Esra ÇİFTÇİ


ARTI GERÇEK - Bu gün 12 Eylül dosyamızın üçüncü ve son bölümünü 12 Eylül’ün kadınlarına ayırdık. 12 Eylül darbe sonrası cezaevi direnişlerinde, açlık grevlerinde, işkence tezgahlarında hep erkeklerin adı geçti. Oysa aynı vahşeti belki de daha ağırlarını kadınlar yaşadı. Toplumun hemen hemen bütün kesimlerini derinden etkileyen darbe her kadın için elbette farklı şekillerde yaşandı. Mücadelenin bir parçası olmalarına rağmen pek önde görülmeyen kadınlar darbeciler ve uzantıları tarafından göz ardı edilmedi. Bilindik işkencelerin yanı sıra özel olarak taciz, tecavüz ve cinsiyetçi saldırılara maruz kaldılar. 

Artı Gerçek olarak 12 Eylül kadınlarından Ayşegül Devecioğlu, Necmiye Alpay, Tülay Sönmez, Mukaddes Erdoğdu Çelik ve Şehriban Teyhani ile konuştuk. 

'12 EYLÜL ABD GÜDÜMÜNDE BİR SERMAYE HAREKETİ'

İlk sözü, 12 Eylül’de anti faşist hareketin içinde yer alan, 12 Eylül’ün işkence tezgahlarında eşini ve birçok yoldaşını kaybeden yazar Ayşegül Devecioğlu’na veriyoruz.

Devecioğlu, 12 Eylül’den söz ederken geri kalmamış bir geçmiş hakkında konuştuğumuzu, bu geçmişin bugünü ve geleceği de etkileyerek sürdüğünü ortaya koymak gerektiğini söylüyor. Devecioğlu, bugün mitleştirilen ve tarihten adeta koparılan 12 Eylül’ün ABD güdümünde bir sermaye hareketi olduğunu ifade ediyor. Devecioğlu şöyle devam ediyor:

“Bütün toplumu hedef alan bu saldırıda, yalnızca Türkiye tarihinin en yaygın ve etkili yurttaş hareketi değil, halkın örgütlü savunma güçleri de yok edildi. AKP bu baskı ve yılgınlık ortamında iktidar olabildi ve bugün 12 Eylül bütün sonuçlarıyla tek adam rejimi tarafından sürdürülüyor. Ülkenin bütün kaynaklarının ve doğal varlıklarının sermayeye peşkeş çekilmesi, emek üzerindeki bu ağır sermaye tahakkümü 12 Eylül’ün sonuçları.”

'12 EYLÜL ÖNCESİ BU TOPRAKLARDA TOPLUMSAL ZENGİNLİK ORTAYA ÇIKARDI'

Devecioğlu, işkencecilerin, insanlık suçları işleyenlerin cezalandırılmadığını ve en önemlisi toplumsal gücü olan bugünü ve geleceği içeren bir adalet hedefi taşıyan bir yüzleşme hareketinin de yaratılmadığını söylüyor. Devecioğlu, bunun nedenlerinden birinin de 12 Eylül’de toplu kıyıma maruz kalan Sol’un da 12 Eylül’e bir siyasi anlam kazandıramamış ve özellikle 12 Eylül’ün hakikatini, devrimcilerin işkence ve zulümlere indirgemiş olması olduğunu ifade ediyor.

Devecioğlu’nun sözleri şöyle:

“Oysa 12 Eylül öncesi o güne kadar bu topraklarda görülmemiş bir insani ve toplumsal zenginlik ortaya çıkardı. Müthiş bir hayal gücü, dünyanın değişmesinin mümkün olduğu inancı, değiştirme arzusu. Bunlar öne çıkarılmadan 12 Eylül’ün yarattığı yıkımın boyutları anlaşılamaz. Ben en büyük kaybın bu olduğunu düşünüyorum.”

Devecioğlu, kişisel hikayesini anlatıyor:

“12 Eylül öncesinde Türkiye’deki yüzbinlerce genç kadın gibi anti faşist hareketin saflarında yer aldım. 12 Eylül’den sonra eşimi ve birçok yoldaşımı, arkadaşımı kaybettim. İki buçuk yaşındaki oğlumla birlikte hayatta kalmaya, yolumu kaybetmemeye çalıştım. 12 Eylül sonrasında çocuklu yalnız bir kadın olarak ayakta kalmak kolay olmadı. 12 Eylül öncesindeki antifaşist hareketlerin erkek egemen yapısı içinde de kadınların işi zordu bunu da eklemek gerekir”

Devecioğlu, 12 Eylül’le ilgili söz alırken, yaşananların bir toplumsal deneyimin yeniden inşasına katkı sunacak şekilde, bugünü geçmişi ve geleceği de içeren bir tarzda ele almak gerektiğine inandığını söylüyor. Devecioğlu, 12 Eylül geride bıraktığımız karanlık bir dönemin olmadığını, onu mitleştirerek tarihten ve gelecekten silmek yerine yeniden tarihe iade etmek, 12 Eylül’le hesaplaşmayı örgütlü ve siyasi bir süreç olarak tahayyül etmek gerektiğini ifade ediyor.  Devecioğlu, özellikle sol hareketin 12 Eylül’ün hakikatini, toplumsal muhayyileyi canlandıracak özgür, eşit ve adil gelecek yaratabilecek şekilde ortaya koyabilmesi gerektiğinin altını çiziyor.  

'12 EYLÜL İŞKENCECİLERİNİN SABIKASI HİÇBİR ZAMAN SİLİNMEYECEK'

12 Eylül’de TKP üyesi ve öğretim görevlisi olan ve üç yıl cezaevinde kalan Necmiye Alpay, 12 Eylül 1980 darbesinin önce bir potansiyel olarak hayatlarımızda birtakım açmazlar yarattığını, ardından da gerçekleştiğinde, var olan açmazları birkaç katına çıkardığını söylüyor. Alpay, “diyebilirim ki darbe öncesinde olanlar ve olabilecekler konusunda yeterli bilinç hiçbir muhalif kesimdi yoktu” diye ifade ediyor.

Alpay, devrimci duyguların ve hareketliliğin yükseldiğini ama "devrimci durum" denilen nesnel koşulların olmadığının altını çiziyor. Alpay’ın sözleri şöyle:

“Hareketlilik belirli gençlik kesimlerinin birbirinden kopuk çıkışlarıyla sınırlıydı. Sınıfsal hareketlilik ise 15-16 Haziran 1970 işçi eylemlerini düşünürsek, 12 Mart 1971 darbesi dönemindekinden bile daha sınırlıydı. Peki, ordu neden o kadar "orantısız" bir güç kullandı? Çünkü darbeyi yapanlar ‘onların çocukları’ydı.”

Alpay’a 12 Eylül’de neler yaşadığını sorduğumuzda, kişisel hikayesini şöyle yanıtlıyor: 

“Darbe öncesinde Mülkiye'de çiçeği burnunda bir öğretim üyesiydim. Darbe olduğunda bu gelenin bir faşist diktatörlük olduğu fikri oluştu bende. Özellikle iktisatçı Eugene Varga'nın tezlerine dayanıyordu bu fikrim. Mensup olduğum partinin (TKP) görüşü ise bunun bir "askerî diktatörlük" olduğu yönündeydi. Ankara il örgütünün benden bu konuda bir yazı istediğini hatırlıyorum. Yazı arşivlerinde midir, bilmiyorum. Cunta başlıca sol örgütlere sırayla "operasyon" uyguluyordu. TKP operasyonu başladığında eşimle birlikte Ankara'dan ayrıldık. Yurt dışına çıkmak istemiyorduk, yerel direnişler örgütlemeyi deneyecektik. Temmuz 1981'de ben İzmir'de yakalandım. Bir hafta İzmir emniyetinde işkence gördüm. Ardından Ankara'ya, ünlü DAL'a götürüldüm. Oradan da bir ay sonra Mamak Askerî Cezaevi'ne götürdüler.” 

Alpay, yakalandığının üçüncü yıldönümünde tahliye edildiğini, davanın daha sonra sonuçlandığını ve dokuz yıl civarında hapis cezasına çarptırıldığını ifade ediyor. Alpay, yeniden cezaevine girmesi gerektiğini ama teslim olmadığını, sağda solda gizlenerek yaşadığını ifade ediyor. Alpay’ın sözleri şöyle: 

“TCK'nın ünlü 141-142. maddeleri kaldırıldığında, cezamın geriye kalanı kalkmış oldu. Kimliğimi almak üzere Mamak'taki mahkemeye gittiğimde, bizi mahkûm etmiş olan heyetten iki yargıçla karşılaştım. Siz bir fikir suçlususunuz dediler bana.  TCK'nın ilgili maddeleri kalkınca, benim sabıkam da silinmiş oldu. 12 Eylül işkencecilerinin sabıkası ise hiçbir zaman silinmeyecek. Onlar insanlık suçu işlediler.” 

SİZ SİYASİ TUTUKLU DEĞİL ERSİNİZ’

12 Eylül’ü Selimiye askeri cezaevinde karşılayan Tülay Sönmez, aslında aylar öncesinden cezaevlerindeki provokasyon ortamından ve ülkenin genel gidişinden böyle bir durumun olacağını anladıklarını söylüyor.

Sönmez, Sağmalcılar kadın koğuşundaki baskıların arttığını, sivil faşist güçlerinin üzerlerine salınarak, gece yarısı koğuşları taranarak “geliyorum” dediğini ifade ediyor. Sönmez o korkunç anları şöyle anlatıyor:

“Bir sabah uyandığımızda çatıların üzerinde namlularını bize doğrultmuş askerleri görünce önce "darbemi acaba?" dedik ama biz "siyasi kızları" Selimiye'ye götürmeye gelmişlerdi. Benim yanımda 9 aylık oğlum vardı, hamile arkadaşlar ve sağlığı bozuk olanlarımızla birlikte toplama kampına gider gibi tüm direnmemize rağmen o havasız cemselere doldurdular. Selimiye'ye gelince de havasız bir koğuşta saatlerce aç ve susuz bekletirlerken kapıları zorlayarak öncelikle su ve yemek ihtiyacımızı karşılattık” 

Sönmez, durumun vahimliği üzerine iki gün sonrasında 9 aylık oğlunu ailesine teslim ettiğini söylüyor. Sönmez, aradan çok geçmeden bir sabah koğuşlarına giren askerlerin postal sesleri ile uyandıklarını her ranzanın başında bir askerin bağıra çağıra bir şeyler söylediğini ifade ediyor. Sönmez şöyle devam ediyor: 

“Yemekhanede toplanmamız istendi. Oraya gittiğimizde Selimiye cezaevi müdürü Binbaşı sanırım adı Erdal'dı camekanlı kapıyı tekmesi ile açarak yüksek ve gür bir sesle "Türk silahlı kuvvetleri yönetime el koydu bundan sonra siz siyasi tutuklu değil hepiniz ersiniz" diyerek esti gürledi. Biz kabul etmeyeceğimizi söyleyince güç gösterisi yaparak cam kapıya tekme atarak kırdı ve sonra çekip gitti. Onlar gittikten sonra biz toplu kararlar alıp direnişe devam dedik.”

'CEZAEVİ ÖNÜ DİRENİŞLERİNİ BAŞLATTIK'

Sönmez, cezaevindeyken ölüm haberlerinin, idamların, cezaevindeki infazların bilgisinin sürekli geldiğini söylüyor. Sönmez, anma ve slogan atmanın yasak olmasına rağmen her türlü direnişi gösterdiklerini ifade ediyor. Sönmez, sıkıyönetim vesilesiyle saat 00.00’dan sonra sokağa çıkma yasağı nedeniyle koğuşun tıklım tıklım dolduğunu söylüyor. Sönmez sözlerine şöyle devam ediyor:

“Ben tahliye olduktan sonra eş ziyareti için gittiğim Sultanahmet daha sonra Metris cezaevinde baskı ve işkencelere karşı aileler ile örgütlenip cezaevi önü direnişlerini başlattık. 12 Eylül başından son 1991 yılındaki şartlı tahliye gününe kadar hep mücadelenin   içerisinde idim. Cezaevi önündeki örgütlenme ve direniş sanırım ayrı bir sohbet konusudur. Uzun ve zorlu bir süreçti.”

Sönmez, 12 Eylül işkence hanelerinde kadınlara yönelik tecavüzden tutalım da her türlü cinsel saldırının ve işkencenin yapıldığını söylüyor. Sönmez, bir kadın arkadaşının kedi ile bir torbaya konulup dövüldüğünü sesi titreyerek anlatıyor. Sönmez, kadınların yaşadıklarının çok ağır şeyler olduğunu ve o yüzden kadın mücadelesinin çok önemli olduğunu vurguluyor. 

Sönmez’in, eleştirileri de var:

“Şunu da not etmekte fayda var. 12 Eylül sürecinde cezaevlerinde ve cezaevi önlerinde yaşadıklarımız şunu gösterdi: birincisi kadın mücadelesinin ve örgütlenmesinin önemi. İkincisi, keşke bizler 12 Eylül öncesi mücadelede, cezaevlerinin içinde ve önünde birleştiğimiz gibi, tüm yapılar birbirimizle kavga etmeden ortak bir noktada buluşsaydık bugün bu alaca karanlık olmazdı. Ama hala mitoz bölünüp duruyor bence bizim SOL!” 

BİZLERE KOMUTANIM DİYECEKSİNİZ’ 

12 Eylül darbesini cezaevinde karşılayanlardan biri de Mukaddes Çelik Erdoğdu. Erdoğdu, ünlü Selimiye kışlasında kadınlar için açılan, birbirine bağlı koğuşlarda kaldığını söylüyor. Erdoğdu, Bayrampaşa cezaevinden sevk edilenlerle birlikte 120 kadın tutuklu olduklarını da ekliyor. 

Erdoğdu, 12 Eylül sabahı ana koridordaki masalarda kahvaltı ettiklerini, saat dokuzda sayıma hazır oldukları sırada başlarında iri cüsseli cezaevi müdürüyle birlikte pek çok rütbeli ve çok fazla askerin içeriye dolduğunu, ortalığın o an sessiz olduğunu ifade ediyor. Erdoğdu o anları şöyle anlatıyor: 

“Cezaevi Müdürü heybetli duruşunu takınarak; “Arkadaşlar, bu gece 04.00’de TSK, tüm ülkede yönetime el koydu” diye kükredi önce. Kalabalıktan sesler yükselirken Müdür devam etti: “Bundan sonra siyasi tutuklu değil, asker kişisiniz, siyasi temsilcilik de yok! Siyasi, ideolojik bütün faaliyetleriniz de yasaklanmıştır. İkinci bir emre kadar görüş, kantin, doktor, havalandırma ve tahliye de yok! Bundan sonra erler dahil, bizlere komutanım diyeceksiniz” diye devam ederken bu kez gülüşmeler arasında soru sormalar başladı. Yanımda oturan temsilcimiz; “Aa bu darbe bana karşı desenize” dedi hafif sesli. “Önder Bey, darbeyi yapanlar TSK’da hangi kanat?” diye sordu.  Sorular artınca Müdür, ciddiyetin suya düştüğünü anlayıp, onu hep bozguna uğratan kadınlara ters ve sert bakışlarla sesini yükseltti: “Şimdi biz arama yapmadan bütün kitaplarınızı teslim için hazırlayın. Öğlen geleceğiz” dedi, toplanıp gittiler. O gün bize 12 Eylül faşizmi dokunmadı! Biz de faşizmin yeni halini algılamadık.” 

'SİYASİ CİNAYETİN AĞIRLIĞI OMUZLARIMIZDA'

Erdoğdu, koğuşlara doğru yürürken her kafadan bir ses çıktığını, sorular soruları kovalıyorken atmosferlerinin neşeli ve darbeyi tiye alan şeklinde olduğunu söylüyor. Erdoğdu, gerekli şeyleri saklama şansı doğduğu için de sevinçli olduklarını da ekliyor. Erdoğdu, eğlenceli iki buçuk günün ardından 15 Eylül sabahı yeniden askerlerin bir baskın yoklamaya geldiklerini, yoklama bittikten sonra müdürün yüksek sesle kendisini savcının çağırdığını anlatıyor.  Erdoğdu, bir süredir idare tarafından şubeye gönderilmekle tehdit edildiği için savcının çağırmasının nedeninin bu olduğunu düşündüğünü, arkadaşlarının bir yandan ceplerine sigara, çakmak doldurduğunu, büyük bir grup arkadaşının da kapıda barikat kurma hazırlığında olduğunu dile getiriyor.  Erdoğdu, o an bir şey olduğunu, temsilci arkadaşının kendisine doğru geldiğini ve “Mukaddes, Önder Murat söz verdi. Seni gerçekten de savcıya götürecek. Ben de yanında geliyorum” dediğini anlatıyor. Erdoğdu yaşayacağı o korkunç anı şu sözlerle anlatıyor: 

“Askerlerin arasında kafamda bin bir soru dolaşa dolaşa geldik Müdürün odasına. Koltuklara oturttu bizi. Sigara çay ikramları. Herkes çok üzgün, sessiz, Müdür dolanıp duruyor. Bir ben merak içindeyim. Savcıyı bekliyoruz. Sonunda patladım; 'E müdür bey beni buraya niye getirttiniz?' O da çok öfke duyduğu bana patladı: 'Kocan Davutpaşa’da kendini asmış! Öldü. Kocan yok artık.' Ağzımdan, 'katiller… katiller' çığlıkları yükseldi, gözyaşlarına boğuldum. Temsilcimiz ellerimi tutmuş, beni sakinleştirmeye çalışıyor. 12 Eylül faşizmi gerçek içeriğiyle, bana (ve Selimiye’deki kadınlara) böyle geldi ve ben böyle yaşadım. Aylar, yıllar acılarla öfkeyle kavrulmakla geçti. Tam 41 yıldır dinmeyen sızım, hesabı sorulamayan siyasi cinayetin ağırlığı ise omuzlarımda, sürüyor.” 

'FIRTINA EKEN KASIRGA BİÇER'

Son olarak sözü Şehriban Teyhani’ye veriyoruz. 12 Eylül’de eşi, kız kardeşi, ağabeyi ve eniştesi idamla yargılandı ve hepsi 12 yılın üzerinde hapishanede yattılar. Kendisi ‘de kısa bir dönem hapiste kalan Şehriban Teyhani,12 Eylül’ü değerlendirirken, öncelikle mağduru değil, tarafı olduğumuz bir savaş olduğunu belirterek, geçici olarak yenildiğimizin kabulüyle başlamak gerektiğini düşünenlerden olduğunu söylüyor.

Teyhani, 12 Eylül’ü ailesinden üç insanın hapiste olduğu ve üçünün de idamla yargılanacağı kesin olan bir süreçte karşıladığını anlatıyor. Teyhani, ilk aklına gelenin onların davalarının hızlanacağı ve idamlarının kesinleşeceği olduğunu ifade ediyor. Teyhani sözlerine şöyle devam ediyor:

“Bu kaygı dışında süreci çok motive bir durumda karşıladık. Fırtına eken, kasırga biçecekti. Bu durum çok sürmedi. Sonrası tüm muhaliflerin ve sistem alternatiflerinin yaşadıklarını yaşamaya başladık. 1981 yılının haziran ayında gözaltına alındım. Artık ailemden cezaevinde yerlerini alan insanların sayısı 5-6’yı bulmuştu. Takip eden süreç öncelikle cezaevinde olanların ve bizim onurlu bir şekilde yaşamlarını kolaylaştırmak üzere yaşamak oldu. Bunu da başardığımızı söyleyebilirim. Ailem her zaman onur kaynağım olmuştur.”

Teyhani, her yıl olduğu gibi yine 12 Eylül gelince çoğu arkadaşının sosyal medya hesaplarının sayılarla dolduğunu söylüyor. Teyhani, tabi ki bu sayıların da çok önemli olduğunu ancak 12 Eylül’ün sadece sayılardan oluşmadığını dile getiriyor. Teyhani eleştiride de bulunuyor: 

“Aradan 41 yıl geçmiş ve biz hala sayıların dışında derli toplu bir tarihsel değerlendirme yapamadık. 12 Eylül’e gelmeden önce biz nerelerde hata yaptık, eksiklerimiz nelerdi, neleri abarttık? Ve en önemlisi bu topraklarda yaşayan insanlar bizleri iktidara alternatif görüyor ve inanıyorlardı ve bu taleplerini dile getiriyorlardı. Ancak biz buna hazır mıydık? 12 Eylül günü Türkiye tarihine damga vuran o örgütler nasıl oldu da 13 Eylül sabahı bir fiskeyle yerle bir oldu? Tabi ki kastım 13 Eylül değil, bir tanım olarak kullanıyorum.”

'ÇAY KOYUN YENİDEN BAŞLIYORUZ'

Teyhani, 12 Eylül eliyle anayasal düzeyde güncellenen kapitalizmin yapısal dönüşümünün, aynı yıllarda dünyanın pek çok yerinde başka şekillerde olduğunu söylüyor. Teyhani, artık serbest piyasa ekonomisine geçiş için bir bahane ve baskı aracı olarak Ortadoğu ve Müslümanların ülkelerinde ılımlı İslam’ı destekleme eğiliminin bizim coğrafyamızda da 12 Eylül’le birlikte sistemleşmeye başladığını ifade ediyor. Teyhani sözlerine şöyle devam ediyor: 

“12 Eylül sonrası gerek cezaevlerindeki direniş çizgisi gerek mahkeme salonlarındaki faşizme karşı yapılan savunmalar, gerek tahliyeler sonrası alınan siyasi tutum, yaşam tarzları, dışarıda devam eden devrimci mücadeleye şeflerin üstten müdahaleleri ve onlara ses çıkarmayarak biat edenler sorgulanmalı. Bugünden doğru bir bakış açısını yakalamanın ve bugüne dair doğru politikaların üretilmesinin en önemli yolunun geçmişe dair eleştiri, özeleştiri yürütülerek biat kültürünün sorgulanmasından geçeceğini düşünüyorum. 

Ve işte o zaman 'çay koyun yeniden başlıyoruz' diyebileceğiz."