Esra Çiftçi


ARTIGERÇEK- İklim krizi her geçen gün gündemimizi daha fazla meşgul ediyor. Paris Anlaşması, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi kapsamında, 2015’te imzalandı. 2016 yılında yürürlüğe girdi. Türkiye, 2021 yılında anlaşmayı imzaladı ve taraf oldu. Cop26 geçen hafta Glasgow’da tamamlandı. Hem zirve hem de alternatif zirvede ekolojistler, iklim, çevre aktivistleri hem küresel hem bölgesel hem de yerel koalisyonlar kurarak mücadeleyi büyütüp sorunun geniş kitlelere ulaştırılmasını sağladılar. Buna rağmen sorun büyüyerek varlığını sürdürüyor. Tartışmalar derinleşiyor. Tartışmalar anlam dünyamıza yeni dahil olan kavramlar üzerinden gerçekleşiyor.

Kavramlar denilince de akla ilk felsefe geliyor. Bugün Dünya Felsefe Günü. Felsefe Günü’nde filozofların, çevre özelinde süren tartışmaları, bu alandaki sorunlara, kavramlara, kavrayışlara nasıl baktığını merak ettik. Canlı nedir? Doğa canlı mıdır? Et yemek etik anlamda ‘suç’ mudur? Doğa saygı konusu olabilir mi? İklim adaleti, eko-kırım nasıl kavramsallaştırmalar? Artı Gerçek olarak bu haftaki dosyamızda “iklim krizi”ni bu sorular ışığında felsefecilerle masaya yatırdık.

Kırklareli Üniversitesi öğretim üyesi Dr. Elif Çetinkıran: Doğa-insan ilişkisini yeniden yapılandırmak gerekiyor

İlk sözü Kırklareli Üniversitesi’nden Dr. Elif Çetinkıran’a veriyoruz. Çetinkıran’a “Canlı nedir? Doğa canlı mıdır?” diye sorduğumuzda, Çetinkıran, doğa felsefesi dendiğinde ilk akla gelen filozofun Aristoteles olduğunu söylüyor. Aristoteles’in, Fizik adlı eserinde doğayı, bir devinim ve durağanlık ilkesi olarak bir yapma ve yaratma ilkesi olarak tanımladığını söylüyor. Çetinkıran, bu doğrultuda “Doğa canlı mıdır?” sorusunu cevaplarken, doğanın hem canlı varlıkları hem de cansız varlıkları kapsadığını göz önünde bulundurmakla birlikte, Aristoteles’in deyimiyle devinim ve durağanlık ilkesini taşıdığı için doğayı canlı bir organizma olarak düşünmenin doğru olacağını belirtiyor ve şöyle devam ediyor:

“Canlı bir varlık olan doğa ile doğanın bir parçası olan, dolayısıyla doğa olmadan varlığını sürdüremeyecek olan ve yine canlı bir varlık olan insan arasında zorunlu bir ilişkinin bulunduğunu söylemek mümkündür. Doğayı canlı bir organizma olarak görmek, insanın doğa ile kurduğu ilişkinin biçimini de önemli ölçüde belirleyen önemli bir kriterdir aynı zamanda. Doğa-insan arasındaki ilişki biçimi, 17. yüzyılla birlikte doğanın aleyhine dönmüş, bilmenin egemen olmak olduğunu söyleyen Bacon’la birlikte doğanın sırlarına eren insan, doğaya hükmeden ona üstünlük kuran, onu kendi çıkarları doğrultusunda kullanan, dönüştüren ve ne yazık ki sıklıkla da doğayı tahrip eden bir özne haline gelmiştir.”

Çetinkıran, doğanın canlı bir organizma olduğunu kabul eden doğa merkezli anlayışın terk edilip doğayı mekanikleştiren insan merkezli anlayışın benimsenmesinin doğal bir sonucu olarak, doğanın insan tarafından her türlü ihtiyacın karşılanması için kullanabildiği ve kullanılabileceği bir nesne olarak görülüp araçsallaştığını söylüyor.

Çetinkıran, sanayi devrimi ile başlayıp her şeyin üretim-tüketim ilişkisine indirgendiği kapitalizmle belirginleşen modern anlayışın, doğayı sürekli tüketilecek bir tüketim nesnesi olarak kabul edip doğanın sömürüsüne yol açtığını belirtiyor. Çetinkıran sözlerini şöyle bitiriyor:

“Bu ilişki biçiminin hem insan hem de doğa lehine yeniden yapılandırılması, doğa ile insanın uyum halinde yaşamasına olanak verecek bir yol bulunması için “çevre etiği” dediğimiz bir kavram ortaya çıkmış, insan ile doğa arasındaki ilişkiyi doğanın sömürüldüğü, insanın sömürdüğü düzlemden çıkararak, doğanın canlı bir organizma olduğunu yeniden hatırlanmasını sağlayarak, doğa-insan ilişkisini ahlaki bir düzlemde yeniden yapılandırmak çevre etiği hareketinin en temel amacı olmuştur.”

Hacettepe Üniversitesi öğretim üyesi Harun Tepe: ‘Doğa, insan için değildir, insanın doğaya karşı sorumlulukları vardır’

Hacettepe Üniversitesi’nden Harun Tepe, ekolojik felaketler karşısında felsefeye düşenin, öncelikle durumun farkına varılması ve insan-doğa ilişkisinin sorgulanmasını sağlamak olduğunu söylüyor. Tepe şöyle devam ediyor:

“Daha çok üretim, daha çok satış, daha fazla kar ve kazançtır, ana hedeftir. Bu döngüde tüketilen enerji kaynaklarının yerine konulamayacağının bilinmesine karşın, günümüzde egemen ekonomik düzen ile çatışan bilgiler “pazar”da pek yer bulamamakta, sonuçta kitleler üzerinde etkili de olamamaktadır. İçinde bulunduğumuz durumu daha da kötüleştiren tehlikenin bu ekonomik yanıdır. Olası felaketler karşısında yapılması gerekenler çağın öne çıkan ekonomik “değerleri”yle çelişmektedir. Kar veya kazanç yerine insanı ve ekosferi merkeze koyan bir anlayışa gereksinim vardır. Ancak böyle bir anlayış değişikliğiyle olası felaketlerin önüne geçilir.”

Tepe, felsefeye bu konuda düşen görevin, insana sorumluluğunu anımsatmak olduğunu söylüyor. Özellikle Hans Jonas gibi düşünürlerin tekniğin bugün ulaştığı düzeyle insan eyleminin doğasını değiştirdiğini, bunun da yeni bir etiği, bir sorumluluk etiğini zorunlu kıldığı düşüncelerinin iyi bilinmekte olduğunu ifade ediyor. Tepe, Hans Jonas’ın sözlerini alıntılayarak sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Sorumluluğun ana etik kategori haline geldiği, doğanın da artık bir sorumluluk konusu olduğunu söylemektedir. İnsan yalnız diğer insanlara karşı değil, doğaya karşı da sorumluluk taşımaktadır. İnsan yalnız eyleminin şimdi ve burada olan sonuçlarından değil, gelecekteki sonuçlarından, bugünden kestirilmeyen sonuçlarından da sorumludur. Önceden bilme gücü ile yapma gücünün arasındaki uçurumun gittikçe büyümesi insanın sonuçlarını bugünden kestiremediği kimi eylemlerde bulunabiliyor olması, insanlığı yeni etik bir sorunla karşı karşıya bırakmıştır.

Belirsizliğin kabul edilmesi, bilme ödevinin öte yüzünü oluşturmakta ve böylece etiğin bir parçası haline gelmektedir. Bugüne kadar hiçbir etik insan yaşamının küresel koşulları ve uzak gelecek, yani türün varoluşu üzerinde düşünmemişti. Ama bugün tam da bunlar söz konusu olduğundan, hak ve ödevlere ilişkin yeni anlayış gerekmektedir.”

Tepe, teknolojide sürekli ilerlemenin sonucunun ise nesneler ve insanın kendisi üzerinde sağlanan maksimum egemenlik olduğunu belirtiyor. Teknolojinin insanın mesleği haline geldiğini ifade ederek sözlerine şöyle devam ediyor:

“Bu ise Homo Faber’in kendi dış nesnesi, ama aynı zamanda Homo Sapiens üzerinde de egemenliğini ilan etmesidir. Bugün insan gittikçe artan biçimde üretmiş olduğu şeyin üreticisi, yapmış olduğu şeyin yapıcısı, daha çok da yapmaya muktedir olduğu şeyin hazırlayıcısı haline gelmiştir. Artık siz ve ben değil, kolektif eyleyici ve kolektif eylem söz konusudur. Bu ise yeni bir sorumluluk alanı ortaya çıkarmakta ve yeni bir buyruk gerekmektedir. İnsan eyleminin doğasının değişmesi etiğin ve sonuçta siyasetin özünün değişmesini de zorunlu kılmaktadır.

Bu nedenle, Kant’ın “öyle eyle ki senin eyleminin öznel ilkesi genel-geçer bir yaşamanın da ilkesi olabilsin” biçiminde dile getirdiği kategorik buyruğunu, Hans Jonas, “öyle eyle ki, eyleminin sonuçları yeryüzünde hakiki insan yaşamının sürekliliğiyle uyum için olabilsin” biçimine dönüştürmüştür. Buyruk negatif bir biçimde dile getirilirse, Jonas “öyle eyle ki eyleminin etkileri gelecekteki insan yaşamı için yıkıcı olmasın” demektedir. İnsanlığın yeryüzünde sonsuza dek yaşamını sürdürmesinin koşullarını tehlikeye atma demektedir”

Tepe, bugün ilk kez yavaş yavaş açık hale gelmekte olanın, en azından doğal eko-sferimizle ilgili olarak bir biçimde bilim ve teknolojideki kolektif etkinliklerimizin sonuçları ve yan etkileriyle ilgili olarak kolektif sorumluluk gibi bir şeyi organize etmek zorunda olduğumuzu söylüyor. Her insanın bir yurttaş olarak hem kendi ülkesinin politikalarına ve hem de Dünya Bankası’nın “üçüncü dünya”nın borçlu ülkelerine karşı yürüttüğü politikalara ilişkin ortak bir sorumluluk duyması gerektiğinin farz edilmekte olduğunun altını çiziyor.

Tepe, böylece kültürel evrimin her iki boyutunda teknolojik buluşlarda ve toplumsal ilişkilerde çağımız yeni bir ortak-sorumluluk etiği yeni tip bir etiği, etiğin geleneksel ve aşılmış normların karşısına konulabilecek olan bir makro etiği talep eden evrensel bir durumla karşı karşıya olduğumuzun görülmekte olduğunu söyleyerek sözlerine şöyle devam ediyor:

“Bu ortak sorumluluk bilinciyle yapılması gereken temel bilgisel eylem ise Uluğ Nutku’nun ifadesiyle “insan-doğa ilişkisini yeniden kurulması”dır. Bu ise insanın doğayla ilişkisini, bugünkü yaşanmışlıklar ışığında sorgulaması ve kendisine yeni bir yön belirlemesi anlamına gelmektedir. Nutku, insanın doğayla ilişkisinin yeniden ve daha insana uygun bir biçimde kurulması için üç ilke önermektedir. Birinci ilke “bilinen her şeyin uygulanması gerekmez” ilkesidir.

Sonuçlarını ya da etkilerini kestiremediğimiz insan ve canlı yaşamı üzerinde ne gibi kalıcı etkilere yol açacağını bilmediğimiz teknikleri uygulamaya hakkımız var mıdır? Bilmek ya da yeni bir bilgiye ulaşmak, o bilgiyle iş görmeyi zorunlu kılmaz, yeni bilgi sadece bize yeni bir kapı açar, yapabilirlik sağlar. Yapabilirlik, yapmayı gerektirmez. Yapmanın yol açacakları iyice tartılmadan yapılıp edilenler, insanlığa getirdiklerinden daha çoğunu götürebilir. Bugün çoğu zaman yaşadığımız budur.”

Tepe, ikinci ilkenin de “doğa insan için değildir, insan doğayla birliktedir” ilkesinin olduğunu söylüyor. Tepe, Nutku’nun, bu ilkenin doğanın yalnızca bir kullanım değerine sahip olmasına, yalnızca bir araç olarak kullanılmasına son vereceğini söylediğini belirtiyor. Tepe, bu ilkeye göre hareket edilmesinin, doğanın yalnızca bir araç olarak kullanılmasına son vereceğini söylediğini belirtiyor. Tepe, bu ilkeye göre hareket edilmesinin, doğanın yalnızca insanın kullanımına sunulduğu, insanın onu istediği gibi kullanabileceği düşüncesinin yanlışlığını görmemizi sağlayacağını belirtiyor. Tepe şöyle devam ediyor:

“Bu ilkeyi Nutku, üretim-tüketim zinciri dışında bir kavrayışa ulaşamayan, her şeye bu açıdan bakan çağdaş ekonomiye etik bir ilke koyma girişimi olarak nitelemektedir. Bu ilkeye göre davranmanın, teknolojiye direnmek yerine, teknolojik kültürü doğayla uyumlu hale getireceğini, doğadan alınanı ona zarar vermeden doğaya geri vermeyi mümkün kılacağını belirtmektedir. Nutku’nun üzerinde durduğu üçüncü ilke ise “insan türünün biricikliğini oluşturan şeyin onun özgür seçim yapabilmesi” olduğunu dile getiren ilkedir.

Özgür seçim yapabilen tek varlık olan insan, ona göre soyunu sürdürüp sürdürmeyeceğini de kendisi karar verebilir. Hem doğa-kültür karşıtlığının hem de kültürün evrimin bir uzantısı olduğuna ilişkin savların ancak bu ilkenin anlaşılmasıyla aşılabileceğini söylemektedir Nutku. İnsana özgü her varoluşun kaynağında doğal evrim olsa da insandaki özgürlük olanağı insanın biyolojisiyle açıklanamaz. Özgürlük ya da doğa nedenselliğinin insanda kesintiye uğramış olması, insanın biricikliğini oluşturan şeydir. Nutku bunun, doğanın insana bir lütfu olarak da anlaşılabileceğini söyler.”

Kocaeli Üniversitesi Felsefe Bölüm Başkanı Prof. Dr. Sinan Özbek: “Doğa öcünü alır” ifadesi Engels’e aittir

Kocaeli Üniversitesi Felsefe Bölüm Başkanı Prof. Dr. Sinan Özbek’e, doğaya saygı olabilir mi, olursa nasıl olur diye sorduğumuzda, Özbek, insanın doğayla ilişkisinin bir soru haline gelmesinin çok eski zamanlara gitmediğini, insan neslinin 300 bin yıllık tarihinde aslında çok sınırlı bir süre içinde doğayla ilişkisini sorunlu bir hale getirdiğini söylüyor. Özbek, binlerce yıl doğayla uyumlu yaşayan insanın doğayla ilişkisinin, bu dengeyi bozacak şekilde değiştiğini belirtiyor. Özbek, burada elden kaçırılanın doğanın insanın “inorganik bedeni” olması ve insanın doğrudan doğruya doğa yoluyla üretmesi olduğunu ifade ediyor ve sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Felsefe tarihinde doğanın ele geçirilmesi ve nesneleştirilmesi Bacon (1561-1626) başlatılır. Bu ilişkilendirme hatalı bir şekilde yapılmış olsa da Bacon’ın “İnsan neden hala doğayı egemenliği altına alamadı?” sorusunun açık bir şekilde sorulmuş olmasından dolayı anlamlıdır. İlişkilendirmedeki hata ise Bacon’un doğanın egemenlik altına alınmasını yine doğanın yasalarına uymakla mümkün olacağını söylediğinin unutulmasıdır. İşte bu “unutkanlık” yakın zamanlara kadar felsefenin doğadan bahsederken üzerinde yürüdüğü zemindir.”

Özbek, ne zaman ki insanın doğayla ilişkisinin, bu haliyle insan türünün de sonunu hazırladığı görüldü, doğa bir başka dolayımla felsefenin konusu olduğunu söylüyor. Özbek, sanıldığının ve yazıldığının aksine bu tahribatın vardığı boyutlara işaret eden isimlerden birinin Marx olduğunu ifade ediyor. Özbek, herkesin diline pelesenk ettiği “Doğa öcünü alır” ifadesinin ise Engels’e ait olduğunu, bu retoriğin değerinin yüksek ifadeyle, zımnen doğaya bir “özne sıfatı” verdiğini, özne olanın ise saygı kavramıyla tartışılabilecek bir şey olduğunu belirtilerek şöyle devam ediyor:

“Artık doğayı egemenlik altına almanın felsefesini yapmaktan, doğanın nasıl korunacağının felsefesini yapmaya geçmiş bulunuyoruz. Burada önemli tartışma, etik alanında yoğunlaşıyor, eski etik sert eleştirilerin konusu oluyor. Eski etik, şimdiki zamanla sınırlı olmak, insan merkezci olmakla eleştiriliyor. İnsan merkezi etikte diğer canlılar ve doğa yer bulmuyor. Doğa ve insan dışındaki canlıları etiğin konusu haline getirme, etiğe yeni bir alan açıyor. Görülen o ki bu çaba eski etiğin metafizik yönelim ve kavramlarıyla sürdürülürse, sadece spekülasyon düzeyinde kalıyor. Hala Kant’tan, Schopenhaur’dan vb. hareket ederek ahlak alanında oluşmuş sorulara cevap vermeye kalkışmak bir felsefi zavallılığa denk geliyor. İnsanı doğanın bir ürünü ve parçası olarak göremeden, doğayla etik bir ilişki kurmak mümkün görünmüyor.”

Dicle Üniversitesi öğretim üyesi Fatih Kök: Biz felsefeciler neden hala ‘beyazların’ sorduğu soruları moda biliyoruz.

Dicle Üniversitesi’nden Fatih Kök’e et yemek etik olarak suç mudur? diye sorduğumuzda, bu soruların felsefi bağlamda evrensel olarak kuşatıcı ve öncelikli mi olduğundan emin olmadığını söylüyor. Kök, bir yanıyla çok önemli ve tartışılabilir olduğunu düşünüyorken öte yandan günümüz dünyasında pseudo (sözde) bir tarafa düştüğünü hissettiğini belirtiyor. Kök, et yemenin ahlaki olarak nasıl algılandığını teorik bağlamda konuşulmasını, farkındalık yaratmasını ve veganların/vejeteryanların kendilerini anlatabilmesi ve her alanda çoğaltabilmesinin önemli olduğunu ifade ediyor. Kök’ün sözleri şöyle:

“Belki bundan üç kuşak sonrası bizi et yemiş barbarlar olarak nitelendirecek, aslında haksız da sayılmazlar. Lakin tüm dünyanın vegan olması ütopyası acaba Afrika’da sağlıklı suya ulaşamayan halkların sorununu çözecek mi? Yani biliyorum, aslında etleri için beslenen hayvanlara çok fazla su ve besin harcanıyor ama işte derdim bu durumun azalmasının direkt olarak üçüncü dünya ülkelerindeki açlık seviyesinin altında yaşayan insanlara etki edip etmeyeceği. Mesele endüstriyel tarım meselesi, bir anda organik tarıma geçtiğimizde Çin’deki işçi nüfusu nasıl hayatta kalacak? Tarih bizlere çok acı tecrübeler bıraktı ne yazık ki! Tekrar ediyorum, yanlış anlaşılmak istemem, iklim krizini, veganlık tartışmalarını çok önemli buluyorum. Ancak hayati sorunlarımız bunlar mı emin değilim. Bu belki bize Batı metafiziğinin devrettiği bir hastalık..”

Kök, ticaretin önem kazanmasının ve sömürge yollarının işler hale gelmesiyle ortaya çıkan burjuvazinin, diğer türlü söylenecek olursa Anglosakson ekolle başlayan felsefe yapma biçiminin uzantısı olduğunu söylüyor. Kök, “günümüz içinse belki bir tür beyaz yaka mastürbasyonu yahut üst sınıf hegemonyasının kaçak dövüşü” diyerek, neticede bu tür soruların ön plana gelmesinin kendi fikrine göre tesadüf olmadığını ve hiç de masum olmadığını dile getiriyor. Kök şöyle devam ediyor:

“En az Nietzsche kadar öfke duyabileceğimiz bir çağda, kendimizi sözde efendi ahlakına mensup görerek kendimizi köleleştiriyoruz. Delirmek yerine, konforlu “büyük” sorularımıza dalıyoruz. İnsan artık hiç olmadığı kadar tutsak. Ve ne yazık ki bunun sebebi küresel ısınma yahut organik sağlıklı beslenmeme değil. Bunlar asıl sorunun çıktıları sadece. İki gün önce çalıştığı tesiste eşarbı makineye takılan 13 yaşındaki çocuk öldü. Üç kuruşa sigortasız çalıştırılan göçmen, mülteci çocuklar için bu problemlerin hangisi acaba önemli? Kadınlığı mı, kimliği mi, zaten ayda bir yiyebildiği et mi, küresel iklim krizi mi? Ben daha gerçekçi olduğunu düşündüğüm sorular sormak istiyorum. Dünyadaki bu gelir adaletsizliği ve emek sömürüsü nasıl bitebilir? Halklar nasıl oluyor da dünyanın gözü önünde hala savaştırılabiliyor? Mars’a gitme hayalleri kurduğumuz bir çağda yüz binlerce insan nasıl oluyor da açlıktan ölebiliyor? Biz felsefeciler neden hala ‘beyazların’ sorduğu soruları moda biliyoruz. Aklın ve vicdanın kusması gereken bir çağda, sanki kendimizi oyalıyoruz.”