Bernard RORKE (*)


Bu yıl uygulaması sona erecek olan AB’nin Roman Entegrasyonu Çerçeve Planı'na rağmen, Romanlara yönelik ırkçılık bütün kıtada yaygınlaştı, güç kazandı. Bulgaristan, İtalya, Fransa ve Ukrayna gibi ülkelerde Romanlara yönelik olarak gerçekleşen kitlesel şiddet eylemleri ve toplu cezalandırmalar durup dururken meydana gelmedi, tüm bu saldırılar siyasi olarak yönetildi. 2020 için ana akım siyasi partilere çağrı son derece basit: Gözlerinizi sımsıkı kapatmak artık bir seçenek değildir; ırkçılıkla birlikte gelişen aşırı-sağın millici ve yerlici tutumuna karşı etkili mücadele eksikliği suç ortaklığı anlamına geliyor.

Geçtiğimiz yılın Mart ayında, Avrupa Roman Hakları Merkezi (ERRC), kitlesel şiddet eylemleri ve toplu cezalandırmalar konusunda bir olgu belgesi yayınladı ve Roman karşıtlığının "ırkçılığın kabul edilebilir bir şekli" olduğunu varsayan ülkelerde, Roman topluluklarının karşı karşıya kaldığı tehditler konusunda uyarıda bulundu. Ne yazık ki bu uyarının son derece öngörülü bir yaklaşım olduğu ortaya çıktı. 2019’daki Avrupa Parlamentosu seçim kampanyası, Bulgaristan, Fransa ve İtalya’da Romanlara yönelik saldırıların yaygınlaştığı bir döneme denk geldi. 

2019 Nisan ayında, Bulgaristan’ın Gabrovo kentinde, gençlerden oluşan çeteler, Romanların evlerine ve mülküne yönelik şiddetli saldırılar düzenledi. Ardından aslında aşırı sağcı militanlarla futbol hooliganlarının birlikte düzenlediği ama "kendiliğinden" diye sunulan protesto eylemleri gerçekleşti.

Aşırı sağcı IMRO partisinin lideri, Başbakan Yardımcısı Krasimir Karakachanov, sert tedbirler alınmasını istedi, "çünkü Romanlar Bulgaristan’da artık fevkalade küstah oldular" dedi. Bu açıklamanın ardından Ocak ayında yerel makamlar bir toplu cezalandırma yöntemi olarak 15 ailenin evlerini yıktı.

Bu habis saldırılarla birlikte Paris ve Roma’da kırılgan Romanlara yönelik taaruzlar, Roman düşmanlığının kolay kolay ortadan kalkamayacağını acı bir şekilde hatırlattı. Aşırı sağın, ‘’etnik yerleştirmeye’’, çokkültürlülüğe ve azınlıklara karşı yükselen seferberliği, iki yüzlü yerlici ve millici politikacılarla neo-faşist saldırganların Romanlara yönelik kitlesel şiddet ve toplu cezalandırma eylemlerinin süreceğini gösterdi. 

ZULMÜN KISA TARİHÇESİ

Geçtiğimiz yüzyılda Romanlara yönelik ırkçılık ve ona eşlik eden anti-semit şiddet eylemlerinin yeni bir olgu olmadığını kaydedelim. Pogrom sözcüğü, Rus Çarlığının çöküşü sırasında Black Hundreds (Kara 100’ler) gibi Yahudi düşmanı serseri çetelerin gerçekleştirdiği korkunç vahşetleri hatırlatır. 1903’deki Kişiniev Pogromu, "Pogromun ulusal bir kurum olarak işe başlamasının" miladı olarak bilinir. Bu ilk pogrom, ‘’Pogromu yeni yüzyılın stoğuna sinir bozucu bir şekilde’’ yerleştirdi. Roman toplumu, 20 yüzyılda, resmi makamların onayı ile gerçekleşen kamusal alandaki vahşetin kurbanları oldu. Romanlar , parya statüleri ve etnik kimlikleri nedeniyle korkunç bir baskı altında kaldı.

20. yüzyıl, son Balkan Savaşı ile kapanırken, Roman toplumu, Kosova’da her iki tarafın paramiliter savaşçılarının hedefi ve kurbanı oldu. Savaşın sonunda, "Tersine etnik temizlik’’ adı verilen dalgada, Arnavut aşırı sağcıları, Roman kadınlara tecavüz etti, Romanları katletti. Kalabalık sürüler, Roman mahallerini topyekün yaktı, yıktı, binlerce Roman hayatta kalmak için kaçmak zorunda kaldı. Kosova’dan 100 bin kadar Roman zorunlu olarak göç etti.

Romanya’da diktatörlüğün çökmesinden sonra, 90’lı yıllarda Romanlar toplu şiddetin ve kolektif cezalandırmanın  hedefi haline geldi. Bazen çok büyük Roman toplulukları yaşadıkları yerlerden kovuldu. 1993 yılında Hadareni kasabasında, 3 Roman öldürüldü, 15 kadar ev saldırgan sürüsü tarafından yakıldı, yıkıldı. Bu olay eski pogromları hatırlatıyordu. Bölgeden alınan bilgilere göre, saldırgan sürüsü, kilise çanıyla toplanıp, Roman mahallesine saldırdı, sakinleri dövdü, evleri yaktı ve yağmaladı.

2017’nin Nisan ayında, Romanya’da Gheorgheni’de Macar asıllı bir serseri sürüsü, yerel medyanın 2 Roman çocuğu hırsız olarak hedef göstermesinin ardından, Roman mahallesine saldırdı. Romanlar evlerinden çıkarıldı, 5 toplanma merkezine götürüldü, burada dövüldü ve bu sırada evleri kundaklandı.

Kişiniev pogromundan bir asır sonra, Ukraynalı paramiliter neo-faşistler,  Roman çadırlarına yönelik silahlı saldırılarını videoya kaydedip sosyal medyada yayınladı. Romanlar dövüldü çadırları yakıldı ve sakinler ormana kaçmak zorunda kaldı. 2018’in Haziran ayında, Kviv civarında, gece yarısı maskeli saldırganlar bir adamı bıçaklayarak öldürdü, 4 kişiyi de yaraladı. Resmi makamların suç ortaklığı ve eylemsizliği nedeniyle cezasızlık ortamı gelişti.

AUSCHWİTZ'İN KURTULUŞUNDAN 75 YIL SONRA AVRUPA'NIN UTANCI

İtalya’da, eski İçişleri Bakanı Matteo Salvini’nin düzensiz Romanların sınırdışı edileceğini açıklamasıyla, "Romanların kitlesel bir şekilde sokak sokak, meydan meydan temizlenmesi" arasında açık bir ilişki var. Bu olayları 2019’da da Romanlara yönelik sokak şiddeti izlemişti. Roma’nın yoksul kenar semtlerinden Torre Maura’da, CasaPound ve Forza Nuova adlı neo-faşist grupların militanlarından oluşan 300 kişilik saldırgan bir grup, "Bu piçler yakılmalı" sloganı atarak çöp kutularını ve çevredeki arabaları ateşe verdi. Böylelikle 70 kadar Romanın yerel ağırlama merkezine yerleştirilmesini engellediler. Bu eylemden sonra CasaPound, "etnik değiştirme" alanında zafer kazandığını öne sürerken, aslında Romanlara karşı şiddet konusunda suçlanması gereken esas aktör Matteo Salvini’den başkası değildi.
 
Son yıllarda Romanlara yönelik şiddet eylemlerininin özel olarak en can sıkıcı yanı, geniş kitelelerin kurbanlara karşı duyarsızlığı ve çifte standartı oldu. Daha da kötüsü, geniş kitelelerin önemli bir bölümünün, Romanlara yönelik şiddeti desteklemesi, kolektif cezalandırmayı onaylaması ve bunu "Adalet" olarak algılaması.
 
Auschwitz’in kurtarılmasının 75. yıldönümünde çok sayıda Roman yurttaşın hala korku ve endişe içinde yaşaması Avrupa’nın bir utancıdır. Üstelik bu demokratik Avrupa’nın liderleri her seferinde resmi nutuklarında Auschwitz konusunda "Asla bir daha olmasın!" diyen politikacılar. Romanlara yönelik saldırılar, yerel ve ulusal politikacıların, "Çingen" meselesinin halledilmesi gerektiğini açıkça söylediği ülkelerde gerçekleşiyor. Üstelik bu politikacılar, Romanlara yönelik aşırılıkları ve şiddeti "kabul edilebilir" olarak görüyor. Bugün artık, hükümette ya da muhalefetteki aşırı sağcı, yerlici ve millici politikacılar, Romanlara karşı ırkçı düşmanlık kışkırtmaktan sorgulanıp yargılanmalı. 
 
Avrupa hükümetleri şunu aklından çıkarmamalı: Roman yurttaşlar kendilerini yeryüzünden silmeye çalışan Holokost’dan sağ kurtulanların çocukları. Bu nedenle de hükümetlerin birincil sorumluluğu, Roman karşıtı ırkçılıkla mücadele etmektir, kimsenin etnik kimliğine bakmadan herkesin yaşam hakkını ve onurunu savunmaktır.
 
Toplu cezalandırmalar konusunda ayrıntılı bilgi için bkz. ERRC’nin kış dönemi bülteni.


(*) Dublin doğumlu akademisyen-aktivist Bernard Rorke, 20 yıldır Budapeşte'de yaşıyor. Londra'da Birkbeck College'de Siyasal Bilimler ve Sosyoloji master'ından sonra Westminster Universitesi Demokrasi Araştırmaları Merkezinde doktorasını tamamladı. 1998-2013 yıllarında Açık Toplum Vakfında Roman Hakları uzmanı olarak çalıştı. Halen Budapeşte'de Central European Üniversitesinde ''Roman Hakları'' dersleri veriyor, İngiltere'de bazı yayınlara serbest yazar olarak katkı bulunuyor. Rorke'nin Artı Gerçek için kaleme aldığı son makalesi.