Josef H. KILÇIKSIZ


Ganimet, gayri Müslimlerden savaş yoluyla elde edilen her türlü mal ve esirleri ifade ediyor. Kuranda yer alan Enfâl sûresi (75. Âyet) ganimeti ve taksimini düzenliyor. Küffar ile savaşta, malların yanı sıra düşman erkekleri köle, kadınları ve kızları ise cariye statüsünde müminlerin ganimeti sayılıyor. Müminlerin payına düşen cariyelerden cinsel anlamda istifade etmeleri caiz kabul ediliyor.

Fetih ve savaş mecrasında ganimet ve talan aynı denklemin bileşenleri olarak görülüyor. Fakat uygar dünya, 1949 Cenevre sözleşmesinin 50. maddesine göre, ganimeti ağır savaş suçları arasında sayıyor. 

Kılıç kuşanıp fethe çıkan “müminin” bagajında, dünya malına tamahkarlık, ganimet, yağma ve talan, cariye, kölelik, cinsel suçlar, yayılmacılık, sosyal Darwinist saldırganlık, cinsiyetçilik, güç fetişizmi, başka inançları tahkir ve ayrımcılık gibi savaş suçları bulunuyor.

Ganimet ve savaş, sıkı bir mal-mülk ve iyelik diyalektiğiyle birbirine bağlanıyor. İnsanın ontolojik derinliğinde yer alan habis itkileri harekete geçirip dünya malına olan tamahkarlığın kıvılcımını çakıyor.

Ganimet deyince, bilmem hangi intikam tanrıçasının hizmetinde olan “kötücül dehanın” ağzından salyalar akmaya başlıyor. Fanatik köktencilik insanın tinine, barışçıl tanrısal ruhun en küçük bir kıvılcımının bile yerleşmesine izin vermiyor. 

Fethe katılanlara yağma ve ganimet ödül olarak gösteriliyor. Fetih maceralarının dinsel deklarasyonu olarak kılıç, tarihin bilinçaltına çalışan bir simgesellik taşıyor. 24 Nisan 1915’i, 6-7 Eylül 1955’i akla getiriyor. 

Ayasofya minberinde arzı endam edilen kılıç ve fethin semboliği, ganimet olmadan boşa çıkıyor. 

Ganimet nosyonu Türkiye’de kamu malının yağmalanması bağlamında da önem kazanıyor. Fakat ekonomik çöküş tüm hızıyla sürerken yağmadan nemalananların sayısı haliyle azalıyor. İç ganimet kaynakları hızla tükenirken sokaklarda bağıran şeriatçılara küffarın malı ve mülkü dış ganimet kaynakları olarak hedef gösteriliyor. Ancak sert çehreleri ve dehşetli sesleriyle bu Moğol atlılarının gazını alacak ganimet kaynakları, modern dünyada yok denecek kadar azdır. 

Gürleyen savaş boruları ve trompetlerin dehşet uyandıran tınısı eşliğinde küffarın malına akınlar düzenlemeye hazır bir güruh siyasi anlamda zinde bir güç olarak yine de yedekte bekletiliyor.

Sokaklarda bağıran şeriatçıları hem dizginleyecek hem de harekete geçirecek güç odağı aynı devlet otoritesidir. 

Aya Sofya’nın yeniden camileştirilmesi, olası bir ekonomik kriz felaketinde, “dış mihraklar” bahanesi de üretiyor.

Ülkeyi çölleştiren, kıyıları, gölleri, dereleri, yaylaları, ovaları, meraları özelleştirip mülkleştiren, paraya çeviren, kısacası kamu malını yağmalayan değerler silsilesi, vahşi kapitalist bir ajandadan hız alıyor. Bu sözde değerler kaynağından, yoğun bir 'Moğol akıncısı', soyguncu, tapınak hırsızı ve katil seli fışkırıyor.

Bu talanda değer koyucu odak olarak “piyasa” ön plana çıkıyor.

Fetih, ganimet ve dünya malı tutkusu arkasında, çılgın savaş çığlıklarından, zincirinden boşanmış hücumlardan, insan etinin muazzam derecede parçalara ayrılışından, düşenler ile katledilenlerin acımasızca yer değiştirişinden, ceset yığınlarından, kanla yıkanan savaş meydanlarından, insan kanıyla boyanan nehirlerden oluşan bir talan ve kan coğrafyası bırakıyor.

Köktenci İslamcılığın laik(çi) devlet eliyle ehlileştirilmesi akamete uğruyor. Türkiye’de jakoben laik(çi) uygulamalar bir mağduriyet kategorisi yaratıp İslamcılığın sağcılaşması sürecini hızlandırdı. Laik(çi) uygulamalar dindarlığı siyasal bir kimlik haline getirip dindarlığa sert muhalif bir karakter kazandırdı. Aşırı bir savla, bu kategoriyi belki de sonsuza kadar sağa itti.

Fakat Batı dünyasında demokratik laikliğin uygulandığı ülkelerde seküler olmayan köktendinci bir kategori hep olageldi. Türkiye’de modern anlamda demokratik laiklik olsa bile, dindarlığı siyasal bir kimlik olarak talep eden bir kitle yine olacaktı. Bu İslâm’ın laiklikle olan doku uyuşmazlığından kaynaklanan bir olgudur. 

İslâm modern anlamda sol değerlere yakın bir din midir? Sağdan bağımsız bir İslamcı aydın kategorisi var mı?

İslamcıların kapitalizm eleştirisi, sömürü, eşitsizlik, sosyal adalet vb. gibi sınıfsal odaklı bir sistem eleştirisi olmaktan çok, hep kültürel bir Batı karşıtlığı ekseninde yapıldı.

Bileğinin hakkıyla olsun ya da hükümetin sağladığı ayrıcalıklar nedeniyle olsun, zenginleşmiş olan günümüz İslamcılarının kapitalizmle hiçbir sorunu yoktur. Çünkü İslam’ın kapitalizme karşı bir toplum sistemi tasavvuru yoktur.

Çünkü üretim araçları üzerinde özel mülkiyetin olduğu, holdingler, tekeller, devasa finans kuruluşlarının olduğu, mal ve hizmet üretiminin pazar ekonomisine göre ayarlandığı, paranın bir değerinin bir de fiyatının olduğu, kâr temeli üzerinde işleyen bir işçi-işveren ilişkisinin olduğu, kâr uğruna çevre katliamının olduğu, kâr ortaklığı bankalarının olduğu (bu arada kâr ortaklığı faiz kavramının İslamcasıdır), ezen-ezilen ilişkisi ve dolayısıyla sömürünün olduğu sistemin adına bal gibi kapitalizm denir.

Demem o ki İslami sistem kuracağız diye bağıranlar, aslında kapitalist sistemi İslam’la soslayarak egemenlik kurmak peşindeler. 

Bu talan ve sömürü ilişkilerinden uzak, ganimetçi olmayan bir İslamcı aydın kategorisi var mıdır? İslamcı aydınların çoğu, Nietzsche, Marx, Heidegger, Habermas, Foucault, Feyerabend’i hatmetmiş olanları bile, kendilerini sağda tanımlıyorlar. Mesela Foucault’nun “iktidar” hakkındaki tespitlerine kuramsal düzeyde katılırken, totaliter iktidarın “heryerdeliğine” gıklarını çıkarmıyorlar.

Çehov’un tüfeği ilkesince (duvarda asılı silah oyunun sonunda mutlaka patlar), Ayasofya minberinde çekilen kılıcın tekrar kınına girmesi zor görünüyor.

Fetih sarhoşluğu yaşayan köktendinci kitle, El Kaide’den devşirilme cihatçı milis orduları ile Libya’da sahada elde edilen göreceli başarı ile hilafet kurmayı düşünüyor.

Hilafet ve fetih müptelaları, İhvancı emeller yüzünden başta Arap dünyası olmak üzere bir sürü ülkeyle düşmanlığa rağmen hilafet rüyası görmeyi sürdürüyor.

Hilafet rüyasını, Kıbrıs ile Lübnan karasuları arasında Rumların ilan ettiği münhasır ekonomik bölgeye, sismik araştırmalara Mısır’ın aktif katılımına, Watiye üssünü BAE uçaklarının bombaladığı savına, S. Arabistan’da Türk mallarının boykot edilmesine rağmen görüyor.

Olası hilafetin bileşenleri arasından Kürtler, Sünni olanları dahil olmak üzere, dışlanmış görünüyor. Bu dışlanma, devletin âli çıkarları söz konusu olduğunda, olası bir hilafetin kavim-ümmet sentezli karakterini ele veriyor. Bu sentez Fırat’ın doğusuna taşınan Kürt düşmanlığı ile ganimetçi yağmacıların insafına bırakılan Tel Ebyad ve Ras’ul Ayn realitesinde somutluk kazanıyor.

Geçenlerde Diyarbakırlı Kürt bir dostumun çocuğu oldu, adını Ahmet Arif koydular. Ahmet henüz doğmadan devlet, aileye bir mektup göndererek, onları kutladı ve banka hesaplarına çocuğun gereksinimleri için para yatırdı. 

Uygar sosyal gönenç devleti, çocuklara, etnik kökeni ve inancına bakmaksızın, ülkenin mirasçıları gözüyle bakıyor. Çocuklardan sonra değer sırası kadınlara geliyor. Kadınların mutlu gülüşlerini ise özgür hayvanlar takip ediyor.

Türkiye’nin diğer dünya ile arasında açılan uygarlık uçurumu, çocuğa, kadına ve hayvana verilen değerle kendini belli ediyor. 

Evet coğrafya kaderdir belki ama asıl kader bence Hobbesçu Leviathan’dır.

Örneğin Uludere’de öldürülen 34 kişinin 22’si çocuktu, 18 yaşından küçük çocuk. Uludere aynı zamanda bir çocuk katliamıydı.

Denilecek ki sözünü ettiğin ülkenin bir ayrılıkçılık ve terör sorunu yoktur. O halde sorarım, eğer İspanya ya da İrlanda’da doğmuş olsalardı, 6 yaşındaki Efe Tektekin zırhlı polis aracının çarpması sonucu, 13 yaşındaki Doğan Teyboğa polisin attığı gaz bombasının başına isabet etmesi sonucu, 12 yaşındaki Uğur Kaymaz on iki kurşunla, 15 yaşındaki Berkin Elvan polisin gaz fişeğiyle öldürülür müydü?

Mesela 11 yaşındaki Cizreli Cemile eğer İspanya ya da İrlanda’da doğmuş olsaydı hayat serüveni derin dondurucuda son bulur muydu?

Kısacası hibrit rejimin karabasanı sürüyor içindeki basınç kritik momentuma ulaşırsa tencere patlayacak. Fakat, “bir adım ileri iki adım geri” stratejisiyle yükselen basınca ince ayar çekiyorlar.

Hükümet sayısız yılanla donanarak Tartaros’un borusunu öttürüyor. Üç başlı bekçi köpek Kerberos ise cehennemi korumayı sürdürüyor. 

Ülke, fetih tamtamlarını dindirip, kılıcı kınına tekrar sokacak olan Nemesis’i umarsızca bekliyor.