceği, anlamsız referanslarla laf kalabalığı yapan, herhangi bir sosyal bilimler (hukuk bile değil) öğrencisinin ödev diye vermeye utanacağı bir metni imzalayarak Yargıtay 3. Ceza Dairesi’ne gönderdi. Biz başsavcılık adına utandık. Büyük ihtimalle sayın savcı akşama evine gidip, çoluğu çocuğuyla yemek yedi. Onların gözünün içine baktı mı bilmiyorum ama baktıysa da eminim aklına ne Vera, ne de Ege geldi. Onlar maalesef bir yıldan uzun zamandır akşam yemeklerini babaları olmadan yiyorlar, sayın savcı ve meslektaşları sayesinde.

YARATICI HUKUKSUZLUK!

Evet bizleri gerçekten cezalandırmayı çok içten isteyen tüm bu insanların kurdukları, adına utanmadan yargı, kendilerine hukukçu dedikleri bu sistemde artık sadece bir bilgisayar ve klavye ile herkese istedikleri cezayı verebiliyorlar. Bu dava da bunu tüm dünyanın gözünün içine baka baka yapabileceklerinin yalnızca bir başka örneği oldu. Türkiye’de uzun zamandır bir çoğumuz için, ama özellikle muhalifler ve devletin kendine muhalif saydığı tüm kimlikler için, hukuk yoktu. Devletin sizi mağdur ettiği durumlarda hakkınızı aradığınızda bile kendinizi sanık hatta tutuklu, hükümlü olarak bulmanız normalleşti. Yaratıcı hukuksuzluk konusunda Cebelitarık onuncu, belki de yüzüncü kez aşıldı, öyle ki ağırlaştırılmış müebbet talep etmek sıradanlaştı.

Tebliğname de bu yaratıcı hukuksuzluk konusunda elinden geleni yapan bir metin. Bunun en güzel örneklerinden bir tanesi olayların nasıl “dizayn” edildiğiyle ilgili olan kısım.

“Oysa icra edilen, özellikle de 28.05.2013 tarihinden itibaren gerçekleştirilen faaliyetlerin, kamu düzeni ve güvenliğinin sağlanması için Devletin herhangi birimiyle irtibat kurulmaksızın, bildirimde bulunulmaksızın, adeta ateşe benzin dökmek suretiyle yürütüldüğü, telefon görüşmesi ve mesajların belli bir tedbir içerisinde yapılacakların iletilmesi esnasında önüne ve arkasına cümlelerin faaliyetlerin arka planındaki kastın ortaya çıkmasına engel olacak şekilde ibareler konularak dizayn edildiği görülmüştür.”

Ancak tebliğnamede yer verilen 83 farklı görüşme tutanağının yalnızca beşi, 16 Haziran, yani parkın boşaltıldığı tarihten önce yapılmış. Yine de tüm kayıtlar arasında en erkeni 30-05-2013 tarihli. Yani olayların 28-05-2013 tarihinde “dizayn” edildiğine dair en ufak bir delil yok. Ortada herhangi bir delil ya da hesap verilmesi gereken kurum olmayınca da tebliğname kimsenin (ya da akıl sağlığı yerinde olan herkesin) göremeyeceği kastı ifşa ediyor. Ama tabii ki ne sayın savcı ne başkası bunları ispatlama ihtiyacı hissetmiyor, belgenin kendisi yetiyor.

Tüm tebliğnamenin ruhunu ise bir cümlenin çok iyi anlattığını düşünüyorum. Kopyala yapıştır yaparken eksiklik mi olmuş, son okumayı yapmaya vakit mi kalmamış, ya da zaten son okumaya ne gerek mi varmış, emin değilim. O kadar kelime kullanıp anlamlı hiçbir şey söylememek de belki yargı için artık önemli bir beceri haline gelmiştir.

“Ancak ülkenin içinde bulunduğu sosyo-ekonomik koşullar, karşıt görüşlerin çatışmasıyla ortaya çıkan örgütler, darbelerin hakim olduğu tarihi süreç, ulaşım ve iletişim teknolojisinin geri olduğu yıllar dikkate alındığında, amaçlanan hususların hızlı ve etkin şekilde değişim ve dönüşümü getirmediği, ancak şunun gözden ırak tutulmaması gerekir ki, çok ileri düzeyde düşünmeye dahi gerek yoktur, her bireyin karşılanması gereken ihtiyaçları birincil düzeyde aynıdır. Halkı bir arada tutan İbn Haldun'un asabiyet, günümüzdeki anlamıyla motivasyon ile savaşlar, yıkımlar ve yokluklardan çıkmasını bilmiş milletimizin, aynı vatan, bayrak ve Devletini koruma bilinci onu bir arada tutan yapıştırıcı olmuştur.”

Hiçbir suç işlememiş insanlara 18 yıl ve ağırlaştırılmış müebbet talep ederken “çok ileri düzeyde düşünmeye dahi gerek olmadığını” hepimiz görebiliyoruz. Ama maalesef ne tebliğname yazılırken, ne sonrasında kimse söylediklerimiz anlamlı bir bütünlük içinde mi diye düşünmeye, hatta bir kez okumaya bile zahmet etmemiş.

Tüm tebliğnamenin beceriksizlik, umursamazlık, ya da telaşla yazıldığını iddia edenler olabilir ve tebliğnamenin bu halini açıklamaya çalışabilir. Fakat hedef gözeterek, yakın mesafeden çocuk öldüren polislerden bahsetmek yerine “yaratılan şiddet ortamında Berkin Elvan’ın hayatını kaybettiği anlaşılmıştır” demek en basitinden edepsizliktir. Bu cümle O adam ve iktidarının son 20 yılının tarihini yeniden yazma çabasının bir parçasıdır. Ali İsmail’i döverek öldüren polisin bu dava sürecine mağdur olarak dahil edilmesi çabası da benzer bir edepsizlik örneğidir. Değil tebliğnamelere, dağa taşa da yazsanız hepimiz Berkin’i 80 metreden, kasten ve kimin öldürdüğünü gayet iyi biliyoruz, sizin de iyi bildiğiniz gibi. Ne Berkin, ne Ali İsmail, ne de diğerleri hayatlarını öylece kaybetmediler. Hepsi hedef gözetilerek polis tarafından öldürüldü ve devlet o polisleri korudu, çocukları değil. Ve bu gerçeği kendinizin bile okumaya zahmet etmediğiniz metinlerle değiştirmeniz mümkün değil.

DAYANIŞMA VE UMUT!

Elbet bir gün Türkiye’de hukuk ve adalet yeniden tesis edilecek. O zamana kadar bu ve birçok benzeri dava belki de binlerce insanı mağdur edecek. Sadece O’nun iktidarı için hayatlar darmadağın edilecek, hem de gözlerini bile kırpmayacaklar bunu yaparken. Sonra evde, sokakta, arkadaşlarının arasında gidip ahlaktan, edepten bahsedecekler. “Şükür bugün de masum insanların hayatlarını mahvederek iktidarımızı koruduk” diyecekler. Biz ise adaleti, hukuku, demokrasiyi ve eşitliği talep etmekten vazgeçmeyeceğiz. Gözümüzün içine baka baka yaptıkları edepsizlikleri ise ifşa etmekten de vazgeçmeyeceğimiz gibi. Onlar yargıları, orduları, polisleri, gaz fişekleri, savcıları, cezaevleri ve tebliğnameleriyle gelecek, O’nun iktidarından aldıkları meşruiyetle. Biz ise yalın gerçeklerden, ve hukukun üstünlüğünden güç alacağız. Bir yandan da dayanışmayı büyüteceğiz çünkü bütün bu pislik bir gün dağılınca elimizde sadece o kalacak.

Sevgili Mine, Mücella Abla, Çiğdem, Tayfun, Can, Hakan ve Osman Bey, keşke elimizden daha fazlası gelse. Keşke size yapılan bu adaletsizliğin hesabını gerçekten sorabilsek, sorumluları yargılayabilsek. Şimdilik ifşa edebiliyoruz. Elbet özgür günlerde görüşeceğiz. Elbet çocuklar babalarıyla, anneleriyle birlikte büyüyecekler. O günler gelene kadar dayanışmayla, çok selamlar.

Öne Çıkanlar