Şahap ERASLAN


Sedat Peker Ritüelleri:

Kriminaliteye bulaşanlar kamusal alanlardan, polisten uzak durmaya, arka planda kalmaya özen gösterirler. Suçlular suçluyu yakalayan, cezalandıranlardan uzak dururlar. Mafya, suç örgütleri, paramiliter güçler kendi varlıklarını hissettirir, sonra geri çekilirler. Bu durum narsistik çağda biraz değişti. Al Capone ve daha sonra John Gotti basın yoluyla sahnede olmayı seçtiler. Prestij objeleri ve çevrelerine dağıttıkları pahalı hediyeleri bile bir söylenceye döndü. Narsistik çağda raconlar da yenilenip çoğaltıldı. Eski ilkelere çağa uyarlanan yenileri eklendi. Yanı sıra yeni ritüeller de oluşmaya başladı. Sedat Peker yıllardır kendi söylencesini yaratırken ritüellerini de oluşturdu. Populist öğeleri de bu imajın içinde bulabiliriz. Yurt dışına çıkarılması, orada kızağa çekilmesi, ölmesi ihtimali Sedat Peker gibi medyatik olmuş birisi için en kötü cezalardı. Bunu kabul edemezdi. Her ne olursa olsun o kendinden söz ettirmenin yollarını arayacaktır. Onu yok saymak, suskunlukla geçiştirmek ona verilen en büyük ceza olacaktır. Sedat Peker, karşılıklı ödüllerin, hediyelerin verildiği, Robin Hood’laşmalı, mitingli, televizyonlu, söyleşili, interaktif, mikrofonlu, sahneli ve alkışlı bir imaj. Gerek medyatik yanı, gerekse de bu imaj üzerinden kurduğu ilişkiler bir şeyi sürekli karanlıkta tuttu: O da Sedat Peker’in karanlık cani ve canavar yanı... Bu kamusal medyatik ritüeller üzerinden kendi çevresiyle politik bir realite yarattı ve bu yapı muhalifler için sürekli bir tehdit oluşturdu... Yarattığı politik dünya karmaşık sorunları basit bir formüle indirgiyordu: Vatan, millet, İslam, Turan, ötekinin yok edilmesi ve arı bir dünya... Sedat Peker kendisini bu ülkenin asıl sahibi ilan ettiğinden birilerini bu ülkeden kovma, birilerini öldürmekte de sakınca görmüyordu...

Ritüel ve Kuramları:

Ritüeli biz genelde dinselle ilişkilendiririz, halbuki hayatımızın ritüelsiz alanı hemen hemen yok gibidir. Alışkanlık olarak bildiğimiz şeylerin bazıları bile ritüeldir. Ritüellerin genelde statükoyu koruma amaçlı olduğunu görürüz. Ritüellerin tekrarı tutuculuktur da... Bunun nedeni ritüelin tekrara dayalı olmasıdır. Antonio Gramsci faşizmin zindanlarından, insanların düşüncelerini değiştirmenin çok zor olduğunu yazıyordu. İnsanlar düşüncelerini analitik karşılaştırmalar yaparak, okuyarak ya da eleştirel düşünerek oluşturmuyorlar. İnsanlar bir grubun, bir semboller sisteminin, bir kültürün içine doğuyorlar. Deneyim dediğimiz şey de bu bağlamda çok objektif değil ve bu kültür ve semboller içinde gerçekleşiyor. Objektif ve subjektif gerçeklik tartışması biraz da bu bağlamda teorik bir tartışma. İnsanlar içinde yaşadıkları toplumdan, içinde oldukları gruptan etkilenerek düşünüyorlar. Bu demektir ki düşünce, ait olduğunuz toplumun, sosyal çevrenin renklerini taşıyor. Dünyayla karşılaşmamızı sağlayan algılama bir filitreden geçiyor. Örneğin bazı konulara karşı hassasken, bazıları umrunuzda olmuyor. Giyiminiz, kuşamınız, insanlarla ilişkileriniz de bu çevrenin mührünü taşıyor. İşte ritüeller bu ortamda çok önemli. İstanbul’un fethi kutlamalarına katılan, Ayasofya söylencesinin dinleyici grubuna bir mensup bir insan belirli bir yönde düşünüyor. Bu ritüllere katılan insanlar birbirlerinin kurgu realitelerini onaylayarak realiteyi kendi gruplarının realitesi olarak algılıyorlar ve bu realitenin herkes için geçerli olduğunu sanıyorlar. Ferit Edgü‘nün O adlı romanında bize anlatmaya çalıştığı, Hakkari’nin dağ köyündeki çocuklara anlatmaya zorlandığı da böyle bir konuydu... Algılama bundan sonra ideolojinin, grubun renklerini taşıyor ve grubun üyeleri bu algılamanın doğru olduğunu konusunda görüş birliğine varıyor. Yani, kırmızı bir renge grup mavi deyip de renk sembollerde, ritüellerde mavi olarak sunuluyorsa kırmızı artık bu grubun elemanları tarafından mavi olarak algılanıyor. Sosyal psikolojide bu konuda yeterince deney var. Ritüelleri araştıran Axel Michael, ritüellerin bir toplumun/grubun oluşmasının ön koşulu olduğunu; ritüeller üzerinden grup elemanlarının kendi aralarında bağlar kurduklarını ve bu bağı güçlendirdiklerini anlatır. Ritüeller dayanışmayı güçlendirir, grubu stabilize eder ve bu dayanışma ve istikrar bireyin kendisini iyi hissetmesini sağlar. Ritüeller grup içinde bir hiyerarşiye de yol açar. Futbol ritüellerini araştıran Christian Bromberger, ritüellerin bizi alışkanlıklarımızın dışına çıkardığını ve böylece bize yaşadığımız şeyin olağanüstü olduğu, sıradan olmadığı duygusunu da verdiğini belirtir. Ritüelin özel bir günde ve mekanda yaşanması bizde anın olağan olmadığı izlenimi uyandırır. Ritüelin bir program akışı, tekrarlanan sahneler, sözler ve davranışlar vardır. Sedat Peker’in Pazar günleri videolar yapması (özel zaman) bu bağlamda anlamlı. Bazı gazetecilerin hıristiyanlar kiliseye Hristiyanlar kiliseye gitmeye hazırlanırken saatlerini kurup videoları dinlemeye hazırlanmaları işte anlatmaya çalıştığım konuya örnek. Ritüellerde zamanın kısıtlı olması da öyle: Sedat Peker söylediklerini üç gün boyunca da anlatabilir. Öyle yapmıyor. Zamanı kullanma biçimi de ritüelleşme eğilimine işaret ediyor.

Ritüllerin en büyük özelliği hepimize çok tanıdık gelmesi ve kutsalla ilişkilendirilmesi. Biz onları binlerce yıldır din ve kutsal üzerinden tanıyoruz. Sedat Peker ayrıca bu kutsala sürekli vurgu yaparak, dinsel anlatılarla da bu bağı güçlendiriyor. Bu kutsalla ilişkilenme, videoların ritüel karekteri, ritüelin dinsele gitmesi sanki söylediklerine kutsallık katıyor. Çünkü kutsal sorgulanamaz. Buna rağmen oluşan kuşkuyu da yeminle, “parmağımı keserim”le gideriyor. Böylece Sedat Peker’in her söylediği mutlak doğru, tanrısal kelam özelliğine bürünüyor. Yüzyıllardır ayetlerin anlamı, hadislerin önemi, Kuran’ın gizli mesajları tartışmalarına açık bir toplumuz. Ayrıca bir çok konuda giz ve mucize arıyoruz. Bazı gazeteciler Sedat Peker’i masadaki kitaplara, duvardaki örtülere birtakım anlamlar yüklemek suretiyle daha gizemli, daha mistik, daha mitolojik, daha şifreli hale getiriyorlar. Bununla şunu demek istiyorum: Bizde bir konuya, bir olaya, bir olguya olduğundan fazla anlamlar yüklemek, gizli bir yan aramak, bu şeyleri gizemli hale getirme geleneği var. Bu geleneği kullanan gazeteciler kendi projeksiyonlarını, arzularını, korkularını da projekte ederek bunu analiz olarak sunuyorlar. Freud’un sözlerini anımsamakta yarar var: Puro bazan sadece purodur. Kuşkusuz Sedat Peker bazı nesneleri bilerek seçip bilinçli sergiliyor ama dışarıdan anlamlar yüklememek gerek.

Psikanalist Sebastian Leikert ritüelleri incelerken ritüellerde makro ve mikro olmak üzere iki tür tekrarın varlığından söz eder. Sedat Peker videoları belirli zamanlarda, belirli uzunluklarla tekrar edildiği için makro tekrar olarak değerlendirilebilir. Mikro tekrarlar ise ritüel içerisindeki yoklamalar, selamlamalar, yer yer teatral öfkeler, videoyu bitirme biçimleri. Bu tekrarlar bir tanıdıklık, ve bu tanıdık olma, bilme hali üzerinden yakınlık kurmayı kolaylaştırıyor. Mikro tekrarlar arada içerikteki değişikliğe rağmen güven duygusu sağlıyor...

Racon Kültürü: Ritüalize bir ahlak kodeksi

Sedat Peker’in sözünü ettiği ‘racon’ arlanma kültürüne işaret eder. Kültür kuramcıları kültürleri incelerken suç kültürleri ve arlanma kültürleri diye bir ayrım yaparlar. Suç kültürüyle Hristiyan kültür kast edilmektedir. Bu, cennetten kovulmayla birlikte insanın suça bulaşmasıyla başlayan bir kültür. Bu kültürün ana özelliği insan ilişkilerinde, toplumlar arası ilişkilerde hata ve suçun ve bunları kimin işlediğinin önemine yapılan vurgu. Bu kültürlerde temel tutumlardan biri suç/hata/kusur ve suç/hata/kusur bilincinin oluşturulması üzerinden bir ahlaki değerler sistemi yaratmak. Müslüman kültürler ise arlanma kültürleri olup arlanma üzerinden bir ahlak oluşturulur. Arlanma kültürlerinde suç ve suç bilinci oluşması zordur... Sedat Peker racon üzerinden arlanma değerini sahiplenirken (namus ve şeref vurgusu arlanma kültürünün temelini oluşturur) yaptıklarıyla ilgili bir suç bilinci henüz oluşmuş değil. Sedat Peker, binlerce insana korku ve zulüm salmış bir cani. Suçları konuşulurken tecavüz, taciz, hırsızlık, soygun, mala çökme, şantaj, tehdit, öldürme, yaralama, hırsızlıktan söz ediliyor. Sedat Peker videoları şeref ve namus anlatımları içerirken şiddet ve yıkıcılığı da ritüalize ediyor. Şiddetin sembolik hale getirilmesi, onu adeta tehlikesiz ve masum hale dönüştürüyor. Sedat Peker örneğin insanların etlerini parça parça koparacağını, insanları yavaş yavaş “bitireceğini”, sembolik olarak katledeceğini söylüyor. Bunu anlatırken intikam duygularından bildiğimiz sadistik bir haz da var. Nefret, öfke ve haz karışımı bir kokteylle karşı karşıyayız. Biz onun kahramanlığıyla özdeşleşirken farkında olmadan bu fail yanı da içselleştiriyor, dolaylı olarak sadistik hazzı da yaşıyoruz. O, parça parça et koparmaktan söz ederken, onu itirazsız, ayrıntılandırmadan dinlerken işkenceciler gibiyiz. Sedat Peker ise iyiyi anlatırken radikal bir kötü; aynı zamanda bir işkenceci ve bu işkenceyi bir ritüele, hazza dönüştürecek kadar da zombi... Bu kadar kötülüğü nötralize etme çabasıyla söylediğimiz şey ise, onun birçok pisliğin arka planını anlatması, insanları aydınlatması... İşte bu aydınlatma da kirli...

Devlet, kötüyle ilişkisini olumlu hale getiriyor. Mesela bu ülkenin asıl sahiplerinin kendisi olduğunu kendi kendilerine ilan eden ve devletin gücünü de elinde bulunduran bir grup terörist ilan ettiği insanlar için “etkisiz hale getirme” yi kullanıyor... Yani bu söylemde ölüm/öldürme yok... Kanlar içinde yatan insanlar, paramparça olmuş cesetler yok... Yıllardır devletin kendini ve kendi kötülerini masumlaştırdığı bir anlatım var... Irkçılık böyle öğreniliyor… Devlet uyguladığı şiddeti estetize ve erotize ediyor. Suçluların, faillerin masum görmenin/göstermenin bir geleneği var... Geçtiğimiz yıllarda hırsızlar, tecavüzcüler, katiller, yani estetize edilmiş lirik tanımıyla “kader kurbanları/mahkûmları” affedildiler ve salıverildiler. Bu, kötünün tersyüz edilmesinin ve yeniden adlandırılmasının tipik örneğidir. Ölenler değil, tecavüz edilenler hiç değil, tacizciler, katiller asıl “mağdur ve kurban” olanlar...Devletin ve devletin has evlatları ırkçıların toplumu inadırdığı bu durum kültürün de katli demek. Her kültürün kötü saydığı konular var: Öldürme tabusu, ensest tabusu (bu tabunun istisnaları da var. Mesela kadın firavun Kleopatra resmi olarak erkek kardeşiyle evliydi. Sezar ve Antonius sevgilileriydi), yalan söylemek, hırsızlık yapmak gibi... Kötünün iyi gibi gösterilmesi sonucu kültür yok ediliyor ve bu toplumdaki insanları bir araya getiren ortak değerler de kayboluyor... Sedat Peker başkalarının kötülüklerini anlatırken kendi kötüsünü relative etmesi de böyle bir çaba gibi görünüyor...

Failin kendini mağdur gibi sunarak kötülüğü ters yüz etmesi yaygın bir strateji. Madımak Oteli failleri de Kuran’a el basıp yeminle “tahrik edildik, dinimize saygı duymuyorlardı” gibi ifadelerle asıl kendilerinin bir mağduriyet yaşadıklarını anlattılar savunmalarında. Yine, toplu taşıma araçlarında kadınlara saldıranlar “tahrik edildiklerini” belirtiyorlar. Katiller ve şiddet failleri suçluluktan kaçabilmek, suçlarını göreceli hale getirmek için kendilerini “mağdur” olarak konumlandırırlar. Etik üstünlük sağlamaya ve “ahlâki değerlere” yaslanarak yaptıklarını meşrulaştırmaya girişirler. Gezi... Anımsayın... Devlet mağduriyet mücadelesinde üstünlüğü ele geçirdiği an bitti Gezi... “Benim camime ayakkabıyla girdiler” ya da “benim başörtülü bacıma saldırdılar” naraları atılıyordu. Bu ise bir korkuya yol açtı: Cami duvarına işeyen köpek olmaktan korkmak... Müslüman mahallesinde satmaktan korkmak... Ne zaman birileri çoğunluğun kutsal olarak kabul ettiği şeylerin arkasına gizlenebilirse kazanıyor bu coğrafyada. Sorun, bu ortama ve duruma itirazımızın olmaması/olamaması.

Arlanma Kültürü ve racon:

Racon ritüelleştirilmiş, namus ve şeref üzerinden şekillenen bir ahlak kodu. Sedat Peker daha önce yaptıklarıyla inandırıcılığını bazı kesimler için yitirmiş, kendisinin de söylediği gibi “pislik” biri. Pislik’i kendisine atfedilen resmi söylemle alaycı bir biçimde özdeşleşmiş gibi söylese de özünde bu “pislik”in reddini amaçlıyor. Pislik kodlamasını kullanırken bu bağlamda kendini temize de çekiyor. Ama inandırıcı olmak, pisliği yokumsamak için söylediklerinin realiteyle örtüştüğüne vurgu amaçlı olarak parmaklarını, elini keseceğini söylüyor. Parmak kesmek Japon Mafyası’nın kullandığı bir kod. Arlanma kültürü de Japon Mafyası’nın en önemli kültürel kodu ve samuray geleneğinin mafyada ahlaki gelenek olarak sürdürülmesi.

Samuraylar ve Japon Mafyası

Japon kültürünü İkinci Dünya Savaşı sonrası inceleyen ve bu kültür üzerine kapsamlı çalışmalar yapan sosyal bilimci Ruth Benedict Giri adlı bir kavramdan söz eder: Giri Japon Kültüründe bir insanın ismini temiz tutma görevi demek. Bu kültürde en önemli şey bir insanın isminin temiz kalması. İsim kirlendiğinde ahlaki davranış kodlarına göre davranmak, raconun gereğini yapmak zorunlu hale geliyor. Bir insanın ismi kirlendiğinde ismini temizlemek için baş vurduğu şiddet kötülük olarak algılanmıyor. Yani bir samurayın hakarete uğradığı durumda kandini küçük düşürenleri öldürmesi şiddet ya da suç olarak görülmüyor. İnsan kendi ismini temizlerken kendine de şiddet uygulayabiliyor ve bu şiddet çok normal görülüyor. Harakiri (karnı boydan boya keserek intihar etmek), buna örnektir. Arlanma kültüründe ahlak arlanma, şeref, namus üzeriden dizayn edilip duygular ve duygulanımlar da ahlaki değerler üzerine kuruluyor. Bu kültürde arlanmanın doğurduğu suç suç olarak algılanmadığından suçluluk bilincinden öte bir arlanma bilinci var. Sedat Peker’in de çocuklarını ağlatanlardan intikam alırken etlerini parça parça koparması, onları sembolik olarak yok etmesi/öldürmesinde de suç yokmuş gibi davranılıyor. Diğer yandan arlanma kültüründe acıyı dışa vurmak ayıp karşılanıyor. Örneğin kadınların doğum esnasındaki sancı çığlıkları bu kültürde çok ayıp olarak görülüyor. Bir samurayın harakiri yaparken sızısını göstermesi de aynı şekilde ismin yeniden kirlenmesi olarak değerlendiriliyor. Sedat Peker’in şiddetten normal bir şeymiş gibi söz etemesi arlanma kültüründe sık sık rastladığımız bir şey. Japon mafyası yakuza üyeleri küçük parmaklarını keserek mafya üyeliğini, mafyaya bağlılıklarını ve şerefli olduklarının kanıtlarlar. Sedat Peker’in parmağını, elini keseceğini söylemesi Japon Mafya geleneğine bir gönderme sanki. Böyle bir şeyi yapacağını söylerken acının es geçilmesi, korkusuzluk da bu geleneğe bir gönderme. Böylesine bir eylem bir olayı, bir anı, bir geleneği insanın vücuduna kazıması demek. Böylece insan vücudunu bir anı defterine de dönüştürüp her bakışta o anı yeniden anımsayarak unutmayı ve olayı bastırmayı olanaksız hale getirmiş oluyor. Çoğumuzun uygulamayacağı, uygulamayacağı bu vahşi seremoniyi de yiğitliğinin, korkusuzluğunun, acıyı hiçlemenin kanıtı olarak sunuyor. Acıdan korkmamak bir anlamda zombi olmak anlamına geliyor. Acıyı hissetmeyenler aynı zamanda diğer duygularını da öldürmüş demektir. Sedat Peker aslında kendi içindeki duyguların da katilidir.

Erkek egemen toplumumun maço erkeğinin oluşturduğu “hayatın anlamı” hiyerarşisinde “insan namusu ve şerefi için yaşar” şiarı en üstte yer alır. Yaşamın anlamı böyle tanımlanırken bu tanım aynı zamanda kutsalla ilişkilendirilip, tanrının da bu duruma onayının var olduğu kabul edilir. Tanrının onayı olan, kutsalla ilişkili hiç bir şey sorgulanamaz hale getirilip mutlak ve her koşulda geçerli bir doğru olarak kabul edilir.

Vatan için ölmek de kutsallar skalasının en üstünde yer alıyor. Vatan için ölmenin anlamı tam anlamıyla tanımlanmamış olsa da kutsal olduğu için tartışılamıyor, sorgulanamıyor. Vatan için ölenler tanrının sevdiği özel insanlar. Vatan için ölmek kutsal ve vatan için ölenler şehit olduklarından tanrı onları ödüllendiriyor ve bu ödül üzerinden şehitlik özendiriliyor. Şehitler cennete gidiyor. Vatan bizim namusumuz sayıldığından onu korumak da şerefli insan konseptinin bir parçası gibi kurgulanıyor. Şehitlik bu namuslu insanlar için en yüce mertebe; herhangi bir ölüm değil, en şerefli ve kutsal ölüm. Burada ölümün bazı türlerinin narsistik renklere bezendiğini , bazı ölüm türlerinin özendirildiğini ve ölümseverliğe de vurguyu görüyoruz. Bazı gruplar ve diğer bazı grupları öteki ilan ederek onları vatan haini, şerefsiz, kısacası öldürülmeleri gereken gruplar olarak adlandırıyor ve bunların yok edilmesini kutsalla ilişkilendirerek sunuyor. Bu bağlamda ötekini öldürenler kendilerini vatanı savunan kahramanlar, tanrının sevgili kulları olarak görüyorlar. Bu tutum onlarda suç bilincinin olmasını engelliyor ve bu insanlar birer katil olduklarını da kavramıyorlar. Ölümün/öldürmenin kutsal üzerinden anlatılmas ölümü/öldürmeyi romantize ve estetize etmeyi de kapsıyor. Sıradan bir insanın gençlik bunalımları döneminde bu ayartmaya direnmesi zorlaşıyor. Hiçlik duygusu yaşayan, kimliğini sorgulayan ergenlik dönemindeki bir gence şehitlik, vatan savunucusu, vatansever sıfatlarını sunmanın ayartıcılığı, hiçbir şey olamayacağı duygusu yaşayan sıradan birine atfedilen vatan kurtarıcı rolünün narsistik büyüsü ve bu konteks üzerinden ona sunulan aidiyet duygusu ile birleşiyor. Kocaman bir İslam/Türk toplumunun bir parçası olmak ve o grupla bütünleşerek kendini o imajiner grup kadar büyük saymanın ayartmasına kaç genç direnebilir ki? Ayrıca bu kimlikle tanrının sevdiği özel biri olmanın narsistik boyutu da bu gençleri bu hale getiriyor… Bu erkeklik modeli militarist eğilimli. Bu militarist eğilim kurumsallaşmış bir acımasızlığa ve vahşete izin veriyor. Ve bu vahşet eğiliminden ötürü toplumda da onay buluyor.

Arlanma kültürleri de arlanma, utanma, isim, namus, şerefi koruma üzerinden bir ahlaki değerler sistemi kurabiliyorlar. Bu kültürün de en önemeli değerleri, öldürmemek, ensest tabusu, hırsızlık yapmamak, yalan söylememek, dayanışma içinde olmak... Erdoğan ve çevresi utanmayı ve utanma kültürünün de öğeleri olan ahlaki değerleri yok ettiler... Bu coğrafyada yaşayan insanların üzerinde hemfikir olacağı kötü yok... Yalan söylemek “uyanıklık”, hırsızlık “bal tutan parmağını yalar”a dönüşmüş durumda... Kötüyü bile katlettiler... Berkin Elvan öldürüldüğü için suçlu... Kemal Kurkut kendisi hedef alınarak sıkılan kurşuna vurulduğu için suçlu...

Ermiş Sedat Peker:

Sedat Peker son dönemlerde yayınladığı videolar üzerinden ermiş, veli, şeyh, kahraman yani kutsal kişilik olma yönünde ilerliyor. Genelde uzağımızda, ulaşılmaz olan ve yücelttiğimiz kişiler bir dönem sonra gözden düşmeye başlar. Bunun nedeni yücelttiğimiz insanların yakınımıza geldiklerinde uzak oldukları zamanki gizemlerinin kaybolmasıdır. İlişkilendiğimiz insanların bizden farklı olmadıklarını fark ettiğimizde onları yüceltmekten vaz geçer, değersizleştirmeye başlarız. Sedat Peker şimdiye kadar arada bir ismini duyduğumuz, bir rüzgar estirip kaybolan, ancak çevresi tarafından kahraman gibi sunulan biriydi. Şu anda ise Sedat Peker çevresi bizi şuna inandırmaya çalışıyor: O korkusuz, vicdanli, namuslu, onurlu, mantıklı, gerçekçi, ölümden bile korkmayan insan üstü bir insan... Hatta o bir alim, bir bilge: Birçok konunun uzmanı, uzmanı olduğu konunun etik değerlerine bağlı, üstün bir ahlak sahibi... Ancak tüm bu anlatımların gizlemeye çalıştığı bir şey var: O da onun asıl kimliği... Kendi sözleriyle genç yaşlarda psikiyatrik vaka olduğu, bir dönem ilaç kullandığı, büyük olasılıkla kendisine volksmedizin denilen geleneksel sağaltım yöntemlerinin de uygulandığı, daha sonra ise bir büyüklük/yücelik kompleksiyle kendisine önerilen tedavileri reddedip kendine bir bir yol çizdiği. İşte tam da burada kriminal kariyeri başlıyor...

Sedat Peker kendi yolunda yürürken, kutsalın (İslam, Turan, vatan, millet) ve kötünün tüm yollarını uyguluyor ve her pisliğe bulaşıyor. Antropolog Mary Douglas, “pislik yanlış yerde durandır” der. Tuvalette bokun olması olağan bir şeydir. Ama bokun mutfakta, oturma odasında olması gerçek anlamda pislik olarak algılanır. Sedat Peker kısmen kutsal saydığı değerler için (devlet, vatan, millet, Sakarya), kısmen de kendi kutsalı için (çek defteri) bulaşmadığı pislik kalmıyor. Sadece kötü ve kötülüğü değil radikal kötüyü (öldürmek) de repertuvarına alıyor. Kendisi gibi düşünmeyenleri, kendisine kötü olarak sunulan ötekileri kötü olarak nitelendirip onları temizlemeyi (yok etmeyi, korkutmayı, sindirmeyi) görev ediniyor. Öteki yanlış yerde duran pislik olduğuna göre temizleme mantığı üzerinden öldürme tabusunu da ortadan kaldırıyor.

Mary Douglas’ın temizlik üzerine yazdıklarının Müslüman toplumlarda daha etkili bir karşılığı var: İslam dünyayı iyi/ kötü, helal/ haram, temiz/pis olarak ikiye ayırıyor. “İçerisi temiz, dışarısı pis”, abdest/gusül abdest, helal/haram konseptleri aynı zamanda “pislikle” savaşma konseptleri. Bu kültürden gelenlerin pisle, günahla kesin mücadeleleri var ve bu ritüellerle de içselleştriliyor. Dolayısıyla pislikle ya da pislik olarak adlandırılan insanların yok edilmesine hoşgörü var... Binlerce Kürt’ün terörist ilan edilip öldürülmesine hoşgörü biraz da bu konularla ilişkili sanıyorum... İnsanların kafalarındaki “pis düşünceler” ve fantezilerle savaşmak zorunda bırakıldığı bir kültürde yaşıyoruz. Yani pislik nitelendirmesi bu kültürde temizlik isteğini, pisliği yok etme isteğini reaktive ediyor. Dinsel bir alt yapısı olduğundan, tanrı onaylı bu tutum eleştirilmeden, vicdan sorgulanmadan sergileniyor. Tanrının istediği bir şey vicdana yer bırakmıyor.

Psikanaliz, pisliği anal dönem, yani çocuğun 2-4 yaşlarında yaşadığı gelişim konuları ve çatışmaları döneminde konumlandırır. Bu, çocuğun temizlik öğrenmeye başladığı dönemdir. Çişini ve kakasını kontrol etme meselesi üzerinden çocuk kendisiyle iligilenenlerle problemli bir dönem geçirir. Ailenin kontrolü ve bu kontrol üzerinden çocuğun kendini kontrolü çocukta hem haz hem de öfke yaratır. Psikanalizin anal öfke dediği şey çocuğun ta o dönemlerine kadar uzanan, orada temizlik pislikle uğraşmakla başlayan, öfke ya da hazza yol açan bir konudur. Sedat Peker’in pislikle uğraşması, kendisini de yer yer pislik olarak tanımlaması alaycı yanıyla hazza, bağırma/ tehdit yanıyla da öfkeye işaret ediyor. Yani pislik konusu, ırkçıların ötekilerini pislik olarak nitelendirmesi, bu insanların geçmişlerinden getirdikleri bir sorunun, anal öfkenin bir göstergesidir.

Video ve tweetler aynı zamanda onun radikal kötünün kişiselleştirilmiş hali olduğu gerçeğini gizleme amacı da taşıyor. Şeytan konusunda araştırmalar yapan Jeffrey Russel şeytanın dinlerde kişiselleştirilmiş kötü olduğunu söyler. Ancak şeytan soyut bir kişidir. Günümüzde de insanlar kötüyü somut olarak kişiselleştirmek eğilimindeler. Kimi terörist ve seri katiller basın tarafından somut kişisel kötüye örnek olarak sunulurlar. Sedat Peker de bazı gruplar için böyle biri, kimileri içinse kahraman ve vatansever… Sedat Peker videolarıyla bu kötü imajı bazı gruplarda tamir etmeye de çalışıyor. Bazen pislik, kötülük temsilcisi olduğunu itiraf etmesi onun dürüstlük ölçüsü gibi. Yanı sıra video ve tweetlerin sürekliliğiyle onu artık uzağımızda tutamıyor, dolayısıyla yüceltemiyoruz; bu durum o gizemli olmaktan çıkarıyor. Yüceltildiği dönemde kendi mitolojisini yaratan kişiler kahraman olmayı başarıyorlar. Sedat Peker de kendi mitolojisini yaratma peşinde. Bizim düşünme, sorun çözme biçimimiz mucize, mucizeyi yaratacak kahramana odaklı. Bu bağlamda son yüz yılı incelediğmizde toplumdaki birtakım grupların çeşitli kahramanlar yarattıklarını görürüz. Sıkıntılardan biri hemfikir olduğumuz ortak kahramanın olmaması. Kahramanlık söylencelerindeki kriz Mustafa Kemal eleştirileriyle daha da derinleşti. Bu toplumun sürekli kahramana ve lidere ihtiyacı var. Onun için kahramanlar üretiliyor, yüceltiliyor ve kullanma tarihi bitince de çöpe atılıyor. Bazı kahramanlar sadece kendi gruplarında kahraman kalıyorlar. Yaratılan mitolojilerde bu kahramanları kalıcı kılmak için onlara tanrısal özellikler yükleniyor: Mucizeler yaratan, kusursuz, keramet sahibi, geleceği görme yetisi olan, kısacası insan üstü özellikleri olan, tanrısal özelliklerle donanmış bir kişi. Böyle bir insan kutsal biri de. Onu eleştirmek kutsala saldırı gibi algılandığından o kişinin savunucuları eleştiriyi şiddet olarak değerlendirip kendileri de buna şiddetle karşılık veriyorlar.

Ülkede yaşanan çıkmaz yüzünden yeni kahraman(lar) arıyoruz. Sedat Peker şimdilik bu konuma güçlü bir aday. Ama geleneğimizde kahramanları çabuk yıpratıp çöpe atmak da var. Bu güne kadar izlenen yol onun popülaritesini artırıyor, her videoda hedef ve çıta, aynı şekilde kirlilik oranı da yükseliyor. Bu yükselme bir gün son bulacak. O güne değin Sedat Peker’in bazı hedeflerine ulaşmış olması onu kahramanlık yolunda ilerletecektir. Ama bu aşamada henüz beklenen politik sarsıntı yaşanmadı. Sadece ortalığın pislik dolu olduğu bilinci görüşü yaygınlaşmakta. Bu kadar kirli işler uzmanlarının kirli savaşlarının nerede biteceğini kestirmek zor. Ama kirli biteceği kesin gibi görünüyor, çünkü kiri kirle temizleme geleneği oluşturmuş kirli işler uzmanlarının ya nasıl temizlenecekleriyle ilgili bir fikirleri yok ya da o kadar kirliler ki, temizlenmekten ziyade yıkıp yeniden kurmayı tercih ediyorlar. Her şey kötü etrafında dönüyor ama kötü kötü değilmiş gibi sunuluyor.

Sedat Peker videoları ve mesajlarıyla sanki yeni hayali (imajiner) bir grup varmış gibi davranıyor. Milyonlarca insan kendisini izler, onunla ilgilenirken, o yalnızca bir grupla ideolojik bir bağ içerisinde. Örneğin onun sözünü ettiği İslam ya da Turan söylemlerinin bazılarımızda karşılığı yok. Ayrıca bu ırkçı ve şovenist söylemin ütopik olduğunu günümüzde birilerine anlatmak çok zor. Sedat Peker geçmişiyle bağlarını kopardığını söyleyip, bazı eski yol arkadaşlarıyla birlikteliklerine son verirken bazı konularda bir kırılma olmadığını gözlemliyoruz. Irkçı, islamcı, Turancı söylemde bir süreklilik var. Bu demektir ki, o hala ırkçı mahallenin çocuğu, kavgası ise o mahallede kendisine kötülük yapanlar ve onlardan intikam alma... Aslında bu intikamcı tutum bile ırkçılık kokuyor. Bir yandan gelecek projeksyonuyla daha geniş kitlerle ilişki kurmaya çalışırken, aynı zamanda islamcılık, ırkçılık ve Turancılık üzerinden bazı gruplarla arasına duvar örüyor, ayrıştırıyor.