Hamza AKYOL


-AK Parti’nin bunca olumsuzluğa rağmen oy oranının hala bu kadar yüksek olması pekçok kişi tarafından sorgulanıyor. Herkes de kendince bir açıklama getiriyor.

-Sayın Eser Karakaş da, bu konuya yazısında değinmiş. Öncelikle, sayın Karakaş’ın durumu anlamaya yönelik çabasının önemli olduğunu düşünüyorum. 

-Sayın Karakaş, AK Parti’ye oy verenleri, 2 ana kesime ayırmış:

1- Rant için oy verenler, 

2- İslamcı kesim.

-Sayın Karakaş bu iki kesimin oranını vermemiş, buna rağmen; AK Parti’nin oyunun hala yüksek olmasını, İslamcı kesime yapılan yanlışlara bağlamış.

-Öncelikle, AK Parti’nin oy aldığı kesimin rantçılar ve İslamcılar olarak ayrılmasının çok doğru bir ayrım olduğunu düşünmüyorum. Herne kadar rantçıların içinde İslamcı olmayan yandaş (ya da yalaka mı demek lazım bilemiyorum) kesimler de olsa da, rantçıların çoğunluğunu zaten bu İslamcı kesim oluşturuyor. Aslında burda, İslamcı derken, daha çok AK Partili kesim diye söylemek lazım çünkü AK Partililik, artık, İslamcılığın bir çatı örgütlenmesi veya organizasyonu niteliğini aldı. Pekçok İslamcı yapılanmanın, tarikatın vb. artık çatı örgütü AK Parti. 

-Bu kesimler, çeşitli şekillerde, kamunun yolunması organizasyonunun çeşitli aşamalarında  görev alıyorlar. 

-Ya mülakatla, hak etmeden bir kamu işine girerek, ya sosyal yardımlardan faydalanarak, ya ihale alarak ya da daha başka şekillerde.

-Onun için, AK Parti’nin oy deposunu İslamcılar ve rantçılar olarak kategorize etmek bana pek doğru gelmiyor. 

-İkinci olarak ise; AK Parti’nin oyunun, bütün olumsuzluklara rağmen yeterince düşmemesinin İslamcılara yapılan birtakım haksızlıklara bağlamanın, durumu tam olarak açıklamadığını düşünüyorum. 

-Kuşkusuz ki, İslamcı kesime yapılan haksızlıkların, AK Parti’nin oyunun yüksek olmasında katkısı olmuştur. Ancak, AK Parti’nin oylarının olması gerektiği düşünülen düzeyin çok üstünde olmasının nedeni, İslamcılara yapılan haksızlık veya hakaretler değildir. 

-Eğer haksızlık ve hakaretlerin, bir siyasi örgütlenmeyi, bir siyasi hareketi, bir siyasi partiyi toplum nezdinde muteber kıldığı düşüncesi doğru olsaydı, özelde AK Partililerin, genelde ise İslamcıların diğer kesimlere yaptığı haksızlık ve hakaretlerin haddi hesabının olmamasını nereye koyacağız. 

-Üstelik bunların içinde, İslamcı ya da dindar pekçok kesim de mevcut. En azından AK Partililerin, diğer İslamcı ve dindar kesimlere yaptığı hakaret ve haksızlıkların, AK Parti’nin oyunu düşürmesi gerekmez mi?

-AK Parti’nin haksızlık yaptığı ve çeşitli hakaretler yağdırdı, mesela Furkan Vakfı’nın, mesela Davutoğlu grubunun, mesela Babacan grubunun, çok büyük bir kitle desteği, hatta İslamcı kesimin desteğini alması gerekmez mi?

-CHP, HDP gibi diğer siyasi grupların uğradığı haksızlık ve hakaretleri saymıyorum bile. 

-Yani demek ki, haksızlık ve hakaretlerin oya dönüştüğü tezi, en azından, birebir ya da direk olarak oya dönüştüğü tezi, pek geçerli bir argüman değil. 

-Peki, AK Parti’nin ülkeyi kötü yönetmesine rağmen neden oyu, düşmesi gerektiği düşünülen düzeyin epey üzerinde?

-İşte, altın soru bu. Yukardaki yazımızda, bir gruba yapılan haksızlık ve hakaretlerin, o grubun desteğini, en azından otomatik olarak, arttırmadığını söylemiştik. 

-Sorunun cevabını bulabilmek için başka örnekleri de incelemek gerekir diye düşünüyorum. 

-Mesela HDP: Doğudaki pekçok yerde belediye başkanlıklarını hem de yüksek oy oranları ile alıyor. Bunun nedenini, HDP’li belediyelerin müthiş hizmet kalitesi ile ya da HDP’lilere yapılan hakaretlerle açıklamak mümkün mü?

-Burda yanlış anlamaları önlemek için tekrar ediyorum: Başarılı çalışmaların etkisini de, bir kesime yapılan haksızlıkların etkisini de gözardı etmiyorum. Ancak, anlatmaya çalıştığım şey; bir siyasi hareketin, bir siyasi kişinin, bir siyasi örgütlenmenin, bir siyasi partinin, toplumdaki desteğinin bu iki kavramla açıklanamayacağıdır. 

-Onun için HDP örneğini de, konuyu anlamak için verdim. Bir bölüm, Kürtlere yönelik baskı ve haksızlıkların HDP’nin oyunun artmasında etkili olduğu argümanını ileri sürebilir.

-O zaman dönüp, MHP’li belediyelere de bakmak lazım. Hiçkimse, MHP’li belediye başkanlarının çok başarılı hizmetler yaptığı için, o bölgede yüksek oy aldıklarını iddia edemez. Ya da çok hakaret ve haksızlığa uğradıkları için MHP’nin oylarının düzeyinden bahsedemez.

-Aynı durum, diğer partiler, diğer gruplar incelendiğinde de görülecektir. 

-Ülkemizden çıkıp, başka ülkelere baktığımızda da benzer manzarayı göreceğiz. Mesela Özbekistan, mesela Türkmenistan, mesela İran, mesela, Pakistan, mesela Hindistan vb. 

-Bu ülkeler incelendiğinde de, oy verme davranışında, ne hakaret ve haksızlıkların büyük etkisinden, ne de başarılı çalışmalarından etkisinden bahsedemeyiz. Zaten bu bölgelerde, haksızlık yapılmayan, hakarete uğramayan kesim bulmak da biraz güçtür.

-Türkmenistan, Azerbaycan, Özbekistan, İran gibi ülkeler için, baskı ve korku nedeniyle, muhalefetin güçlenemediği veya iktidarın, oy sonuçlarını istediği gibi açıkladığı argümanı ileri sürülebilir. 

-Bizdeki 12 eylül sonrası anayasa oylamasını hatırlarsak, sonuçların istediği gibi açıklanmamış olsa bile, oyların yüksek olabildiği sonucunu görebiliriz. Kuşkusuz burda da korku ve baskının rolü üzerinde durulabilir. Ancak korku ve baskının, birebir oy verme davranışını etkilediği düşüncesi de pek geçerli değil. 

-Evet, korku ve baskı, oy verme işleminde etkili. Ancak bu etki; "bunların istediği oyu vermezsem, beni uf yaparlar" şeklinde direk bir etki değil.

-Baskı ve tehdit, toplumun düşünce ve ifadelerini sınırladığı için, sağlıklı düşünmenin, sağlıklı düşünce ve kanaat oluşumunun engellenmesi, gerçeklerin gizlenmesi, bazı olayların, durumların, gerçeklerin gereğinden fazla önemli gösterilmesi, diğer taraftan da bazı gerçeklerin, olayların, durumların, olduğundan daha değersiz gösterilmesi vb. yoluyla etkili olabiliyor. Toplumun tek yönlü bilgilendirilmesi, bir diğer deyim ile, tekyönlü propaganda ve düşünce oluşturulması süreci nedeniyle, toplum, istenilen davranışı sergileyebiliyor. Tabi, baskı ve korkunun toplumda direk böyle bir etki oluşturması da kesin bir durum değil.

-Toplumun, baskı ve korkuya, tekyönlü bilgilendirmeye vb. verdiği tepki, istenildiğinden çok farklı da olabilir.  Mesela Kürtlere yönelik baskı ve korkutma, Kürtlerin istenilen şekilde davranmasını sağlamıyor. Ya da engizisyon döneminde, kilisenin baskısı ve oluşturduğu korku ortamı, çeşitli fikirlerin toplumda boy vermesini engelleyemedi. 

-Buraya kadar yazdıklarımda; haksızlık ve hakaretin ve hatta baskı ve korkutmanın, oy verme davranışı üzerinde direk etkisinin olmadığını anlatmaya çalıştım.

-Haksızlık, hakaret ve baskıların,  AK Parti’nin bütün olumsuzluklarına rağmen,  oyunun, hala, %35 gibi yüksek bir düzeyde olmasında direk bir etkisi olmadığını açıklamaya çalışırken, aslında neden, hala, %35 gibi yüksek bir düzeyde olduğunun da bazı ipuçları ortaya çıkıyor.

- Ancak, ben, yine de, AK Parti’nin MSP döneminden itibaren gelişimindeki dönüm noktalarını da hatırlatarak, bu durumun, yani AK Parti’nin neden %35 gibi yüksek bir oy oranında olduğunun açıklamasını, dilim döndüğünce yapmaya çalışacağım. 

-Yazı çok uzadı. Bu nedenle, bunu ikinci bir yazıda yapmaya çalışacağım.

-AK Parti’nin kozası kabul edilebilecek olan MSP, önceleri, 5 vakit namazını kılan, ideolojik motivasyona sahip olsalar da, daha çok, dindar olduğu için MSP'li olan bir tabana sahipti. 

-Yani belli ölçülerde dar bir kadro partisi görünümündeydi.

-Ancak, şehirleşmenin artması, dindar vatandaşların çocuklarının okuması ve şehirleşmesi, İran devriminin etkisi ve özellikle yurtdışında yaşayan vatandaşlar arasında yaygınlaşan İslamcı görüş, ABD’nin yeşil kuşak projesinin de etkisi ile, Türkiye’de daha fazla taban edindi. 

-12 Eylül döneminde, askeri yönetim, MHP'lileri bile ezerken, özellikle İslamcı kesime yönelik büyük bir hoşgörü gösterdi. Zannediyorum, bu hoşgörüden en fazla faydalanan kesim de Fetullah Gülen hareketiydi. Çünkü 1983 yılından itibaren, pıtrak gibi, Gülencilerin öğrenci evleri ortaya çıkmaya başladı. 

-1983 yılında kurulan Refah Partisi, artık daha geniş bir tabana sahipti. Bu taban, Refah Partisi’nin geleneksel politikalarını da etkilemeye başladı. Nitekim, o dönem, 141-142 ve 163'üncü maddelerin kaldırılması için sol kesimle işbirliği arayışları gündeme geldi.

-Yani, Refah Partisi, yeni katılımlarla, dar kalıplarından çıkıp, toplumun daha geniş kesimleri ile ilişkiye geçmeye başladı. Bu dönem, aynı zamanda, Refah Partisi’nin (ya da İslamcıların) daha fazla ideolojik bir yapıya da büründüğü dönemdir de.

-Aynı zamanda bu dönem, İslamcı kesimin, daha bir paralandığı dönemdir de. Bu paranın önemli bir kısmı yurtdışındaki gurbetçilerden gelirken, bir kısmı da, genişleyen ve değişen taban profilinin (daha paralı kesimin partiye katılımı vb.) neticesiydi. Bu paralanma, İslamcı kesimin daha bir güçlenmesini sağladı. 

-ABD'nin bu konudaki (yani İslamcı kesimin finansmanı) rolü konusunda birşey söyleyemiyorum. Ancak, özellikle Gülencilerin, o kadar öğrenci evini nasıl finanse ettiği büyük bir muamma. Çünkü, diğer İslamcı kesimler, yurtdışındaki vatandaşların ve yurtiçindeki yeni taban nedeniyle daha paralı hale gelirken, Gülencilerin durumu, bu genel görüntünün dışındaydı.

-Refah Partisi’nin (İslamcıların), güçlenmesinde, yeni tabanın Refah Partisi’ne katkısı önemli rol oynadı. Bu dönemde, Refah Partisi, sadece sol kesimle ilişkiye girmedi, seçim dönemlerinde meyhanelerdeki insanlardan bile oy ister bir düşünsel dönüşümü yaşadı. 

- İslamcıların (Refah Partisi ve sonraki Fazilet Partisi), toplumun içki içen insanları ile bile ilişkiye girecek bir politika değişikliğine gitmesi, onların, toplumun daha genelinde “normal” kabul edilmesini ve destek görmesini sağladı. 

- Yukardaki cümlemi insanlar, "takiyye" noktasından anlayabilirler. Öncelikle, bu girişimlerin takiyye niteliği taşıyıp taşımamasından ziyade, girişimin kendisinin önemli olduğunu vurgulayım. 

- "Takiye yaptılar. insanlara kendilerini normal gösterdiler. Gücü ellerine geçirdiklerinde de, gizli gündemlerini gerçekleştirmeye başladılar" yaklaşımı, çok naif bir yaklaşım. Ayrıca, "takiye" ile bu çabalar yapılmış olsa bile, toplumda bir dönüşüm, bir birliktelik, bir etkileşim olması açısından, olayın kendisi, takiyye olup olmamasından daha önemli.

-İkinci olarak ise; Refah Partisi’nden (ya da daha genel olarak İslamcılardan) bahsedecek olursak, homojen bir "şeriatçı" kitlesinin olmadığını, tekrar vurgulamak istiyorum.

-Yukarda, aslında, değişen tabanı ile politikalarının da değiştiğini yazdım ancak insanların bu cümleden durumu çok doğru algılayabileceğini zannetmiyorum. Çünkü; önyargı başa bela.

-Bu kesimde, demokrasinin geliştirilmesini, yerel yönetimlerin güçlendirilmesini vb. ciddi olarak savunanlar olduğunu söylersem (bunların bir bölümü Refah Partisi’nde önemli konumlardaydı), durum bir miktar daha anlaşılabilir zannediyorum.

-Tabii, diğer tarafta Aczimendiler de, Menzil tarikatı da Refah Partisi’nin tabanı idi. 

-Yani bir tarafta, "Peygamber de benim gibi bir insan" diyen İslamcılar, "biz yönetime gelince, Müslümanlar kuran hükümlerine göre yönetilecek ama ateistlerin de kendi anlayışlarına göre yargılanması, yönetilmesi lazım" diye düşünce üretenler İslamcılar, diğer tarafında Cübbeli gibi tarikatlar olan bir tabandan bahsediyorum. 

-Nitekim, İslamcıların (refah, fazilet ve daha sonra AK Parti) tabanı, ilk dönemlerinde, bu çeşitlilikle ve bu anlayışla bağlantılı olarak, gerçekten de, kendileri dışındaki kesimlerle de iyi ilişkiler kurdular. 

-Zaten pekçok sol ve liberalin, İslamcı ve/veya AK Partililerle birlikte çalışması (basın yayın sektörü ve başka sektörlerde) bu genişleyen taban ve değişen politik yaklaşımların bir yansıması. Ve yine zaten, bu nedenle, "yetmez ama evet" söylemlerinde bulunanlar ve bu söylemler gündeme geldi.

-Bu arada, yukarda bahsettiğim Refah ve Fazilet partilerinin taban ve politikalarındaki değişiklikler nedeniyle, bu değişikliklerin vücut bulabilmesi için, AK Parti’nin Fazilet Partisi’nden ayrıldığını vurgulamayı unuttum. 

-Ve zaten o dönem, AK Partililer, "biz milli görüş gömleğini çıkardık" diye beyanatlar verdiler.

-Tabi bu arada Recep Tayyip Erdoğan faktörünün de altını çizmek lazım.  Recep Tayyip Erdoğan’ın o kitle içindeki sevgisi, o davaya yıllarını vermiş Erbakan’ın 2 katıydı dersem, AK Parti’nin Gaziletten ayrılışında Erdoğan’ın etkisinin derecesi anlaşılabilir. Erbakan’ın, Erdoğan’ın liderliğini sürdürmesi zaten mümkün değildi. Tabii bu durum, AK Parti’nin dönüşümünde Erdoğan’ın etkisinin de kaynağı.

-Bütün bu süreç sonunda iktidara gelen AK Parti’nin ilk yılları, bu bahar havası, toplumun genelini kucaklama mottosu, "Müslümanlar da demokrat olabilir" duygusu içinde geçildi. Nitekim o dönem, AB ile ilgili, hukuk ile ilgili, daha başka konularda ciddi açıklamalar, çabalar başladı.

-Ancak, bütün bu gelişmeler olurken, AK Parti iktidarının bugünlere gelişine sebep olan mekanizmalar da çalışmaya başlamıştı: (not: aşağıda sıralama öncelik sıralaması değildir)

-1- Para, mal, mülk, makama kavuşan bu kesim, gerçek ahlaki sınavlarında sınıfta kaldılar. Sadece sınıfta kalmakla kalmadı, ortaya çıkan bu gerçek ahlaki durumları, onların daha da yozlaşmasına neden oldu. Suçu ortaya çıkan birisinin daha da arsızlaşması gibi. 

-2- AK Parti’nin, hem geçmişinde hem de AK Parti oluşumu ve sonrasında bir "dava"sı vardı. AK Parti’ye katılan herkesim ve herkes, bu davayı kendisine göre yorumlasa da, temelinin dini nitelik olmasının ötesinde, "dava", aslında bütün pisliklerin de başlangıcını oluşturan bir etken. 

-AK Parti iktidara geldiği ilk günden itibaren ihale yasasından ve uyumlu çalışabileceği kadroyu belirleyememekten şikayet etti.  Güçlenmek, "dava" için yapılması gerekenleri yapmak için, hem anormal para organizasyonları içine girdi, hem de anormal ilişkiler ağını kurdu. İhale yasasından şikayetçi oldu çünkü ihaleleri istedikleri kişilere vermek istediler ve bu ihalelerden, anormal farklı bir para toplama sistemi kurdular. Kamu ile iş yapacak kişiler, belli yerlere bağışta bulunmaya zorlandı. Kamu kurumlarına kendi yandaşlarını getirmek için çaba harcadılar. Bu mekanizmanın bizatihi kendisi, bir yozlaşma, bir çürüme mekanizmasıydı. 

-Ne için olduğu belli olmayan, nereye gittiği belli olmayan, ne için harcandığı belli olmayan, hatta miktarı bile belli olmayan, sadece "dava için" denilerek oluşturulan bu para toplama mekanizması, bir yolsuzluk mekanizması olup çıktı. Yine, kendi adamlarını getirerek, davaya hizmet sistemi de, kayırmacılığın, eş, dost, akraba atamalarının önünü açtı. Bu durum da, ülkedeki önemli ve önemsiz AK Parti’nin ele geçirebildiği bütün yerlerde, kalitenin; hem ahlaki, hem bilgi birikimi, hem kültürel olarak düşmesine neden oldu. Tabii böylesine sistemli, köklü ve bütünsel gerileme, toplumun bütününü de etkiledi, bütününü de geriletti. 

-Bu durum, yani, oluşturulan anormal para ilişkileri ve anormal insan ilişkileri durumu; aynı zamanda, bu sisteme, bu mekanizmaya uygun insanların AK Parti’ye akmasına neden olurken, AK Parti’deki, bu sisteme uymayan insanların da AK Parti’den dışlanmasına, uzaklaştırılmasına neden oldu. 

-Ve tabi; İslamcı kesimin (özelde AK partinin) "dava"sı da bu durum (yani anormal para ve insan ilişkileri sistemi) tarafından belirlendi. Sonuç itibariyle; bu sistemde, en belirleyici konumdaki kişinin, yani hem sistemin (durumun) oluşmasında, hem de sistemde, en nihai ve en önemli karar verici mevkisinde olan kişinin "Erdoğan’ın davası" niteliğini aldı.

- Ve yine bu durum (yani oluşturulan anormal para ve insan ilişkileri); genel bir ahlaki ve kültürel çöküş, kalite çöküşü ile birlikte, bir taraftan biat kültürünün,  daha da kökleşmesine, yerleşmesine neden olurken, diğer taraftan, parti ve liderine ve birbirlerine bağlılıklarının da artmasına neden oldu. Çünkü Baas partisi türü bir parti niteliği aldı AK Parti ve AK Partide açılacak bir gedik, hepsinin nemalandığı sistemin bitmesi, hepsinin zarar görmesi anlamına geldiği için, AK Parti, tabanı ile birlikte, bütün olumsuzluklara karşı, kopuşların çok zor olduğu bir yapı haline büründü. 

-Tabii, ele geçirilen güç, toplumun tek taraflı propagandaya tabii tutulması, rakiplerin bir şekilde susturulması, gerçeklerin üzerinin örtülmesi, gerçeklerin çarpıtılması, olmayan şeylerin olmuş gibi gösterilmesi vb. yöntemlerle, kamuoyunun da kolaylıkla yönlendirilmesinde kullanıldı.

-Troller, kamu yöneticilerinin ve AK Parti yöneticilerinin açıklamaları, havuz medyası vb.nin işbirliği ile, toplumun yönlendirilmesinde kullanılan bir üst parağrafta saydığım yöntemler; toplumun istenildiği gibi yönlendirilmesinin ötesinde etkiye sahip oldular.

-Bu etkilerden bir tanesi; toplumun genel düzeyinin (ahlak, bilgi, düşünceyi kullanma, sanat ve edebiyatla bağının zayıflaması, kültürel olarak gerileme gibi) düşmesi.

-Diğeri ise; kişilerin ve toplumun genel doğrularının, genel ahlaki ve dini algılarının, temel ahlaki ölçütlerinin, önemli ile önemsizi, doğru ile yanlışı ayırma yeteneğinin ve bilgiyi değerlendirme yeteneğinin de kaybolmasını getirdi. 

-İşte yukardaki 2 parağrafta belirttiğim durum da, daha önceki parağraflarda anlattığım nedenlerle birlikte, AK Parti’nin, bütün olumsuzluklara karşı, hala yüksek oy almasında önemli role sahip oldular. 

-AK Parti’nin hala yüksek oy oranına sahip olmasının nedenleri, diğer ülkelerdeki benzer iktidarların hala taraftar bulmasının ve iktidarda kalmasının nedenleri ile aynı.

-Mesela, Venezüellada, ülke insanlarının, açlık nedeniyle ortalama 8-9 kilo kaybettiğinin söylendiği bir ülkede bile Modura, bu mekanizmalar nedeniyle hala taraftar bulabiliyor ve iktidarda kalabiliyor. 

-Dolayısı ile; "Kemalistler Erdoğan’ın karısı Emine Erdoğan”ı Gata’ya almadı, o nedenle AK Parti hala yüksek oy alıyor" vb söylemi, pek gerçekci değil. Ayrıca, o Kemalistlerden daha fazla seküler ve solcu, AK Parti ve/veya siyasal İslamcıların yaşam ve düşünce özgürlüğüne destek verdi. 

-Bu arada, AK Parti’den bahsettim ama, ahlak düşüklüğü, biat ve teba kültürü, cahillik, düşünmeyi bilmeme, sadece AK Parti ve tabanına ait bir durum değil. Sol kesim de dahil, ülkemizdeki bütün ideolojik oluşumlarda, hatta ideolojik oluşumların da ötesinde, bütün geri toplumlarda olan bir özellik.