Rojda ALTINTAŞ


ARTI GERÇEK - Şu isimleri tanıyor musunuz: Sebahattin, Havva, Halis, Muhammet, Erhan, Ramazan… Hiç sanmam. Bu isimleri tanımış olmanız için, 3 gün önce Sakarya’nın Hendek ilçesinde bulunan havai fişek fabrikasında gerçekleşen patlamanın ardından, el etek çekildikten sonra oraya gitmiş, hayatını kaybeden 7 işçinin kapısını çalmış olmanız gerekirdi.

Hiç havai fişek fabrikası görmemiştim. Hiç fabrikasında da çalışmadım. Çalışabilir miydim? Bilmiyorum. Ama Sakarya’da gördüm ki, o havai fişek gösterileri için gece gündüz üretim yapan fabrikaların arka bahçesinde, ölümüne sürdürülen bir yaşam var...

Patlamanın olduğu bölgeye giderken, güvenlik güçleri tarafından durdurulduk. İçeride yakınlarından haber bekleyen aileler ise bir çadıra sığdırılmıştı. Ailelerin özellikle gazetecilerle iletişim kurması engellenmeye çalışılıyordu. Polisler, askerler, bakanlar ve korumalar, patlama bölgesini bir başka görüntüye dönüştürmüştü… Ailelerin gazetecilerle konuşmaları sınırlandırılmış, gazeteciler kaza bölgesini 700 metre öteden görecek bir şekilde koşullandırılmış, basına bir bilgi verilecekse arada sırada patlama bölgesini korumaları ile gezen bakanlar veriyordu.

'İNSAN YAŞAMI SUDAN UCUZDU'

MÜSİAD, patlamadan hemen sonra ‘moral yemeği’ vermişti. Fotoğraf kareleri her şeyi ne kadar anlatır bilemiyorum ama karelere yansıyan gerçeklikleri kendi gözlerimizle görünce Türkiye’nin birçok yerinde olduğu gibi bu bölgede de insan yaşamının sudan ucuz olduğunu anladım.

7 anne, baba, eş, ağabey, kardeş ihmaller doğrultusunda toprak altında. Bekleyişler inatla ve ısrarla sürüyordu çünkü bir işçi daha aranıyordu… İşçileri parçalara ayıran o fabrikada yerler bir olan her parça, dışarıya tahliye edilmeye çalışılıyordu. Anneler, babalar, çocuklar etrafa ağlayarak bakıyorlar, parçaların içinde bir umut arıyorlardı. Her geçen dakika daha da umudunu kaybeden aileler, fabrikanın o yıkık görüntüsüyle baş başa kalıyorlardı. 
Acılar ve öfkeler kadınların ve çocukların gözlerinden bir başka yansıyordu çünkü onları izleyen insan toplulukları vardı etrafta. Patlamanın olduğu bölgeden geçen her araç yavaşlayıp ardından içeriden  birinin fotoğraf çekmesiyle uzaklaşıyordu…

'CENAZEYE SİYASET KARIŞTIRMAYIN'

Patlamaya 'kader' diyen bir anlayış karşısında işçi yakınlarının haklarını aramaları, hesap sormaları daha zor ve zahmetli görünüyordu. Patlamanın ertesi günü iki işçi defnedildi. Havva Çelik ve Sebahattin Tepeçınar... İki cenaze de yan yanaydı. Sık sık aile yakınları ile göz göze geliyordum. Sormak, bağırmak istiyorlardı ama gözlerindeki korku tüm ifadelerine yansıyordu çünkü cenaze töreninden çok  ‘meclis’ gibiydi. Önce CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun gönderdiği çelenk kimliği belirsiz kişiler tarafından ters çevrildi. Ardından ise patlamada eşini kaybeden Salih Çelik, duruma müdahale ederek ‘cenazeye siyaset karıştırmayın’ dedi…  O esnada herkes utanması gerektiği kadar utandı.

'ANNEM İÇİN DEĞİL, SİYASETÇİLER İÇİN BURADA HERKES'

Çelik'in oğlu ise cenaze kalabalığını yorumlarken 'annem için değil, siyasetçiler için burada herkes' dedi… Uzun süren bir sessizlik aldı cenaze yerini. Herkes sustu, siyasetçiler geldi. Partilerin sosyal medya hesaplarından canlı yayınlar yapıldı…

Cenaze için Akyazı ilçesine gelen Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş ise namazdan önce sık sık 'bu dünya fani, kaderden kaçınılmaz' dedi. Ve bu açıklamayla Soma ve benzer ihmalleri 'kader' diye açıklayan bir iktidarı hatırlattı.

Sonra ne mi oldu? O evlerde, hayatında çoğu bir kez olsun kocasından habersiz sokağa çıkmamış o kadınlar, yalnızca annesi çalışan çocuklar, 3 Temmuz’da akıllarından bile geçirmedikleri bir hayatla baş başa kaldılar.

Nebiha'lar, Hatun'lar, Adem'ler, Salih'ler, Rabia'lar, Merve'ler; gündelik hayatın her türlü detayını havale ettikleri eşleri, anneleri, babaları, kardeşleri hayatlarından bir sabah çekip gittiğinde öylece kalakaldılar! Ve yine 'kader' en çok kullanılan kelime oldu cenaze yerinde…

Patlamada hayatını kaybeden Sebahattin Tepeçınar'ın ablası Hatun Tepeçınar, 'bu fabrikada çalışmak için çok yoksul olmak gerek' demişti. Acılarıyla mı baş etsinler yoksa koskocaman bir hayatla mı? Ödenmeyi bekleyen faturalar, alışveriş, çocuklar, çocukların okula götürülüp getirilmesi, kira, elektrik, su…

'KATİL SÜRÜSÜ…'

Her akşam yolunu gözledikleri fabrika otobüsü artık gelmeyince anladılar ki, uğruna canlarını verdikleri havai fişekleri almak için bile para gerekli. Ve 3 Temmuz sabahı gördüler ki, hemen hepsi o güne dek yaşama dair ne varsa eşlerine havale etmişler. Kadınlar, o güne dek kendilerine egemenlik alanı olarak yalnızca mutfak işleri ile çocukların bakımının bırakıldığını o günden sonra anlayabildi.

Daha önce asgari ücreti zor denkleştiren evlerde, patlama sonrası teklif edilen maddi yardımlar nedeniyle huzursuzluklar baş gösteriyordu... MÜSİAD tarafından ailelere ödenmek istenen ücret… Hayatını kaybetmiş bir babaya ücret biçmek… Tepeçınar’ın ikizi bu durumu ‘edepsizlik’ olarak tanımlamış ve MÜSİAD'a 'katil sürüsü' demişti…

Bütün bunlara herkesin travma sonrası stres bozukluğu içinde olduğunu eklerseniz, Sakarya’da vahim bir tablo var. Diğer yandan son 11 yılda gerçekleşen 5 patlama… Henüz küllenmemiş ağır bir acı. Kalanlar, ikisiyle de baş etmekte zorlanıyor çünkü her şey göz göre göre geldi…

'YARDIM YERİNE İSTİKRARLI BİR YAŞAM'

3 Temmuz, Türkiye’nin tarihine kazınmış kara günlerden artık bir tanesi... O gün, yüzü tanınmayana dek yanan işçilerin toprağa gömüldüğü gün… Hiç unutulmayacak çünkü içeride kaç işçi vardı? Kaç kişi hayatını kaybetti? Yangın esnasında bilgisayar kaçırmaya çalışan fabrika sahipleri neden serbest bırakıldı? Tüm bu sorular Sakarya’da işçiler ile birlikte toprağa gömüldü. Unutulmaması gereken asıl gerçek ise, yalnız 3 Temmuz’da değil her daim orada olabilmek. Ta ki o ailelere yardım yerine istikrarlı bir yaşam gidene dek.