27 Mayıs Darbesi



Artı Gerçek

27 Mayıs'tan sonra rakamlar sanayi sermayesinin lehine olacak şekilde değişirken, tek parti döneminin egemenleri asker ve sivil bürokraside yerini üstyapısal kurumlarda sağlamlaşmıştır.


Mehmet CAN


Osmanlı'dan günümüze gerçekleşen tüm darbeler içinde üzerinde en fazla tartışılan, konuşulan darbe 27 Mayıs’tır. 27 Mayıs sadece içinde askerlerin olduğu, onların gerçekleştirdiği bir darbe değildir…

Tek parti egemenleri-elitleri başta olmak üzere geniş bir ittifakın egemen sınıf katında çıkarlarını savunan ana gövdeyi orta sınıfların oluşturduğu bir müdahaledir. Demokrat Parti'yle birlikte ayrıcalıklı konumlarını kaybetmiş olan TC Devleti'nin tek parti döneminde palazlanmış eski egemen toplumsal sınıfları sistemin periferisine itilmiş, eski konum ve pozisyonlarını kaybetmiş kim varsa, bunların hepsinin işin içinde yer aldığı, birlikte gerçekleştirdiği bir askeri darbedir.

Askerler işi nihai sonucuna erdiren yani zor yoluyla hükümeti deviren bir unsurdur ama askerlerin üzerine bastığı, arkasına aldığı toplumsal katmanlar ve bunların sınıfsal çıkarı tek parti döneminin egemenlerinin ayrıcalıklarıdır.

Yazıda şuna girmemeye dikkat edeceğim: ‘’İlericilik-Gericilik’’, ‘’Laiklik-İrtica’’, ‘’Ordumuzun Devrimci Geleneği’’ gibi  gayri ciddi-safsatalar ile yeterince bu ülke ve ülke insanları vakit kaybetti…

Benim derdim işin görünmek istenmeyen sınıfsal-iktisadi yönüne vurgu yapmaktır. Resmi anlayışın hurafelerinin dışında bir bakış açısına sahip olmak gerekir. 27 Mayıs evet giderek otokratlaşan, otoriterleşen, oluşturduğu Tahkikat Komisyonlarınca baskıcı politikalarını gün geçtikçe artıran bir Menderes Hükümeti vardır ve askeri darbe de bu yapıya karşı yapılmıştır…

Yalnız bu ne ‘’İlericilerin-Gericilere’’ karşı, ne de solun bir kesiminin yaptığı ‘’Devrim'dir’’. Ki o dönem solun önemli bir kısmı böyle düşünüyordu: Örneğin; İlgililer; Hikmet Kıvılcımlı'nın, '27 Mayıs ve Yön Hareketi'nin Sınıfsal Eleştirisi' kitabı ve yine darbeden hemen sonra, Doğan Avcıoğlu'nun, Mihri Belli'nin;  Devrim ve Yön Dergileri başta olmak üzere bazı başka yerlerde de yer alan yazı ve makalelerine bakabilirler.  ‘’Zinde Güçlerin’’ işte ( gençlik, aydın, öğrenci, bürokrasi ve ordunun) halk adına iktidarı almasıdır. Bu düpedüz bir askeri darbedir. 27 Mayıs, Türkiye kapitalizminin içine girdiği krize bir düzen gücü olan askeriyenin verdiği cevaptır. Düzenin 27 Mayıs ile birlikte üst yapısal kurumlarını emperyalist-kapitalist dünya sistemine uyum doğrultusunda yeniden yapılandırılmasıdır.

27 Mayıs askeri darbesine giden süreçte olayların gelişimine baktığımızda ne dediğimiz daha net anlaşılacaktır. Tabi burada ülke içindeki dinamikleri, kendi aralarındaki çelişkileri es geçerek, tek yanlı işleyen bir sürecin sonucunda bu darbenin gerçekleştiğini söylemiyorum. İçerideki ve dışarıdaki tüm çelişkilerin görünür olduğu, tüm çıplaklığıyla açığa çıktığı, istenilen kıvama gelip olgunlaştığı bir sürecin sonunda gerçekleşen bir askeri darbedir 27 Mayıs.

Nedir bu çelişkiler?

1923 yılında yeni devlet, Türkiye Cumhuriyeti kurumsallaşırken, Osmanlı’nın kalbi dediğimiz, üretici güçlerin en fazla gelişkin olduğu Balkanlar-Rumeli toprak parçasını kaybetmişti. Osmanlı sanayileşmesinin en önemli ögesi olan bu topraklar elden gitmişti... Bunun yanında yine önemli bir liman ve ticaret şehri olan İstanbul-İzmir gibi şehirlerde ise kentli-şehirli bir topluluk olan gayrimüslimler büyük oranda tasfiye edilmiş, elde kalan nüfuz ise 1923’den sonra rejim tarafından Varlık Vergisi: 6-7 Eylül olaylarının akabinde yerlerinden yurtlarından edilmişlerdir.

Kısacası gerek Balkanların kaybedilmesi gerek ise İstanbul ve İzmir başta olmak üzere böyle bir müteşebbüs girişimci nüfusun ülkeyi terke zorlanmaları...1923 yılında yeni kurulacak olan rejimin Asker ve Sivil Bürokrasi eliyle oluşturulmasına sebebiyet verdi. Kısacası işin ehli olmayan bir toplumsal sınıf ile üst yapısal kurumlar oluşturulmaya çalışıldı.

Örneğin; İzmir iktisat kongresine gönderilenler, Kazım Karabekir başta olmak üzere askerlerdir. Ülkenin ekonomisine yön verecek olan böyle bir toplantıya gidenler arasında sanayici, tüccar, iktisatçı değil askerler gönderiliyordu, çünkü yoktu olanlarda Osmanlı ve TC devlet yöneticileri tarafından tasfiye edilmişti, yazının diğer bölümlerinde yazdığım nedenlerden ötürü. Yine İsmet İnönü’nün anılarını okuyanlar bilir, İsmet İnönü anılarında aynen şunu söyler: ‘’Ben müteşebbüs, devalüasyon, enflasyon bunun gibi basit iktisadi terimleri bile ancak 2. Dünya Savaşından sonra ne anlama geldiğini öğrenmeye başladım.’’ Dolayısıyla kurucu kadronun kapasitesi ve potansiyelinin sınırları vardı ve bu sınırlılık büyük oranda kuruluşa rengini verecekti.

1923’ten sonra, bir sınai sermaye gelişmeye başlıyor tek parti egemenliğinde yalnız bu sınai sermaye çok cılız bir şekilde gelişiyor. Zaten zayıf bir şekilde gelişen bu sermaye 1929 Büyük Buhran dediğimiz Dünya Kapitalizminin ortaya çıkan krizi nedeniyle büyük bir darbe yiyor. Bu krizle birlikte neredeyse dünyadaki tüm ülkeler Devletçi-Korumacı politikalara yönelmeye başlıyorlar. Türkiye’de de 1929’dan sonra Kamu İktisadi Teşekkülleri kuruluyor. Yani özel sektör devletin koruması altında gelişmeye başlıyor. Burada şunu belirtmekte fayda var: Kamuculuk-Devletçilik resmi tezlerin anlattığının aksine halkın yararından çok, bir yerli burjuva sınıfının gelişebilmesi için dönemin egemenlerinin aldığı önlemlerdir.

Bu dönem bir sınai sermayesinin gelişebilmesi için devlet tarafından ciddi altyapı yatırımlarının tohumları atılıyor. İthal İkameci bir sanayileşmenin altyapısı bu dönem oluşturuluyor. Ki 1960’lar ile 27 Mayıs Darbesinden sonra  bu tam uygulanmaya başlanacak,12 Eylül 1980’de ise bu duruma son verilip Türkiye Kapitalizmi farklı bir biçime evrilecektir. Fakat tüm bunlara rağmen ticaret sermayesinin, sanayi sermayesine dönüşümü uzun yıllar sonucunda gerçekleşiyor. Demokrat Parti’nin 1950’ler ile birlikte iktidar olmasıyla bu dönüşüm işi daha bir sekteye uğrayacaktır. Tarım ve Ticaret Sermayesinin GSMH’dan aldığı pay azalacağına daha bir artıyor…

CHP’nin temsil ettiği tek parti döneminin egemenleri ile DP’nin temsil ettiği egemenlerin, düzen güçlerinin çatışması da buradan doğru başlıyor. Bu çatışma, bu karşıtlık aynı zamanda tek parti döneminde bu iktisadi yapı üzerinde yükselen, tek parti döneminin ayrıcalıklı kesiminin sorunu başka türlü ortaya koymasına neden oluyor. İşte, ‘’irtica-gericilik, ilericilik, bağımsızlık’’,  bunun gibi işin esasını saklayan argümanlar ile sahne almasına neden oluyor. Oysa gerek tek partinin egemen olduğu dönemde gerek ise 27 Mayıs 1960 Darbesinden sonra iktidarlaşan Milli Birlik Komitesinin egemen olduğu süreçte islami-dini söylemlerin DP yönetimini aratmayacak şekilde kitlelerin mobilizasyonu doğrultusunda egemenler tarafından sık sık kullanıldığını görmekteyiz.

Örneğin DP, Osman Bölükbaşı liderliğindeki Millet Partisini kapatırken, irticayi eylemler nedeniyle bu partiyi ve liderliğini suçlayıp siyasetin dışına itmiştir. MBK- Askerlerde DP hükümetini devirirken aynı suçlamayı yapmışlardır.

Dolayısıyla içerdeki ve dışardaki dinamiklerin, şartların, koşulların ciddi bir dönüşüm geçirdiği egemen sınıf katında, bu dönüşüm sürecinde yalpalayan-bocalayan bir hükümet pratiği sergileyen Adnan Menderes liderliğindeki Demokrat Parti, tek parti döneminin ayrıcalıklı sınıfları ve ülke içinde gelişen sanayi sermayesinin ticaret sermayesi aleyhine daha fazla pay istemesinin sonucu gerçekleşen bir askeri müdahaledir 27 Mayıs 1960 Darbesi.

27 Mayıs'tan sonra rakamlar sanayi sermayesinin lehine olacak şekilde değişirken, tek parti döneminin egemenleri asker ve sivil bürokraside yerini üstyapısal kurumlarda sağlamlaşmıştır ve 27 Mayıs'tan sonra devlet kurumlarına yeniden tek parti döneminin egemenleri hakim olmuştur 1965’e kadar. Çünkü 1965 yılında DP geleneğini sürdüren, o gelenekten gelen Süleyman Demirel ve Adalet Partisi yeniden seçimlerden galip gelecek ve tek parti egemenleriyle devlet kurumlarını, iktidar aygıtını paylaşacaktır.

Tabi darbenin ortaya çıkardığı başka sonuçlarda vardır...Kürtler ile olan boyutu, 27 Mayıs’tan sonra yeniden ordu içinde yapılanmaya başlayan başını Talat Aydemir’in çektiği Cunta, 1961 Anayasası üzerindeki tartışmalar, genç subaylar ve Cemal Gürsel-Cemal Madanoğlu yüksek rütbeli subaylar arasındaki çelişkiler gibi her biri ayrı bir yazıyı hak eden bu sayfaya sığmayacak kadar geniş olan olaylar. Bunlar da başka yazılara artık.

BAĞLANTILI HABERLER