Empati dediğimiz başka nedir ki?



Artı Gerçek

Mahmut Alınak’ın da dediği gibi, kimsenin gücü, gerçekçilerin toplumla olan bağını kesmeye yetmez.


Tacim ÇİÇEK


Artı Gerçekte’ki habere göre; Cumhuriyet'ten Kübra Köklü'ye konuşan Alınak, “Fikirlerim ve siyasi projelerim belli ki birilerini rahatsız ediyor. Bu rahatsızlık nedeniyle adeta kan davası güdülüyor. Hakkımda da hazırlanan iddianame kan ve ölüm iddianamesidir. Kan davasına dönüştürüldüğü için ev hapsi kesmiyor. Ve tekrardan cezaevine gönderilmem isteniliyor. Cezaevinden çıkmış olabilirim. Ancak hapis hayatımı evde sürdürüyorum. Toplumla iletişimim kesilmek isteniliyor. Kimsenin gücü, toplumla olan bağımı kesemez,” dememiş olsaydı bu yazı olmayacaktı. 

Çünkü kitapları toplatılanlar, hakkında dava açılanlar kervanına Mahmut Alınak da katılmıştı. ‘Vicdanlı insanlar’a seslenişinin (Sesleniş, 23 Ekim 1997 perşembe tarihli Cumhuriyet gazetesinde; İlhan Selçuk'un ‘Pencere’ köşesinde yayımlanmıştı.) etkisinden kurtulmaya çalışmıştım. O sıralarda dönemin İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Burhan Özfatura gibi, dünya görüşü, hukuk anlayışı içtenlikten, duyarlıktan ve sözde demokratlıktan bile uzak olan bir anlayışın prototipleri çıkmıştı ortaya. Edebiyatımızın dünyadaki en ünlü ve etkili kişisi Yaşar Kemal ile Eşber Yağmurdereli gibi aydınlar için içindekileri bir çırpıda kusmuştu. Buna döneceğim; ama Mahmut Alınak'ın o seslenişini anımsatmak istiyorum: “Yirmi beş yıllık bir politikacıydım ve politika yapmak istiyordum; ama Ankara DGM'ce verilen hapis cezası politika yapma hakkımı elimden aldı. Üstelik suç, milletvekiliyken ileri sürdüğüm düşüncelerdi. Bu durumda köy muhtarlığına bile aday olamıyorum. Yirmi bir yıllık avukattım, ama avukatlık yapma hakkım da elimden alındı. Politik kitaplar yazmak istedim, yazdım. Ama “HEP-DEP ve Devlet” adlı kitabım toplatıldı. Ve hakkında Beyoğlu 2. Ağır Ceza Mahkemesinde ceza davası açıldı. Ben ve kitabım hâlen yargılanıyoruz. Roman yazmak istedim. “Şiro'nun Ateşi” adlı romanımı yazdım. Kitap birkaç gün önce yayımlandı. Ama ne var ki yazdığım bu roman da toplatıldı. İstanbul DGM, 14.10.1997 tarih ve 1997/442 sayılı kararı ile “Şiro'nun Ateşi” romanı hakkında toplatma kararı verdi ve kitap hakkında soruşturma açtı. Kitabın toplatılması yetmiyormuş gibi, bir de bu kitabı yazdığım için TCK'nin 312/2-3 maddesine aykırılıktan iki yıldan altı yıla kadar hapis cezası istemiyle DGM'de yargılanacağım. Silahlı çete kurmak serbest, kitap yazmak suç! İşte Türkiye'nin demokrasi fotoğrafı! Bana şimdi politika yapmak yasak, avukatlık yapmak yasak, kitap yazmak yasak! Elinizi lütfen vicdanınıza koyun! Bu durumda benim için serbest olan ne kaldı? Oturup ölümü beklemek mi? Türkiye'yi terk etmek mi? Önümde başka hangi demokratik seçenek var, lütfen söyleyin! Özetle, “Şiro'nun Ateşi” bir yıllık emeğimin ürünüydü. Kitabımın toplatıldığını öğrendiğimde, çok sevdiğim bir yakınım öldürülmüşçesine sarsıldım ve tanımsız acılar çektim. Yöneticileri düşünceyi özgür bırakmaya mecbur edecek olan bu ülkede yaşayan insanların duyarlılığıdır. Ve kamuoyunu duyarlı kılmak bu ülkenin aydınlarının, bu ülkenin sanatçılarının, bu ülkedeki tüm demokrat insanların, yani sizlerin görevidir.

İşte bu seslenişin yapıldığı sıralarda; duyarlı, içten ve kararlı olarak yaşanılan olumsuzluklara karşı duran iki güzel insan için yakışıksız, yersiz ve çirkin sözler de söylenmişti. O sözler, “kem söz sahibine ait” bağlamında eşyanın ve söyleyenin doğasına uygun görülebilir, ama asla geçiştirilemez. Bugün “düşünceye özgürlük ve Türkiye”nin dünyanın gözündeki “yasaklar ülkesi” imajını yıkmak çabası karşısında sessiz kalmak; o gün de doğru değildi, bugün de doğru değildir… Demokratik bir Türkiye'nin olabileceğini düşünmeyenlerin ve istemeyenlerin içtenliğine (vatanseverlik konusunda) kuşkuyla bakmanın yanında, gerçekçi olmalıyız. Anlayışsız ve de temelsiz çıkışların işe yaramadığı bir gerçeklik artık. Eşber Yağmurdereli'yi, iki gün boyunca eziyet ederek dolaştırdıktan sonra, can güvenliği(!) gerekçesiyle Çankırı Cezaevi'ne götürmenin yöntemi ve gerekçeleri hiç de hukuki ve insani değildi; şimdi de başkalarına yapılan benzer yanlışlar öyle…

Yağmurdereli, arkadaşlarıyla ‘Barış için 1 milyon imza’ kampanyasını başlatmış ve sözcüsü olmuştu. Onun için tutuklama kararı çıkartılmıştı. Bir televizyon programındayken de apar topar gözaltına alınmıştı. Yaşar Kemal de, ‘Eşber’i hapishaneye koyarlarsa, ben bu devleti affetmeyeceğim’ hatta ‘Eşber’i hapishaneye koyarsanız ben bu ülkeyi terk ederim,’ demiş ve Eşber’i hapse atılınca o da ülkeyi terk etmişti. Eşber hapisten çıktığında da geri dönmüştü. İşte bunun üzerine de dönemin İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Özfatura, Eşber Yağmurdereli için "Devlete küfür edenlerin övüldüğü anlara geldik. Adam örgüt üyesi, bayrak düşmanı, ama bu ülkenin Cumhurbaşkanı adamın önünde eğiliyor. Adamın gözü kör, kalbi de kör", Yaşar Kemal için de, "Ulan sen kimsin? İki kıçı kırık roman yazmışsın. Sahte kahraman olarak seni şımartmışlar. Allah seni bildiği gibi yapsın. Affetsen ne olur, affetmesen ne olur? İnananların ezildiği, törör örgütü gruplarının, hırsızlık yapanların el üstünde tutulduğu bir dönemdeyiz. Bir teröristi affetmek demokrasi oluyor, inançlı insanlar affedilmiyor" demişti.  Ve böylece ‘vatan haini’, ‘terörist’, ‘memleket düşmanları’ gibi suçlamalar sözel linç biçiminde sökün etmişti. Karşılıklı davalar da açılmıştı.

Hiçbir yakalama ve tutuklama kararı elinde olmadan polislerce avukat tutuklamak, sonra da onun için yakalama kararı aramak görülmüş şey değildi. Çeteler, katiller, kaçakçılar, mafya babaları elini kolunu sallayıp gezerken bir avukatı evraksız gözaltına almak anlaşılır gibi değildi. 

Bir ülke kimliğini, duruşunu, misyonunu olmazsa olmazlarının hepsini egemen düşünceden alır. 

O zamanki İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı'nın söyledikleri de yanlıştı. Bu bağlamda bir neden değil, bir sonuçtu. Elbette ki Eşber Yağmurdereli ve Yaşar Kemal için söyledikleri yanlıştı, ama kendi mantık dizgesine çok uygundu. Çünkü içine doğduğumuz yaşam biçimi, bir başkasının görüşünü benimsemese de onun görüşünü ifade etmesi için çaba göstermekten, hoşgörüden çok uzak. Sosyal ve siyasal söylem, farklılıklarımızı kabullenmekten de… Düşünceye özgürlük, demokrasi ve barış için duyarlı, içten, kararlı ve eylemci güzel insanlar için otoriterliği, yasakları, tektip düşünmeyi, zulmü dayatanlar, ülkemizi dünyanın gözünde “yasaklar ülkesi” yapıyor, bunu hiç istemeseler bile. Ancak bu kararlılıkla, içtenlikle, duyarlılıkla ve tepki göstermekle engellenebilir. Doğruları, gerçekleri egemen kılarak…

Yaşayageldiklerimiz bana iki şeyi anımsattı. 

İlki Marks'ın “İnsanlar hangi düzeyde ortam yaratırsa ortamda aynı düzeyde insanlar yaratır,” saptaması... Bu bağlamda, Eşber Yağmurdereli, Yaşar Kemal ve benzeri olan onlarca sanatçının, aydının, gazetecinin, demokratın karşısındakiler ne yazık ki ortamın sonuçları.

İkinci anımsadığım da, Çetin Altan'ın gazeteci Nilgün Cerrahoğlu ile yaptığı söyleşide bir lanetliler bahçesi vasiyet etmiş olması... Düşünceyi yasaklayanlar, zulmün iktidarını kuranlar bu bahçede sergilenecek, insan bu bahçeyi gördükçe geçmişten ders alacaktı, ama bu vasiyetin karşılığı yine yargılanmak olmuştu. Erkler aydınlarla, yazarlarla, sanatçılarla, gazetecilerle uğraşmak yerine daha yaşanılası ülkeler için refahla, yatırımlarla, ekonomiyle, işsizlikle, kalkınmakla uğraşmalı. Ağızlarından çıkan her söz için dava açmak, yazdıkları, söyledikleri için onları içeri tıkmak olmamalı. Düşünceye ipotek konulamaz. Bu çıkışlar ve yaptırımlar ülkemizi âdeta bir “lanetliler bahçesi”ne dönüştüyor, Altan’a göre. Ne ülkemiz ne de farklılıkları savunan insanımız bunu hak ediyor. Madem farklılıklar zenginliğimiz ve insanın doğuştan getirdikleri parmak izi kadar özgünse...

Yaşadıklarımızdan burnumun direğini sızlatan birkaç şeyi paylaşmak istedim. Ve bunlara benzeyen o kadar çok şey var ki yakınımızda olan, ama çoğumuzun dönüp bakmadığı, üzerinde kafa yormadığı ve de hiç görmediği... Görmezden gelmekle her şey düzelmiyor ki. Duyarlılığını, içtenliğini, kararlılığını ve gerçekçi duruşunu yitirmeyen onca insan var yine de. Bunlar babalarının, annelerinin kendileri için yapmadıklarını çocukları için gerçekleştirmeye çalışıyor. Özgürce, insanca ve barış içinde yan yana gelecek kaygısı olmadan yaşamak hakkı için... Geçmişten ders çıkarmak; sağlam adımlarla yürümek, el ele vermek bütün olumsuzlukların, çirkinliklerin önünde set olmak ilk adımıdır bence, bu güzel düşüncenin. Çünkü ancak böyle bir imece kaldırır bu anlayışı.

Ezcümle: Mahmut Alınak’ın da dediği gibi, kimsenin gücü, gerçekçilerin toplumla olan bağını kesmeye yetmez, çünkü ellerindeki kalemi, başlarında aklı sihirli değnek gibi kullananlar bir tür Fareli Köyün Kavalcısı’dır. O yüzden bize düşen elbirliğiyle hepimizin evi olan ülkemizi, “Yasaklar Ülkesi” ve “Lanetliler Bahçesi” görülmesine karşı durmak, “Binbir Çiçek Bahçesi” yapmaya çalışmaktır. Bu bizim elimizde, yeter ki kendimiz olalım, karşımızdakini dinleyelim, onu olduğu gibi görelim; farklılıklarla kardeşçe bir hayat sürdürebilelim.

Empati dediğimiz başka nedir ki?

BAĞLANTILI HABERLER