Türkiye, dünyada en fazla siyasetçi, gazeteci, yazar, hak savunucularını yargılayan, hapse atan ülkelerden birisi. Yargı bağımsız olmayınca hükümeti eleştiren herkes yargı tehdidiyle karşı karşıya kalabiliyor. Siyasetçiler parti faaliyetleri, milletvekilleri yaptıkları açıklamalar, gazeteciler yazdıkları yazı ve haberler, insan hakları savunucuları çalışmaları nedeniyle cezaevine atılıyor. İfade özgürlüğünün neredeyse tümüyle ortadan kaldırıldığı Türkiye’de, demokrasi ancak direnenlerin mücadelesinde hayat buluyor.

Cezaevine girseler de demokrasi mücadelesinden vazgeçmeyen isimlerle bu mücadelelerini konuştuk. Tutuklu bulunan siyasetçiler, gazeteciler ve insan hakları savunucularının Türkiye gündemine dair görüşlerini, cezaevlerine dair sözlerini “İçeriden Söyleşiler” başlıklı dosyamızda aktaracağız. Pandemi nedeniyle avukat görüşlerinin sınırlı olduğu, mektupların geç ulaştığı koşullarda, yanıtların bize ulaşması da epey zaman alıyor. Bu nedenle söyleşileri elimize ulaştıkça yayımlayacağız.


Derya OKATAN


ARTI GERÇEK- 4 yılı aşkındır Kocaeli Kandıra F Tipi Cezaevi'ne tutuklu bulunan Gültan Kışanak, “İçeriden Söyleşiler” dizimiz kapsamında sorularımızı yanıtladı. 

Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı iken 30 Ekim 2016’da tutuklanan Kışanak, 12 Eylül’de, 19 yaşındayken girdiği Diyarbakır Cezaevi’nde de yoğun işkencelerle iki yıl geçirmişti. 

“Örgüt üyeliği” iddiasıyla verilen 11 yıl 3 aylık hapis cezasının istinaf mahkemesince bozulmasının ardından yeniden yargılaması süren Kışanak hakkında, Kobane soruşturmasından da tutuklama kararı bulunuyor. Bu kararı “Siyasi rehine durumunu garantilemek için bu soruşturma vasıtasıyla ikinci bir tutuklama kararı aldılar” diye yorumlayan Kışanak, asıl olarak 6-8 Ekim olaylarının araştırılmasını neden engellendiğinin sorulması gerektiğini belirtiyor. Kışanak’a göre, muhalefetin ısrarla, “Halktan, TBMM’den gizlenmek, manipüle edilmek istenen nedir?” sorusunun peşine düşmesi gerekiyor. 

Muhalefetin ayrıca adalet ve demokrasi kriterlerini ayrımsız herkes için savunması ve bunu utangaç bir şekilde değil kamuoyunun önünde açıkça dile getirmesi gerektiğini vurgulayan Kışanak, “Bölünmüş, kutuplaştırılmış, düşman kamplara ayrılmış toplumsal zeminler her zaman diktatörlerin işine yarar” diye ekliyor. 

Kayyım atamaları konusunda ise “Genel olarak siyasal gidişatın yönünün demokrasiye çevrilmesi halinde, kayyum meselesi de çözülür” diyen Kışanak, süreklilik arz eden “temsil edilememe” durumunun Birleşmiş Milletler’in temel antlaşmalarına aykırı olduğunu hatırlatıyor. 

Gültan Kışanak’ın cezaevi koşulları ve siyasi gelişmelere dair sorularımıza verdiği yanıtlar şöyle:

‘2-3 KİŞİLİK HAYATIMIZ VAR’

Tecrit koşullarının pandemi ile birlikte ağırlaştığını biliyoruz. Siz tutuklular üzerindeki etkisi ne oldu pandeminin? Hem sizin koşullarınız hakkında bilgi almak (özellikle avukat ve aile görüşleri) hem de dışarıya dair gözlem ve değerlendirmelerinizi almak isterim. 

Sosyal ilişki ve paylaşım imkânları açısından koğuş sistemi ile F tipi hücre sistemi arasında dağlar kadar fark var. F tipi cezaevleri sosyalite, paylaşım, ortaklaşma imkânlarının ortadan kaldırıldığı yalıtılmış tecrit mekânları. ‘Koğuş/hücre/oda’ adına ne dersen de, F tipinde en fazla üç kişi ile sınırlanmış bir yaşam söz konusu. Ortak alan etkinlikleri de en fazla on kişi ve haftada birkaç saatle sınırlı. Pandemi nedeniyle tüm ortak alan etkinlikleri yasaklandığı için, Mart ayından bu yana bu imkân tümden ortadan kalktı. Tam dokuz aydan beri, her birimiz sadece aynı odada birlikte kaldığımız arkadaşımızı görebiliyoruz. Yani iki ya da üç kişilik bir hayatımız var. 

Açık görüş tümden yasak; kapalı görüş de son aylarda ayda iki kez ve en fazla iki kişi ile yapılabiliyor. Uzunca bir süre avukat görüşleri de kısıtlandı, son iki aydan beri aramızda cam bariyer olan bir mekânda avukat görüşü yapabiliyoruz. Tabii ki pandemi nedeniyle bazı önlemler ve kısıtlamalar olacaktı, fakat yaşadığımız tam bir tecrit. Aslında tecrit etmeden önlemi almak mümkündü. Ama işin kolay ve maliyetsiz olanı tercih edildi. 

‘MAHKEME BİZİ BİR KEZ BİLE DİNLEMEDEN KARAR AŞAMASINA GELDİ’

Mahkemeler ise kelimenin tam anlamıyla sanal alemde sörf yapıyor. Pandemi bahane edilerek artık tüm yargılama faaliyetleri SEGBİS üzerinden yürütülüyor. Yüzyüzelik, etkin savunma imkânı gibi adil yargılanma hakkının en temel ilkeleri ortadan kaldırıldı. Sebahat başkan (Sebahat Tuncel) ile benim birlikte yargılandığımız mahkeme, bizi bir kez bile dinlemeden yine karar aşamasına geldi. Hakkımızda Malatya 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nde açılan davada, geçen yıl karar verilmiş, İstinaf bu kararı bozmuştu.

Bu sene duruşmalar yeniden başladığında pandemi nedeniyle şehirlerarası ulaşım yasaklandı, uzun süre avukatlar görüşe gelemedi, duruşmalar yapılamadı, araya adli tatil girdi vs. Son üç ayda ise birleştirilmesi gereken dosyalar vardı, onların yazışmaları tamamlandı, iddialar bize tebliğ edildi, savunma yapmak için hazırlanıp SEGBİS’e çıktığımızda ise savcı esas hakkındaki mütalaasını okudu.

Mahkeme bizi dinleme ihtiyacı duymadı. Bazen dosya üzerinden bazen de sanal alemde aç-kapa yaptıkları duruşmaları sayarak yargılamanın mütalaa aşamasına geldiğine hükmetti. 6 Ocak‘ta yapılacak duruşmada ise karar vermeyi düşünüyor. Pandemi bahane, savunma hakkını ortadan kaldırmak şahane… Diğer siyasi davaların durumu da farklı değil. 

‘SİYASİ REHİNE DURUMUNU GARANTİLEMEK İÇİN İKİNCİ TUTUKLAMA KARARI ALDILAR’

-6-8 Ekim Kobane olaylarıyla ilgili soruşturmada sizin hakkınızda da tutuklama kararı verildi. Operasyonun HDP’yi zayıflatmaya yönelik olduğu değerlendirmesi yapılıyor. Ama neden 6 yıl önceki olaylar? Neden Kobane eylemleri?

Aslında bu sorunun tek cümlelik bir yanıtı var: İktidarın böyle bir davaya ihtiyacı vardı. Hatırlayalım, bu dava ne zaman gündeme geldi: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Sayın Selahattin Demirtaş hakkında uzun tutukluluk sebebiyle ‘serbest bırakılması gerekir’ kararı verdikten sonra bu soruşturma açıldı ve Demirtaş ile Sayın Figen Yüksekdağ hakkında ikinci bir tutuklama kararı çıkartıldı. Benim ve tutuklu diğer siyasetçilerin de bu soruşturmaya dahil edilmesinin nedeni de aynıdır. 4 yılı aşkın bir zamandır tutukluyuz, siyasi rehine durumunu garantilemek için bu soruşturma vasıtasıyla ikinci bir tutuklama kararı aldılar. İşin özü bu… 

Tabi ellerinde böyle kullanışlı bir soruşturma varken; HDP’yi tümden kriminalize etme, olası bir seçimde elini kolunu bağlama, yalnız bırakma gibi genel siyasi çıkarları için de kullandılar. Öylesine geniş bir yelpazede gözaltı ve tutuklama yaptılar ki, adeta “HDP’de siyaset yapmayı, HDP ile yan yana durmayı kimse aklından geçirmesin” mesajı vermek istediler. 

Bir başka neden de sanırım Kobane’nin IŞİD işgaline karşı direnmesi. Oysa IŞİD Kobane’de yenilmeseydi, bugün tüm insanlığın başına çok daha büyük belalar açacak güce ulaşacaktı. Türkiye de bu beladan nasibini alacaktı. 

‘HALKTAN VE TBMM’DEN GİZLENEN NEDİR?’

Asıl sorulması gereken soru ise 6-8 Ekim olaylarının tüm yönleriyle araştırılmasını AKP-MHP bloku neden engelliyor? Halktan, TBMM’den gizlenmek, manipüle edilmek istenen nedir? Tüm muhalefet partilerinin ısrarla bu sorunun peşine düşmesi ve mutlaka cevabını bulması gerekiyor. 

‘KAYYUM ATAMALARINA YETERİNCE İTİRAZ EDİLSEYDİ BUGÜN BUNLAR OLMAYACAKTI’

Operasyonun ardından HDP’ye yönelik güçlü bir dayanışma söz konusu oldu. Muhalefet parti liderleri açıklamalarda bulundu ya da geçmiş olsun dileklerini iletti. Dayanışmayı nasıl buldunuz? 

Evet, ilk kez HDP‘yi, Kürtleri dışlama stratejisi istedikleri kadar iş yapmadı. Muhalefet büyük ölçüde, “neden 6 yıl sonra, şimdiye kadar niye beklediniz” gibi sorular sorarak bu soruşturmanın siyasal hesaplar amacı taşıdığını söyledi. Bu sorular ve dayanışma son derece kıymetlidir. Demokrasi, hukuk, adalet herkes için gereklidir. Aslında kamuoyundan, bizlere, HDP’ye değil; adalete, hukuka, demokrasiye, temel hak ve özgürlüklere sahip çıkmalarını bekliyoruz. Hak ve özgürlükler konusunda ayrım yapmaya başlarsanız, yarın siz de aynı ayrımın kurbanı olabilirsiniz, bunun hiçbir garantisi yoktur.

İşte CHP’li belediyelerin yaşadıklarına bakalım. Afiş asmaları bile yasaklanmak isteniyor. Lütfedip, “Belediye Başkanı kişisel olarak görüşlerini açıklayabilir” diyorlar. Peki, o belediye başkanı İstanbul’da yaşayan milyonlarca insanın oyunu neden aldı, halk belediye başkanına “kamusal yönetim yetkisi” vermedi mi? Devleti, kamu yönetimini, merkezi iktidardan, hatta bir tek kişiden ibaret sanan bir demokratik hukuk devleti olabilir mi? Anayasada “kamu yönetimi, merkezi ve mahalli idareler eliyle yürütülür” yazmıyor mu? Bölgede kayyum atamalarına yeterince itiraz edilseydi, bugün bunlar olmayacaktı. Sanırım bu gerçek artık daha net görülüyor. Muhalefet, adalet ve demokrasi kriterlerini ayrımsız olarak herkes için savunmadığı müddetçe sorunlar çözülmez. 

‘UTANGAÇ BİR ŞEKİLDE DEĞİL, KAMUOYUNUN ÖNÜNDE AÇIKÇA YAPMALIYIZ’

HDP, uzun zamandır demokrasi ittifakının kurulması için çağrı yapıyor. Bu nasıl sağlanacak, HDP’ye ve diğer muhalefet partilerine, toplumsal örgütlenmelere nasıl sorumluluk düşüyor?

Daha çok çalışmak, sözünü doğru kurmak, tüm iletişim imkânlarını etkin bir şekilde kullanmak ve en önemlisi de birebir halk çalışması yürütmek gerekiyor. Bu çıkmazdan kurtulmanın tek yolunun ortak güçlü bir demokratik muhalefetten geçtiğini anlamak, en önemli siyasal gündem olmalı ve bu konu gündemin alt sıralarına hiç düşmemeli. Muhalefet partilerini hem kendi içlerinde hem de birbirleriyle kavgalı-tartışmalı hale getirmek, iktidarın önceliği. Bunu görmek ve yaratılan gündemlerin peşine düşmemek gerekiyor. 
Mesele sadece iktidar değişikliği de değil, karşıt kutuplara itilen, birbirini anlamaz hale getirilen toplumsal yapının, yeniden asgari demokratik ilkeler bazında birbirine yakınlaşması gerekiyor.

Bölünmüş, kutuplaştırılmış, düşman kamplara ayrılmış toplumsal zeminler her zaman diktatörlerin işine yarar. Böylesi ortamlarda empati ortadan kalkar, her mahalle sadece kendi cenahında üretilen propagandaya kulak kabartır; gerçekler karanlığa itilir, kimse kimseyi dinlemez. Bu süreçlerde değişim çok zor ve sancılı olur. Bugün ekonomik krize, yoksullaşmaya, işsizliğe rağmen siyasal tercihler değişmiyorsa, biraz da iletişim kanallarının tahrip olmasındandır. Adeta sinyal kırıcılar var ve sen gerçeği ne kadar söylersen söyle, hedef kitlesine ulaşmıyor. Tabii ki merkez medyanın iktidarın emrinde olma sorunu var ama mesele bundan ibaret değil. Toplumsal önyargılar ve ön kabuller o kadar güçlü bir kalkan ki, bunu aşmak kolay olmuyor. 
Demokrasi ittifakı tanımı bu nedenle çok önemli. Benim, senin isteklerini değil; demokrasi kriterlerini ve bu kriterlerin ayrımsız herkese uygulanmasını konuşmalıyız. Daha da önemlisi bunu utangaç bir şekilde değil, kamuoyunun önünde açıkça yapmalıyız. Kolay mı? Hiç değil. Ama tek çıkar yol, konuşmak, diyalog kurmak, siyasi çözümler üretmek ve halka gitmek… 

Her türlü demokratik eylem ve etkinliğin yasaklandığını, fiili müdahale ile karşılaştığını basından takip ediyoruz. Pandemi de durumu güçleştiren çok önemli bir etken. Bütün zorluklara rağmen yaratıcı yol ve yöntemlerle, kadınlara, gençlere, yoksullara yönelik özel çalışmalar yürütülmeli. 

‘KÜRT SORUNU KİMSENİN KAÇAMAYACAĞI BİR GÜNDEM’

Kürt sorunu da kimsenin kaçamayacağı bir gündemdir. İktidar bir taraftan Kürt meselesini kullanarak tüm muhalefeti kriminalize etmek istiyor, bir taraftan da bir kart olarak elinde tutmanın yollarını arıyor. En nihayetinde bu ülkede eksiksiz bir demokrasi ancak Kürt sorununu çözerek tesis edilebilir. Bu konuda köklü çözümler tabii ki zaman alacaktır ama demokratik kriterler hep gündemde olmalı. 

‘BÖYLE DEVAM EDERSE KÜRT SORUNU FARKLI PLATFORMLARA TAŞINIR’

Kayyım atamaları adeta bir döngüye dönüştü. HDP belediyeleri kazanıyor, AKP iktidarı kayyım atıyor. Bu ne zamana kadar böyle devam edecek? 

Türkiye girdiği türbülanstan çıkıncaya kadar devam eder. Bunu da tek başına Kürtlerin başarmasını bekleyemeyiz. Kürtler her seçimde üzerlerine düşen görevi yapıyor, sandığa gidiyor, oyunu kullanıyor, temsilcilerini seçiyor… Tabii ki “gerisine karışmam” diyemez. Verdiği oya, iradesine sahip çıkması, demokrasi mücadelesini kesintisiz olarak sürdürmesi gerekiyor. Ama Türkiye öylesine büyük bir demokrasi krizi yaşıyor ki, kayyum meselesi tek başına çözülemez. Türkiye’de demokrasinin, demokratik hukuk sisteminin tesis edilmesi gerekiyor. Genel olarak siyasal gidişatın yönünün demokrasiye çevrilmesi halinde, kayyum meselesi de çözülür. Bu başarılamazsa, diğer siyasi partilerin yönetimindeki belediyeler de fiilen çalışamaz hale gelecek… Zaten açılan soruşturmalarla sürekli “kayyum” tehdidi altında tutuluyorlar. 

Ayrıca kesintisiz kayyum uygulaması ile süreklilik arz eden “temsil edilememe” durumu Birleşmiş Milletler’in temel antlaşmalarına aykırıdır ve böyle devam ederse Kürt sorununun farklı platformlara taşınmasına neden olacaktır. Bu iktidar uygulamaları ile Kürt sorununun büyümesine ve küresel bir boyut kazanmasına neden olmaktadır. Muhalefet bu konuda da çözüm gücü olmalıdır. 

‘BELİME SARILIP GÖZÜMÜN İÇİNE BAKAN KIZ ÇOCUĞUNUN GÖZLERİNİ UNUTAMIYORUM’

-“Kürt Siyasetinin Mor Rengi” kitabınızda yazınız bir şiirle* bitiyor. Şiirin hikâyesini bizimle paylaşır mısınız?

“Kürt Siyasetinin Mor Rengi” isimli kitap için kaleme aldığım yazıda hayatımın en travmatik sürecine dair bir şeyler yazmasam, kendimi eksik anlatmış olacaktım. Bu nedenle sokağa çıkma yasağı uygulanan abluka altındaki Silvan‘dan dönerken yazdığım birkaç satırı bu yazının sonuna eklemek istedim. Yakın dönem tarihimiz açısından bir buçuk milyon insanın doğrudan etkilendiği; sivillerin yaşamını yitirdiği, Birleşmiş Milletler verilerine göre yaklaşık 500 bin insanın evsiz kaldığı 2015-2016 yılları, ağır siyasal ve toplumsal travmanın yaşandığı bir süreçti. Böyle bir dönemde, Diyarbakır’da belediye başkanı görevinde olmak, tarif edilemez ağır bir sorumluluktu. Çatışmaların ve yıkımın durdurulması için çırpındığımız günlerde, gittiğimiz her yerde özellikle kadınların ve çocukların gözleri o kadar çok şey anlatıyordu ki… Yıkılan bir ev, toprağa düşen her canla birlikte, insanlığımızdan bir parça yitiriyorduk. Sözün hükmünü yitirdiği günlerdi. 

İki milletvekili arkadaşımla günlerce uğraşarak, Diyarbakır Valiliğinden, sivillerin durumunu öğrenmek için Silvan‘da abluka altındaki mahallelere, sadece yarım saatliğine girme izni alabilmiştik. Vali operasyon birliklerinin yarım saatliğine ateş açmayacağını, karşı taraftan ateş açılması halinde cevap verileceğini, can güvenliği garantisi veremeyeceğini, yarım saat sonra olacaklardan ise hiçbir şekilde sorumlu olmadığını söylemişti. Onlarca özel harekât timinin barikat kurduğu bir sokaktan geçerek mahalleye girip, sivillerin durumunu, ihtiyaçlarını ve taleplerini öğrenip çıktık. Ama durum bu kuru cümlelerle anlatılamayacak kadar vahim ve duygu yüklüydü. O gün yaşadıklarımız, aslında tüm çatışma bölgelerinde yaşanan durumun bir özetiydi. Halkın özgür bir gelecek umudu ile başlarına yıkılan evleri arasında sıkışan hayatları; savaşın acımasızlığı, umudun tükenmesine izin vermeyen duygular ve en önemlisi soru dolu gözlerle bakan çocuklar… Demokratik siyasetin sıkıştığı çözümsüzlük labirenti ve ağır bir sorumluluk duygusu, halkın beklentileri, umutları… Mahalleden ayrılırken, belime sarılıp, gözümün içine bakan kız çocuğunun kocaman gözlerini hâlâ unutamıyorum. 

‘SENARYONUN HÂLÂ ÇOK EKSİĞİ VAR’

-Senaryo çalışmanız nasıl gidiyor. Konusu ve planlarınız hakkında bilgi verebilir misiniz?

Senaryo yazarlığı bilmediğim bir iş, bu nedenle epeyce zorlandım. Neden bilmediğin bir işe soyundun dersen, bazı yaşanmışlıkları, realiteyi anlatma konusunda, sanatın siyasetten daha etkili olduğu bir gerçek. Sanırım beni de bu gerçeklik cezbetti. Ama Sırrı Süreyya‘nın teşviki ve cesaret veren hocalığı olmasaydı yazmaya başlayamazdım. Anlayacağınız Sırrı Bey’in Kandıra Cezaevi’nde bir süre kalması senaryo yazım işinin asıl müsebbibidir. İç postadan mektupla kendisinden epeyce bilgi ve yardım aldım. Bir yılı aşkın bir zamandır üzerinde çalışıyorum ama bitti diyemem. Hâlâ çok eksiği var. Sonunda bir filme dönüşür mü bilemiyorum. Ama yazmak bana iyi geliyor. En azından F tipi hücre yaşamının kör edici etkisinden kurtularak, hayal kurmama vesile oluyor. 

‘CEZAEVİ VE PANDEMİ SÜRECİ KONUSUNDA ANI/DENEME YAZIYORUM’

Zaman zaman Yeni Yaşam gazetesinde yazılarınız yayımlanıyor. Bunun dışında çalışmalarınız var mı? Günleriniz nasıl geçiyor?

Birkaç aydan beri Yeni Yaşam gazetesine yazdığım yazıları da aksattım. Ağırlıklı olarak senaryoyu bitirmeye odaklandım. Birkaç haftaya kadar senaryo ile ilgili çalışmayı bitirip gazete yazılarına dönmeyi planlıyorum. Güncel makale yazmak bu koşullarda neredeyse imkânsız. Tekrara düşme ve genel geçer şeyler yazma riski var. Siyasal gündemi televizyondan ve “ulusal basın” tanımı içerisine giren gazetelerden takip etmek durumundayız. Yeni Yaşam dahil muhalif yayınlar yasak. Yazdığımız yazılar gazetede nasıl çıkıyor, onu bile görme imkânımız yok. Bu nedenle, düzenli ve güncel yazılar yazamıyoruz. Burada kadın konusunda epeyce okuma yaptım, yapıyorum; bu konuda yazmayı tercih ediyorum. Önümüzdeki süreçte kadın konusunda yazmaya gayret edeceğim. 

Bir de cezaevi ve pandemi süreci konusunda anı/deneme tarzı bir şeyler yazıp bir kenara bırakıyorum. Günlük rutin işler dışında zamanımın büyük çoğunluğu okuyup yazmakla geçiyor. Spor yapmaya çalışıyorum. Bulmacanın her türü ile haşır neşir oluyorum. Bu konuda fazla maharetli olmasam da arada elişi yaptığım da oluyor. Günler o kadar standart ve rutin ki insan farklı bir şeyler yapma ihtiyacı duyuyor.

‘SOSYALİTE KİŞİNİN YARATICILIĞINA KALMIŞ’

Yaklaşık 4 yıldır kadınlarla birlikte F tipi cezaevindesiniz. Cezaevinde kadınların ilişkilerini biraz anlatır mısınız?

Bu tecrit mekânında sosyalite adına her şey kişinin yaratıcılığına ve becerisine kalmış. Örneğin sesin gürse hücre duvarlarını aşarak arkadaşlarınla konuşabilirsin. Çocukken taş atmayı öğrenmişsin, kısıtlı imkânlarla yaptığın yemeğini hava yoluyla arkadaşlarına da ulaştırabilirsin. Sesin güzelse söylediğin stranlar-türküler için yan havalandırmadan alkış alabilirsin. Gençsen, henüz kulakların ağırlaşmadıysa, bitişik hücrelerden kimin kapısının açıldığını anlayabilirsin. Arkadaşlarının kahkahalarını duyup, neşelerine ortak olabilirsin. Üzüntülerini, sıkıntılarını da “bugün hiç sesleri çıkmadı, yoksa bir şey mi oldu” diyerek yorumlayıp bulma becerini geliştirmek zorundasın. Ben bunlardan hangisine sahibim diye sormayın sakın, benim durumum neredeyse sadece ‘tüketici’ pozisyonu. Sağ olsunlar arkadaşlar beni hiçbir şeyden mahrum bırakmıyorlar. Bazen ortak kültürel etkinlik yaptığımızda, benim sesimi de duymuş gibi yapıyorlar, söylemeye çalıştığım türküleri alkışlıyorlar. 

En sıkıntılı durum düşünsel paylaşım imkânlarının olmaması. Elimizdeki tek imkân iç posta yoluyla yazışmak. Bunun için de zaman ve sansüre takılmama becerisi göstermek gerekiyor. Eh bir de en yakınındaki bir iki hücredeki arkadaşlarla, bağıra bağra konuşarak paylaşma imkânı var. Bayağı kolektif bir paylaşım. Yakın hücreler kimin kiminle ne konuştuğunu anlayabiliyor, “siyasi dedikodu” yapmak istersen biraz sıkıntılı bir durum ama çok şükür gizli saklımız yok  Bu arada Edibe başkanla (Dersim bir önceki dönem belediye başkanı Edibe Şahin) aynı hücrede kalıyoruz. Ara sıra “iki yaşlı yan yana geldiniz” diye takılsalar da genellikle “alandaki en genç iki arkadaşımız” iltifatını duymaktan her zaman keyif alıyoruz. En yakınımızda Figen başkan var. Sık sık birbirimize seslenip konuşuyoruz. Siyasal gündeme dair yorumlarımızı paylaşıyoruz. Bütün bu kısıtlılık hallerine rağmen kadınlar olarak, ortaklaşma, güç ve moral verme, yazma konusunda birbirimizi teşvik etme, yaratıcı fikir ve becerilerimizi paylaşma konusunda epeyce iyi durumdayız. 

‘ARİN VE ANNESİ HAPİSHANEDE UNUTULDU!’

Bir de minik Arin var. Annesiyle birlikte cezaevine girdiğinde daha altı aylıktı. Şimdi iki yaşını bitirmek üzere. Kendisi yakın komşumuz olur. O da havalandırmadaki logardan komşularına seslenmeyi öğrendi.

Pandemiden önce ortak alan etkinliklerinde kucaklayıp sevme imkânımız oluyordu. O zaman konuşamıyordu, şimdi logardan teyze diye sesleniyor. Vefalı çocuk yani, dokuz ay geçse de bizi unutmadı. Ama devlet onu unuttu galiba… Annesinin cezası bir yılın altına düştü. Normal koşullarda denetimli serbestlikten yararlanması gerekir ama hiçbir sebep göstermeden denetimli serbestlik vermiyorlar. O da annesiyle birlikte hukuksuz bir şekilde ceza çekiyor. Hem de ne ceza… Bakanın, “çocuklar süper taşıyıcı olabilir, bu nedenle anneler çocuklarını yanlarına alırsa ayrı bir hücrede kalacak” talimatı varmış. Arin ve annesi o gün bugündür hücre arkadaşı oldular, yanlarında kimse yok. Bu da çocukla annelerin çektiği katmerli ceza… 

‘YAZDIĞI MASALLARI BÜTÜN ANNELERLE PAYLAŞAN GAZEL, KENDİ KIZINA MASAL OKUYAMIYOR’

Bir de “Damlayan Masallar” kitabının yazarı Gazel Bulut var… Bir hücrede tek başına kalmak istemediği için kızı Arjin’i yanına alamıyor. Yazdığı masalları bütün annelerle paylaşan Gazel, kendi kızına masal okuyamıyor. Çocuk kapalı görüşte neden annesinin yanına gidemediğini anlayamadığı için görüşe de getirmiyorlar. Ancak telefonla konuşuyorlar. Bir de çocuklara söylenen meşhur pembe yalan var. “Çalışıyorum, işim bitince geleceğim.” Arjin dört yıldır annesinin işinin bitmesini bekliyor. Ama artık buna da inanmıyor, “yeter, çalışma gel” diye tutturuyormuş telefonda. 
*Küçük kollarıyla
çepe çevre sarmıştı belimi
dili “gidecek misin?” diyordu,
gözleri “kal”
Soruya mı yanıt versem,
gözlerine mi?
Yoksa,
bir güvercin misali
tir tir titreyen
yüreğine mi?
Umudun yükü
bu kadar mı ağır olur.
Ölümün kol gezdiği ülkemde
sözün hükmü yok ki...
Sımsıkı sarıldım sadece
merdiven yaptık umudumuzu
sakladık barışı, gökkuşağına.
Saklambaç oynayan çocuklara
bulsun diye...