Josef H. Kılçıksız


ARTI GERÇEK- Mikonos sabaha kadar dans edilen bir ada. Adanın Nammos adlı kulübü meşhur.

Biri Nammos'tan kartı çalıp Stefanos’un küçük oteline götürmüş. Stefanos onu, arkeolojik bir kalıntıymış gibi, verandadaki masanın üzerine koymuş, gururla sergiliyor.

Kulübün plastikle kaplı içecek menüsünde kum ve sıvı karışımı bir likit yüzmekte.

Stefanos’un oteli 'Hotel Baba Houlakia’, Mykonos olarak da adlandırılan başkentin beş kilometre dışında yer alıyor. Buradan plaja doğrudan erişim yoktur ve odaları nispeten daha ucuzdur.

Kanımca ya süper zenginler Mykonos'a geliyor ya da tatillerinde böyle hissetmek isteyenler. Orta sınıfa mensup olup da kısa bir zenginlik yanılsaması yaşamak isteyenler daha çok çoğunluktadır.

Stefanos’un otelinde, Samir adlı bir Suriyeli ve İstanbul Rum’u bir babanın Eli adlı kızı çalışıyor.

Odamın, limanın kıskanılacak bir manzarasını sunan balkonunda oturuyorum.

Güneş Mikonos'un üzerinde yavaş yavaş batarken, Ege’nin öte yakasından hafif bir esinti, buruk hayatların trajik hikâyelerini düşürüyor aklıma. Geçmişten bir hatırada yaşıyormuşum hissine kapılıyorum.

Samir ve Eli ile kısa sürede dost oluyoruz. Samir aslen Tel Temir’li bir Hıristiyan. Mikonos'un pitoresk bir parçası olan Küçük Venedik'teki Baos Bar'a götürüyor bizi. Burada evler suya yakın inşa edilmiş. Dalgalar duvarlara çarparken, dışarıdaki dar geçitte kurulmuş masalarda oturan insanların yüzlerini, elbiselerini ıslatıyor. Müzik dışarıya doğru yankılanırken, turistler dolambaçlı dar, ara sokaklardan sırayla geçmeye çalışıyorlar.

Samir de aynı şekilde, beraberindeki mülteci kafilesiyle, Meriç’i geçerken akıntının nerede daha güçlü nerede daha zayıf olduğunu aynı titizlikle hesaplayarak, nehri, sırayla geçmeye çalıştıklarını anlatıyor,

O bir mültecinin her zaman “yersiz yurtsuz” olduğunu bilen, gırtlaktan bir gülümsemeye sahip, sıcak bir adam. Türkiye’nin desteklediği çetelerin bölgedeki Hıristiyan azınlığı hedef aldığını söylüyor.

Özellikle Hurras el Din örgütüne bağlı militanların, Kuzey Suriye Hıristiyanlarını, etlerinde iltihaplı bir kıymık gibi gördüklerini ve daha şimdiden kasabanın kızlarını ganimet olarak kendi aralarında paylaştıklarını söylüyor.

Eli, Türk hükümetlerinin 6-7 Eylül pogromu ile devamlılığını sağladığı hâlâ “düşük yoğunluklu” olarak süren bir soykırımın son kuşağından güzel bir kadın.

Hatırlanacağı üzere, 6-7 Eylül 1955 gecesi yaşanan pogrom, İstanbul'un uzun tarihinin en karanlık sayfalarından birini oluşturuyordu. O gece, çok etnisiteli bir şehir olarak İstanbul'un da sonunun başlangıcıydı.

Eli de Samir gibi bu soykırım zincirinin dünyanın önemsemediği en kırılgan halkalarından birini oluşturuyor. Onunla geçmişin travmalarını ve geleceğe dair umutları konuşmak istedim.

“Babamın o zamanlar İstanbul’da bir çiçekçi dükkânı vardı.” diye lafa giriyor. Babası Niko anlatmış. Türk Talebeler Birliği dükkânımızın vitrinine 'Ey vatansever vatandaş, bu dükkân bir Rum’a aittir ve burada harcayacağın her kuruş Kıbrıs'taki soydaşlarımıza sıkılan kurşun olarak geri dönecektir!' diye yazmışlardı.” diyor.

İstanbul pogromunun, öfkeli kitlelerin kendiliğinden bir eylemi olmadığı, Türk hükümeti ve derin devletinin dahil olduğu titizlikle planlanmış bir operasyon olduğu konusunda neredeyse hiç kimsenin şüphesi kalmadı.

Üstelik Atatürk’ün Selanik’teki evine atılan bomba bir ses bombasıydı ve bombacı, daha sonra Türk bürokrasisinde yüksek bir kariyere sahip olacak olan Oktay Engin adlı bir Türk öğrenciydi.

Olaylardan önce İstanbul’da Hıristiyan-Yahudi nüfusun payı %12 iken olaylardan sonra gayrimüslimlerin oranı %1'den daha da aza geriledi. Ancak bu rakamlardan daha da kötüsü, o gecenin, şehrin karakterini temelden değiştirecek olan uzun vadeli sonuçlarıydı.

Pogrom, yeni ulus-devleti, Türk ve Müslüman olmayan unsurlardan temizlemeyi ve böylece onu homojenleştirmeyi amaçlayan geniş bir asimilasyon ve tehcir önlemleri dizisinin dramatik bir parçasıydı.

Türkiye, İstanbul Rumlarını arabada istenmeyen bir beşinci tekerlek olarak görürken, Yunanistan da onları görmezden geldi. “İstanbul Rumları yalnız bir azınlıktır.” diye ekliyor Eli.

Eli ve Samir gibi, Stefanos da Yunanistan'daki turizm ve mülteciler ikilemiyle ilgili bu hikayedeki tipik karakterlerden biridir. Bu karakterler aynı zamanda kadim zamanların bir şairi tarafından da icat edilmiş olabilirler. Çünkü Yunan trajedisi basit bir dramaturgiye göre işler: Trajedinin kahramanlarının bir çıkış yolu yoktur. Nasıl davranırlarsa davransınlar sadece suçlu ve mağdur oldukları bir sona ulaşırlar.

Anlatacağım bu hikâye, 10 milyon nüfuslu bir ülkenin ne kadar misafir taşıyabileceği sorusuyla da ilgilidir.

Bu hikâye, turizm sektörüne aşırı bağımlılığı olan bir ülkenin bu sektörü eski şanlı günlerine kavuşturmak ile adalarda mülteci kampları kurmak arasındaki ikilemiyle de ilgilidir.

Bu hikâye, ahlaki sorumluluk ile ekonomik gerçekler arasındaki ikilemle de ilgilidir.

Bu hikâye, Yunanlılara yüzde 10’luk bir istihdam sağlayan turizmde, yüksek işsizlik rakamlarına rağmen, ucuz mülteci işgücüne ihtiyaç olup olmadığıyla ilgili bir sorudur.

Bu hikâye, Türkiye’de “gavur”, Yunanistan’da “Türk tohumu” denen bir kavmin çocuklarının Araf’ta kalmış halleriyle de ile yakından ilgilidir.

Bu hikâye, mültecileri siyasi bir tiyatronun figüranları olarak gören sorunlu büyük komşunun (Türkiye) şantajlarını boşa çıkarmakla da ilgilidir.

Bu hikâye, sadece kamuoyu desteğine bakarak U dönüşleri yapabilen iflah olmaz bir «pragmatist» in ilkesizliğini yansıtması açısından da çarpıcı bir hikâyedir.

Bu hikâye, siyasal İslam’ın dilinden düşürmediği «Ensar» söyleminin bir aldatı olduğunu ortaya koyması açısından da çarpıcıdır.

Bu hikâye, aynı zamanda, mesela Kilis’te ‘kümes’ gibi yeri Suriyeliye 700 liraya kiraladıktan sonra, “Suriyeliler evine dönsün!” diye bağıranın yaman çelişkisine dair bir hikâyedir.

Bu hikâye, örneğin, Urfa’da yirmilik Suriyeli kadını kuma olarak nüfusuna alan yetmişlik Mahmut’un, «münafıkça» sahnelenen bu oyunun «trajik kahramanlarından» birisi olmasıyla da ilgi bir hikâyedir.

Bu hikâye, mesela ucuz işgücü çalıştırıp, diğer yandan “Suriyeliler evine dönsün!” diye bağıran sanayicinin kapitalist tamahı ile de ilgilidir.

Bu hikâye Türk-İslam sentezci bir paradigmaya dayanan asimilasyonist ve tehcirci siyasal İslamcı dış politikanın dramatik sonuçlarıyla da ilgilidir.

Bu hikâye, siyasal İslamcılar da dahil olmak üzere T.C. devletinin sözüm ona laik, halkının ise koruyucu ve dayanışmacı kadirşinas millet, atalarının dinî hoşgörülü ve adil liderler olduklarına dair sahte mitlerin maskelerini alaşağı etmeye dair bir anlatıdır.

Mykonos, sahte hayaller, yalan vaatler ve pahalı yanılsamalar satan bir ada. İşte bu adanın bir Yunan trajedisi kavşağında duruyorlardı Samir ve Eli.

Samir yetmişlik Mahmud’un, Otelci Rıza’nın, ülkücü Kağan’ın, Kilisli Abdullah’ın, sanayici Mustafa’nın, köktendinci yobazın, El Kaide kalıntısı katillerin ve ikiyüzlü siyasetçinin, Eli ise Batı Trakya Türk’ü Oktay Engin denen provokatörün, ellerinde çalıntı ikonalar, din-devlet-vatan aşkıyla tutuşan yüzlerce yağmacının, köktendinci-milliyetçi kolektif cinnetin, ölülere bile saygı göstermeyen (Şişli’deki Rum Kabristanı’ndaki mezarların açılıp cesetlerin tahrip edilmesi olayına gönderme) zıvanadan çıkmış bir güruhun sözüm ona vatanını daha da çok sevdiği bir zamanda sahnelenen bir tiyatronun, hasbelkader “munzam, yan zayiatı” denilebilecek bir figüranıdır. Her ikisi ise, zaman zaman düşük yoğunluklu, zaman zaman artan bir ivmeyle süren bir soykırım geleneğinin kurbanlarıdırlar.

Mikonos, kumsallarının tepelerde kadife rampalar gibi parıldadığı, beyaz evleri, mavi panjurları ve rengarenk etekli genç kadınların üzerinde oturdukları taş merdivenleriyle pastoral bir cennet resmi verirken, Egenin karşı yakasındaki azınlıklar ile ve az ötedeki adalardaki mülteciler için gerçeğin diğer yüzü çok daha kasvetlidir.

Mikonos gibi Moria da Kiklad Adaları'nın bir parçası. Samir, Midilli'den beş kilometre uzaklıkta bulunan Mória kampında tutuldu bir süre.

Çirkin bir “iktidar oyununun çaresiz göçebeleri” sözde birkaç aylığına adaya yerleştirilmişlerdi.

Samir adadaki kampta kalırken, hiçbir şeyin öngörülebilir olmadığı gerçeğiyle de uğraşmak zorunda kaldı. Bir süre sonra kamptan kaçıp Almanya’ya gitmek için Patras’a kadar geldi ve gemiye sahte pasaportla binmeye çalışırken yakalanıp, Türkiye’ye geri iade edildi.

Pandemi kısıtlamaları sebebiyle bu yaz Mikonos'ta umut, yerini hayal kırıklığına bırakırken, Samir için Almanya’ya gitme hayali Aydın’daki bir geri gönderme merkezinde son bulmuştu.

Ama Samir yılmadı. Suriye’ye geri iade edildikten sonra yeniden deneyerek Mikonos’a kadar gelmeyi başardı.

Kaldığım yerden sadece on dakikalık bir yürüyüş mesafesinde bir yere gidiyorum ve burada kendilerini kuran “paralel dünyaları” gözlemliyorum: Mültecilerin, ada sakinlerinin, turistlerin, çalışanların ve LGBT’lilerin kapalı devre sosyallikler içinde kurdukları paralel dünyalardan söz ediyorum.

Bu paralel hayatlar, empati ve dayanışma anlamında da birbirlerine dokunmadan birbirlerine teğet geçiyorlar. Çünkü Mikonos, insanların, kendilerini monoton günlük yaşamlarından ve sıkıcı ezberlerinden azat etmek için gelip, yüksek fiyatlar ödedikleri bir adadır.

Çünkü bu adada konuklar, huzur değil, gürültü, inziva değil, uyuşturucu ve dans dolu pistler, dayanışma değil, hedonizm, ahlaki mesuliyet değil, tabusuz zamanlar, sürdürülebilir turizm değil, vahşice para kazanmak, tarih bilinci değil, apolitik anlar arıyorlar.

Turistler sümüksü istiridyeleri, sek beyaz şarap eşliğinde bir çırpıda yutarken, bu gecenin, bir özgürlük yanılsaması içinde, can sıkıcı kurallardan azade, kendilerini şımartacakları son gece olacağı konusunda hiçbir fikirleri yoktur.

Çünkü bu yaz, Stefanos ve adanın diğer sakinleri için, Afganistan’dan yola çıkan iltica dalgasının adanın kıyılarına vurmaya başlaması yüzünden, özellikle stresli bir yaz olacağa benziyor.

Bir pervane, havasız gün ortası ısısını odaya dağıtırken sahile demirleyen iki büyük yolcu gemisine bakıyorum. İçlerinde acaba kaç tane Samir ve Eli taşıyorlar?

Yunan trajedisinde, bazen kahramanlarının kendi başlarına çözemeyecekleri, çatışmalar vardır. İşte oyunun bu aşamasında tanrı kılığında birinin yukarıdan yardımına ihtiyaç duyulur. Eski Yunanlıların, ‘Deus ex machina' dedikleri bir tiyatro makinesiyle, Tanrı formunda birinin sahnenin çatısına inmesine izin verilir. Tanrı şeklindeki bu varlık, insanların kaderlerini artık kendilerinin değiştirmeyeceklerinin netleştiği bir anda, kaderi beklenmedik olumlu bir sona doğru yönlendirebilir ve kötücül komployu boşa çıkarabilir.

Ancak, anlaşılan bu tanrı ne Samir’in ne de Eli’nin kaderini güzel bir sona yönlendirebilecek ne de birçok insan için ‘yersizyurtsuzluk’la sonuçlanan kötücül siyasi komployu boşa çıkarabilecek bir güce sahiptir.

Eli ile Samir’in hikâyesi bana, “kartondan ev” metaforunu da çağrıştırdı. Hani kartlardan birisi çekildiğinde tümüyle yıkılan kartondan, kartlardan evleri kastediyorum.

Parıltısı suda bir ay dalgalanıyor. Ay bana, Rojavalı Samir’in İstanbullu Eli’nin Iraklı Ahmed’in, Afganlı Zahra’nın, Qamişlolu Murad’ın, İdlipli Nasira’nın ve Dersimli Hüseyin’in mutlu geleceğine dair fena halde aldandığımı anlatmaya çalışıyor.

İnsanlığın kıyıya vurdurduğu hayatlardan, “öteki” kılınanlardan, tünellerden ışığa ulaşmak isteyenlerin gelecek kaygılarından, ölümlerden, özlemlerden, korkulardan, yalnızlıklardan ve İsa’nın 6-7 Eylül’de bir kez daha çarmıha gerildiğinden haberimiz olsun diye, karton evlerimizden başımızı uzatıp dışarıya bakalım istiyorum.

Aslında, komşusunun evi yıkılmışken, insanın kendisini korunaklı hissettiği, duvarlarıyla güçlü, pencereleriyle aydınlık bir evi sahiden yoktur.

Susmakla başlayan tüm eylemlerimiz daha da derinleşen bir susmakla bitiyor. Çünkü yerle yeksan edilen ne kadar hayat varsa, hepsi kapılarımızın eşiğinde bekliyorlar, hatta avlularımıza kadar bile sokuldular. Üstelik bu insanların hepsi, absürt, us dışı iktidar kavgaları ve faşizan politikalar yüzünden, yaralı, yersiz yurtsuz, kırık, kırgın ve hüzünlüdür.

Kısacası, Samir ile Eli’yi, aynı yerden yaralanmış olmak birbirine yaklaştırdı. Yakında evlenmeyi düşünüyorlar.

Her ikisinin hikayesi bana, karanlık suların içinde yiterken bile, bir ayın, bir dilim gecenin ucundan seslenip, bir düşe ışık olabileceğini gösteriyor.