Sabancı Üniversitesi Öğretim Üyesi ve Akdeniz Kadın Arabulucular Ağı’ndan Prof. Dr. Ayşe Betül Çelik, Perspektif’ten Emine Uçak Erdoğan’ın sorularını yanıtladı.

Erdoğan’ın “Kürt Sorunu yoktur” açıklamalarını değerlendiren Çelik, “Çatışmaların sosyokültürel, siyasi, güvenlik gibi bir çok boyutta yarattığı sorunlara bakmak lazım, hangisi bitti?  Hangi açıdan bakarsak bakalım, sorunun varlığıyla ilgili kanıtlar, durumlar görüyoruz.” dedi. Çelik’in konuya ilişkin değerlendirmesinin özeti şöyle:

Çatışma çözümü açısından baktığımızda; önemli olan tarafların çatışmayı nasıl tanımladıkları, ne tür ihtiyaçlarının olduğu ve bunların giderilmesi için ne istedikleridir.  Bunun cevabı da basittir. Bir taraf “Sorun var” diyorsa sorun vardır ve karşı tarafın sorunu inkâr etmesi de bunun üzerine ekler.

Sosyo-psikolojik açıdan baktığımızda, inkâr, çatışmayı daha karmaşık hale getirir. Çünkü bir taraf “Var” dediği sürece inkâr etmenin kendisi de çatışmaya başka bir boyut ekler. Kürt meselesi açısından baktığımızda da çatışma rakamlarına, örneğin ölümler, yerinden edilmeler vb. alanlardaki verilere ulaşmada çok sağlıklı bilgiler alamıyoruz, “Kürt meselesi bitmiştir” diyen bir yönetim var ve bu yüzden kamuoyunda sanki bu sorun bitmiştir algısı yaratılmış durumda. 

Fakat halen elinde silah tutan bir örgüt ve bununla mücadele eden bir devlet yapısı var. Dolayısıyla “Bitti” denildiğinde hangi boyutunun bittiğinin söylenmesi lazım. Biten nedir, bunun kanıtı olarak neye bakmalıyız? 

Kürt meselesine baktığımızda bunun kültürel, ekonomik, siyasi, güvenlik, toplumsal ilişkiler açısından bir çok farklı boyutu var. Bunlar için bizim ‘müdahale’ dediğimiz tek bir barışçıl yöntem yok. Bu tip sorunlar çok farklı aktörlerce çok farklı mekanizmalarla çözülebiliyor. Ama içlerinde en etkili olanlardan biri, liderlerin konuşması yani çatışmadaki farklı tarafları temsil eden liderlerin konuşması. Sadece tarafların konuştuğu süreçlere, diyalog, müzakere; konuşmaya yardımcı olan üçüncü tarafların varlığına ise arabuluculuk ya da kolaylaştırıcılık süreçleri diyoruz.

Uluslararası Kriz Davranışı (ICB) verilerine göre 1918-2001 arasındaki 434 uluslararası krizin 128’inde (krizlerin %30’unda) arabulucular devreye girmiştir. Başka bir veriye göre 1940-1992 arası iç savaşların müzakere yoluyla başarılı sonuçlanma oranı %62’dir. Yani şöyle diyebiliriz: çatışmaların bir çok barışçıl çözüm yöntemi olabilir ama kalıcı barışın sağlanmasında daha çok müzakere ve arabuluculuğu görüyoruz.

Öncelikle çözüm süreci, bir barış müzakere ön süreci idi. Müzakere tanımına uyan sürece gelemedik biz. Tarafların hangi konularda müzakere edeceği, nasıl yol alacağına dair haritanın kaba taslak çıktığı bir dönem geçirdik, ondan sonra müzakereye geçilecekti.  O dönem içerisinde Cumhuriyet tarihinde ilk kez liderler seviyesinde ve halkın bilgisi dâhilinde bir diyalog süreci, bu süreci destekleyen bir çatışmasızlık yaşandı.  

Bu çok değerli. Çünkü biliyoruz ki barış süreçlerinde liderlerin desteklemediği süreçler çok fazla başarılı ve kalıcı olamıyor. Çözüm sürecini iki ayrı tarih aralığı üzerinden değerlendirmek gerekiyor:   2009-2011 ve 2013-2015… Bir çok kişi 2013’ten alıyor ama bence 2009’dan başlatmak gerekiyor, çünkü dönemin İçişleri Bakanı bunu resmi olarak bildirmişti. 

İkinci dönemi daha başarılı buluyorum. Çünkü hem daha çok aktör sürece dâhil edildi hem de halka bu süreç daha iyi anlatıldı. Ama süreç toplumsallaştırılamadı. İki türlü barış yapma süreci var; biri yukarıdan aşağıya, diğeri aşağıdan yukarıya. İlkinde liderler seviyesinde barış yapılıp halka yayılmaya çalışılıyor, ikincisinde ise, halk barış sürecini sahiplenip yukarıya baskı yaparak, liderlerin konuşmalarını sağlamaya çalışıyor. 

Bizde yukarıdan aşağıya bir süreç gerçekleşti. Ve bunu desteklemek için  kil İnsanlar Heyeti oluşturuldu.  kil İnsanlar bütün eleştirilere rağmen, (ki bazıları haklı olabilir) toplumun nabzını iyi tutabildiler, güzel raporlar çıkardılar. Raporlardan sonra rapor verilerinden yola çıkarak bu sürecin topluma yayılması, anlatılması, toplumsal yaraların iyileştirilmesi gerekiyordu. Bu yapılamadı ve dolayısıyla toplumsallaştırılamadı bu süreç. Toplumsallaştırılamayan bir barış süreci çok kırılgandır. Herhangi kötü bir dönemeçte ya da liderlerin süreci desteklemesi durdurduğunda, toplum da istemekten vazgeçer.

Bir başka sorun ise sürecin ülkenin içinde bulunduğu durum iyi analiz edilmeden el yordamıyla yapılması, yukarıdan aşağıya barış yapma çabasına ne toplumsal ihtiyaçların, ne de bölgesel, küresel ve siyasi analizlerin dâhil edilmemesi idi. Yani o zaman belki sadece ülke içerisindeki aktörler ve dinamikler göz önünde bulundurularak yönetilebilecek daha basit bir süreç şu an tekrar başlasa daha karmaşık bir süreç olacaktır.  Çok daha fazla aktör dâhil olmak zorunda çünkü, artık uluslararası bir boyutu var bu işin.

Süreçte yapılamayanlardan bence en önemlisi; üçüncü taraflar meselesi… Bizim gibi uzun süren ve çok acıların yaşandığı çatışmalarda en büyük mesele; masaya oturduğunda karşılıklı yaşanan güven sorunudur. Üçüncü taraflar, müzakere sırasında tarafların pozisyonlarını değiştirmesini sağlayan, başka bir bakış açısı getiren, onlara tıkandıkları yerde değerli stratejik bilgi vererek ya da kaynaklar sunarak onları başka bir bakış açısına yönlendirebilen, tarafların birbirine olan güvenini arttıran, iletişimi sağlayan, sıkışma durumlarında yaratıcı öneriler getiren, tarafların kendi kamuoyunda yapamayacaklarını, söyleyemeyeceklerini üstlenerek baskıyı azaltan aktörler olduğu için önemlidir. 
Ve anlaşma sonrası da garantörlük yaparlar.

Bizde sıklıkla üzerinde durulan ‘Sevr paranoyası’ yani işte “Dış güçler ülkemizi bölmek istiyor” iddiaları, bu tür müdahalelere izin vermiyor.  kil İnsanlar raporlarında, barış sürecinde de toplumsal olarak en büyük karşıtlığın bu tür görüşlere sahip olan insanlar tarafından geldiği yer alıyor. Tekrar böyle bir süreç başlarsa, ilk önce topluma bu süreçlerde dışarıdan ya da içerden üçüncü gözlerden yani üçüncü taraflardan destek almanın gerekliliğin ve öneminin anlatılması gerekir.  

Barış süreçlerinde önemli olan liderler konuşmaya başladığında, çatışmadan etkilenmiş en geniş kesimi konuşmaya davet etmektir.

Çözüm sürecinde; direkt birincil tarafların konuştuğu, fakat toplumun başka kesimlerinin sürece dâhil edilmediği bir durum yaşadık. Şimdi ise; bu süreçten etkilenmiş ama sonuçta elinde silah bulundurmayan ve silah elinde bulunduracak kesimlere hükmedemeyen kesimlerin konuşmasından bahsediyoruz. 

Çatışma çözümünde bazı sorunlar için, misal silah bırakma gibi bir konuda liderlerin anlaşması olmazsa olmaz. Başka bir yolu yoktur bunun.  Parlamentoda konuşmanız eline silah almış kesimlerin silah bırakmasına çok fayda sağlamayacaktır. Ama yapısal sorunların, çatışmaya ilk başta sebep olan sorunların ve çatışmalardan kaynaklanan sorunların parlamentoda çözülmesi gerekir. Mesela ana dilde eğitim meselesi konuşulacaksa tabii ki parlamentoda çözülür.

Sonuçta barış süreçleri sadece liderlerin konuşmasından ibaret süreçler değil hatta sırf öyle de olmamalıdır. Müzakerelerin ikinci ve üçüncü aşaması, yani liderlerin çatışma konularında iki tarafın da kabul ettiği çözümler üretmeleri ve bunları uygulamaları, yapısal sorunların çözümü ile ilgilidir. Dolayısıyla parlamentoda anayasal değişikliklerle, reformlarla bu tür dönüşümler yapılabilir. Ama dediğim gibi Türkiye’de ne yazık ki, biz bu tür sorunları hep siyah-beyaz çizgide, yani “olur-olmaz” şeklinde tartışıyoruz.

Bu tür dönüşümlerin nasıl yapılacağı, yapılırsa nasıl olması gerektiği, devletin rolü gibi çok önemli noktaları kamusal alanda fazla tartışamıyoruz.