Almanya merkezli 2015'te yapılan operasyonlarda tutuklandıktan sonra geçen aylarda aldığı hapis cezası sonrası tahliye edilen ve Diyarbakır 5 No'lu Cezaevi'nden Münih'teki cezaevlerine kadar ömrünün 27 yılını mahpuslukta geçiren Müslüm Elma, "Alman hapishanelerinde tecrit koşulları ağır. Fiziki anlamda bir şiddet yok ama psikolojik olarak tahrip edici ve yıkıcı" dedi. Dava süreci hakkında bilgiler veren Elma, "Burada görülmesi gereken, Türkiyeli devrimcilere ve sosyalistlere karşı Alman devletinin Türk devletiyle ortak bir faaliyet içinde olduğu gerçeğidir." diye konuştu.

TKP/ML’ye yönelik 28 Temmuz 2020’deki karar duruşmasına kadar Münih’te sürdürülen “Komünistler Davasının” tutuklu sanığı olarak 5 yıl 4 ay cezaevinde kalan ve altı buçuk yıl hapis cezasına mahkum edilen Müslüm Elma, hem davanın siyasal anlamını değerlendirdi hem de son tutsaklığından gözlemlerini Yeni Özgür Politika'dan Serda Demir'e konuştu.

Politik bir mülteci olarak geldiğiniz Avrupa’da yeniden tutsaklığı yaşadınız. Devrimci mücadele geçmişiniz aniden suç sayıldı ve geniş çaplı bir operasyonla tutuklandınız. Bunu nasıl açıklıyorsunuz?

Evet, siyasal geçmişimi bilerek iltica talebimi kabul ettiler ama buna rağmen devrim ve sosyalizm mücadelesindeki ısrarımı suç sayarak tutukladılar. Dahası, tutuklamadan önce yıllarca izlediler, meşru olan her devrimci-demokratik faaliyetimizi not ettiler.

Peki tüm bunlar şaşırtıcı mı? Kesinlikle değil, bilakis bunlar emperyalist burjuvaların iki yüzlü politikalarının en net göstergelerinden biridir. Emperyalistler ve suç ortakları, sınıfsal duruşları gereği, devrimcilere, komünistlere düşmandır ve emperyalist devletlerin, devrimcilerin, komünistlerin iltica taleplerine karşı vermiş oldukları her karara yüklemiş oldukları mesaj şudur: Sahip olduğun devrimci değerleri inkar et, kapitalist-emperyalist sistemin yaratmış olduğu bencil-bireyci düşünüş ve yaşam tarzının bir parçası ol, aksi takdirde Ankara ile Berlin arasında sandığın kadar bir mesafe yoktur. Devlet güvenlik veya özel ağır ceza mahkemeleriyle, eyalet yüksek mahkemeleri arasında ise fark vardır ancak bu önemli bir fark değildir. Her halükarda yine sanık sandalyesindesiniz.

Davadaki çelişkilerden biri şuydu: TKP-ML üyeliğinden tutuklandınız ama bu örgüt Avrupa’da ya da Almanya’da “terör örgütleri listesinde” yer almıyor…

Öncelikle bir gerçeğin altını çizmek lazım: Emperyalistlerin ve suç ortaklarının oluşturduğu “terör listelerinin” devrimciler ve komünistler nazarında hiçbir hükmü yoktur. Ezilen halkların, ulusların mücadelesi meşrudur. Mahkemede de söylemiştim: Asıl teröristler, silah şirketlerini yönetenlerdir, büyük tekelleri ve bankaları kontrol eden kan emici burjuvalardır. Onlar dünyayı bir yıkıma, felakete sürüklüyor…

Biz hiçbir koşulda meşru görmediğimiz listeler üzerinden bir tartışma yapmayız. Onlar kendilerinden olmayan herkese düşmandır, dolayısıyla tüm devrimci güçler saldırı altında olduklarını asla unutmamalıdır. Emperyalistlerin hazırladığı “terör listelerinde” olmamayı kimse bir güvence olarak görmemelidir. “Liste” dediğiniz, devrimci faaliyetleri karalamak, devrimcilere saldırmaya meşruluk kazandırmak için haydutlar tarafından hazırlanmış bir kağıt parçasıdır, ne hukuki ne de ahlaki bir karşılığı vardır.

Çelişkilerden bir başkası da izni alınmış, yasal etkinliklerin suç kapsamında değerlendirilmesiydi…

Evet. Tabii ki ne Rojava’ya destek sunmak suçtur ne de devrimci önderleri anmak için düzenlenen geceler... -Ki mahkemede ilgili devlet kurumlarından izin alınarak yapılan birçok etkinliğe dair belgeler de delil olarak okundu; avukatlarımızın itirazı üzerine “Bunları delil olarak değerlendirip değerlendirmeyeceğimizi karar aşamasında belirleyeceğiz” denildi. Bu tablo, mevcut yasalar açısından çelişkili görülebilir, bu sorunun bir yanı. Öbür taraftan biliyoruz ki, egemen sınıflar bizleri “teröristlikle” suçladıkları için tüm faaliyetlerimizi de rahatlıkla suç sayabiliyorlar. Bizim duruşumuzu belirleyecek olan devrimci mücadelenin meşruluğudur, egemenlerin hiçbir yasası ya da listesi bu meşruluğumuzu engelleyemez.

Dava sürecinde ortaya çıkan Alman makamlarının Türk istihbaratı ve diğer kurumlarıyla işbirliği yapmasına ilişkin ne düşünüyorsunuz? Dava için “Türk-Alman ortak yapımı” demek mümkün mü?

Bu davanın Türk istihbaratıyla Alman istihbaratının ortak yapımı olduğu açık. Davanın hazırlık sürecinde hem Türkiye’de hem de Almanya’da ortak toplantıların yapıldığı, karşılıklı bilgi ve belge alışverişinde bulundukları belli yönleriyle mahkeme sürecinde de somutluk kazandı. Yani bu konuda ortada hiçbir soru işareti yoktur. Tek mesele, bu ilişki ağını detaylıca bilmememiz ama bu da meselenin esas yanını oluşturmuyor. Burada görülmesi gereken, Türkiyeli devrimcilere ve sosyalistlere karşı Alman devletinin Türk devletiyle ortak bir faaliyet içinde olduğu gerçeğidir.

Sizce bu dava, göçmen devrimcilere, örgütlere ve partilere ne söylüyor?

Bu dava, Alman devletinin devrim ve demokrasi güçlerine karşı sınıfsal düşmanlığına bir kez daha ışık tutuyor. Bu davayla Alman devletinin antisosyalist, antikomünist niteliğinin tarih sayfalarında kalmadığı, bilakis güncelliğini koruduğu belli yönleriyle yeniden tartışmaya açıldı, görünür oldu. Dışarıda yürütülen kampanyalarda da bu eksenli propagandalar yapıldı.

Elbette yargı kurumunun amacı, davayı “terör faaliyetine karşı devletin cezalandırma hakkını kullanması” biçiminde yansıtmaktı ama bu hesap önemli oranda bozuldu. Dışarıda ve içeride ortaya konulan duruş, bu davanın siyasal niteliğini kamuoyu nezdinde daha anlaşılır kıldı. Tüm bu mütevazı başarıların ve olumlu sonuçların yaratıcısı, içerideki ve dışarıdaki devrimci güçlerdir. Bu nedenle dışarıdaki ortak devrimci duruşun sonuçlarını doğru okumalıyız. Dahası, bu birlikte mücadele etme kültürüne ivme kazandırmalıyız. Bizim gücümüz haklılığımızda, örgütlülüğümüzde ve birlikte mücadele etmemizde yatıyor.

Bir başka önemli nokta: Bu ve benzeri davalarda verilen her ceza, aynı zamanda ilerici güçlere karşı bir tehdit işlevi içeriyor. Bu tehditler karşısında sinersek hedeflerine ulaşırlar. Biz inanıyoruz ki başta göçmen örgütleri olmak üzere tüm devrimci, demokratik güçler, demokratik hak ve özgürlükler mücadelesindeki ısrarı sürdürecektir. Emperyalist işgallere ve saldırganlığa karşı net bir tutum alacaklardır. Emperyalistlerin silahlanma yarışını, haksız savaş kundakçılığını teşhir edeceklerdir. Emperyalist merkezlerde gelişen faşist örgütlenmelere karşı mücadele edeceklerdir. Başka bir çıkış yolu da yoktur.

Alman devleti, PKK, DHKP-C, TKP-ML’ye yönelik operasyonlarla, yaptığı tutuklamalarla devrimci parti ve örgütlere karşı nasıl bir yol izleyeceğini somut olarak ortaya koymuştur. Elbette ki bu tutuklamaların yol açtığı sonuçları yalnız biz değerlendirmiyoruz, Alman devleti de bu değerlendirmeleri yapıyor. Burada iki nokta çok önemlidir: Birincisi böylesi bir tehditi öngörmek, ikincisi demokratik hak ve özgürlükler mücadelesini savunmadaki ısrarı sürdürmek.

‘GÖÇMEN ÖFKESİNİ' ÖRGÜTLEYEN YOK'

Tutuklu kaldığınız süre boyunca diğer tutukluları gözlemleme imkânınız oldu mu? Ne çekti dikkatinizi?

Münih Hapishanesinde aynı havalandırmaya çıktığımız tutukluların yüzde 70’inden fazlası Alman değildi. Bu oran, diğer bloklarda biraz daha farklı olabilir ama genel anlamda tutuklu bileşimi başka ülkelerden gelen insanlardan oluşuyordu. Göçmen tutuklular içinde, karşı karşıya kaldıkları durumun sorumlusu olarak Almanya’daki yabancı düşmanlığını veya İslam karşıtı politikaları görme eğilimi yüksek. Özellikle Müslüman kökenliler içinde bu düşünceler daha da yoğun. Bunların birçoğu kavgadan, uyuşturucudan ya da hırsızlıktan dolayı içeride. Görünen o ki kimi burjuva politikacılarının, devlet veya hükümet sözcülerinin ya da katil Erdoğan gibi diktatörlerin siyasal İslam eksenli politikalarının sokakta bir karşılığı ve yankısı var. Hapishane içindeki gruplaşmalarda da bu faktörün önemli bir rolü var. Farklı ülkelerden Müslüman tutuklular çok rahat yan yana gelebiliyor. Asyalı, Afrikalı, Balkanlı olması hiç önemli değil, ortak paydaları olan Müslüman kimliği onları birleştiriyor. Diğer buluşma noktası ise ulusal kimlikler.

Kimi siyasal İslamcı çetelerin Batı Avrupa’da birçok genç insanı örgütlemesi, bir rastlantı değil. Mevcut iklim, buna oldukça zemin sunuyor. Bilindiği gibi bu genç nüfusun Batı Avrupa’ya akmasının esas nedeni emperyalist işgaller, bölgedeki diktatör rejimlerin yarattığı yoksulluk, baskı ve zulüm politikaları. Ne yazık ki ama bu yönlü sorgulamalar oldukça zayıf. Bilakis Erdoğan gibi katillerin siyasal çıkarları için yürüttüğü propagadanlar, bu kesimlerde bir sempati yaratıyor. Yerinden yurdundan edilmiş, göç yollarında eziyetler görmüş, kimi yakınlarını yitirmiş ve Batı Avrupa’da iyi bir yaşam sürdürme hayalleri de ırkçılık duvarına çarpmış bu insan kitlesinin çaresizliğini iyi anlamak gerekir. Ne yazık ki bu insanlar, çaresizlik içinde çaresizliğe sığınmışlardır.

Onları politize etmeye, örgütlemeye çalışan kimse var mı?

Demokratik kitle örgütlerinin bu kesimlerle bağları yok denilecek kadar az. Dahası çoğunun bu kesimlerle nasıl bir bağ kurulacağına dair bir politikası da yok. Oysa geri ve yoksul ülkelerden gelen bu göçmen kitlesiyle kurulabilecek en ufak iletişim, inşa edilecek dayanışma köprüsü, uzun vadede olumlu sonuçlara yol açabilir. Özellikle genç nüfus içinde…

Çünkü dini dogmalar ile genç nüfusun özlem ve istemleri, bir çatışmayı da barındırıyor ama çaresizliğe sığınmış bir yaşamda soru sorma, yaşananları sorgulama kabiliyetleri zayıf. Tüm mesele, doğru zamanda ve yerinde bu soru sorma sürecini başlatmak, dinleyerek ve anlayarak tartışmak.

‘ALMAN TECRİDİ TAHRİP EDİCİ VE YIKICI'

“Birçok arkadaşımın kaldığı Münih Hapishanesindeki koşulları şöyle özetleyebilirim: Tutuklular çoğunlukla tek kişilik hücrelerde kalıyor ama tabii ikili veya üçlü hücreler de var. Günde bir saat toplu olarak havalandırmaya çıkılıyor. Haftanın dört gününde ise günde bir buçuk saat hücre kapıları açılıyor ve aynı koridorda isteyen tutuklular birbirlerinin hücrelerine gidip gelebiliyor. Diğer üç günde ise havalandırma saati dışında kapılar sürekli kapalı. Özetle, havalandırma dışında yaşam, kapalı bir alanda akıp gidiyor. İki haftada bir ziyarete çıkıyor, ziyaret günü de kapılar sürekli kapalı kalıyor.

Alman hapishanelerinde tecrit koşulları ağır. Fiziki anlamda bir şiddet yok ama psikolojik olarak tahrip edici ve yıkıcı.”

AMED'DEN MÜNİH'E ZİNDAN DİRENİŞİ:

Ömrünün 27 yılı mapusta geçti

Müslüm Elma, 15 Nisan 2015’te Almanya, İsviçre ve Fransa’ya Türkiye Komünist Partisi - Marksist-Leninist’e (TKP-ML) yönelik gerçekleştirilen polis operasyonlarında tutuklanan 10 kişiden biriydi. Alman basınında ve mahkeme dosyalarında “örgüt elebaşı” olarak anılan Elma, 28 Temmuz 2020’deki karar duruşmasında altı buçuk yıl hapis cezasına mahkum edildi ve beş yıl dört ay süren tutukluluk ardından serbest bırakıldı.

Müslüm Elma, politik mülteci olarak Almanya’ya gelmeden önce Türkiye’de de hapishaneleri iyi tanıyan bir isimdi. Tutsaklıkla ilk defa 12 Eylül 1980’deki darbe ardından tanışan Elma, Almanya’ya gelene değin hayatının 22 yılını farklı hapishanelerde geçirdi. Bu süre içinde Elma, sayısız açlık grevine, direnişe katıldı; devrimci fikir ve eylemlerinden asla vazgeçmedi. Elma, Amed’deki işkence düzeniyle meşhur 5 Nolu Zindan’a direnenlerden de biriydi.

Hapishanede bir gün...

“Yıllarca duruşmalara çıktık, ben de günlük yaşamımı buna göre planlamıştım. Sabah saat 7:10’da hücreden çıkıyordum ve bu süre içinde kahvaltı, duş ve kısa bir sporu da aradan çıkarmış oluyordum. Mahkemeye çıkmadığım günlerde ise bunlar en geç saat 8’e kadar sürüyordu. Saat 9:30’da havalandırmaya çıkıyordum. Aradaki zamanda ise daha çok önceki çalışmalarımı ve notlarımı gözden geçiriyordum.

Havalandırmada bir saat kalıyordum ve bu sürede de esas olarak yürüyordum. Havalandırma dönüşü öğle yemeği veriliyordu. Öğle sonrası ve akşamları ise zamanımın çoğu okumak ve yazmakla geçiyordu. Haber saati dışında televizyonla iletişimim azdı. Türk televizyon kanallarından ise sadece ATV ve TRT 1 vardı.

Diğer tutuklularla havalandırmada ve daha önce de ifade ettiğim gibi haftanın belirli günlerinde bir buçuk saat aynı koridorda bulunan hücre kapıları açıldığı zaman görüşebiliyordum. Elbette ki avukat ziyaretleri ve görüş günlerinde de başka tutuklularla karşılaşıyorduk. Benim iletişimim daha çok Türkçe ve Kürtçe konuşanlarla vardı. Tabii ki başka arkadaşların aracılığıyla diğer bazı tutuklularla da ilişkimiz vardı. Bunlar da genellikle belirli düzeyde siyasal gelişmeleri takip eden kişilerdi.”