Mehmet EMİN AKTAR


ARTI GERÇEK- Son zamanlarda siyasette yeniden kapatma davasını konuşmaya başladık. Mart ayında Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hazırlanan bir iddianameyle Halkların Demokratik Partisi'nin kapatılması istenmişti. Anayasa Mahkemesi bu iddianameyi iade etmişti. Herkes "Acaba vazgeçildi mi, bu yanlıştan dönülecek mi" diye beklerken 7 Haziran tarihinde iddianame yeniden düzenlenerek tekrar dava açıldı ve geçtiğimiz hafta da Anayasa Mahkemesi tarafından bu iddianame kabul edildi. 

Bu iddianame kabul edilince "Acaba ilk iddianameden farklı bir şey mi vardı" diye baktığımızda, yoktu. Sadece giriş bölümünde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, Anayasa Mahkemesi'ne adeta üstü örtülü bir şekilde tehditvari bir dille "Siz kimsiniz de iddianameyi iade edersiniz. İşte bakın, ben bunları yazmak zorunda değilim. Size iddianameyi açtım. Siz de araştırırsınız ve kapatırsınız" dercesine...

Peki, bize ne getirecek kapatma davası? Biliyorsunuz, 90'lı yıllardan bugüne Kürt meselesini eksenine alan birçok parti kapatıldı. Halkın Emek Partisi'nden tutun Demokrasi Partisi'ne, HADEP'ten DTP'ye. Bunlar belli başlı önemli partiler. Bu arada başa partiler de kapatıldı, Demokratik Değişim Partisi gibi, KADEP gibi başka partiler de kapatıldı, Kürt meselesini kendi eksenine aldığı için. 

Peki, ne oldu, ne değişti, bu memlekette bir problem mi çözüldü? Hayır, çözülmedi. O zaman bir yanlış var burada. Yanlış ne? Bu meseleyi eksenine alan, demokratik yollarla çözüm üreten, bunu parlamento zeminine taşıyan, yerel yönetimlerde iktidar olarak kendi programını hayata geçirmeye çalışan bu tür partilerin sistem içinde tutulması gerekiyor. Tutulmazsa ne olacak? O zaman bir kesim, özellikle Kürtler, temsilden yoksun kalacak. 

Şu anda da yapılmak istenen o. Aslında Halkların Demokratik Partisi'nin kapatılmasıyla 6 milyonun üzerinde seçmenin oy verdiği, aileleri ve çevreleriyle birlikte düşündüğümüzde yaklaşık 15-20 milyonluk bir nüfustan söz ediyoruz ve bu nüfusun temsilsiz kalmasından ve temsilcilerini seçme hakkından yoksun bırakılmasından. 

Gerçi geriye dönüp baktığımızda 2016'dan beri önemli ölçüde yerel yönetimlerde iktidar olduğunda bu partiye mensup belediye başkanlıklarının tümünün yerine kayyım atandı ve bu yapılırken de sudan bahanelerin geliştirildiğini görüyoruz. Neden sudan bahaneler? Çünkü yeni seçilen belediye başkanlarının henüz 3 aylık süreleri dolmadan görevden alındıklarını, bu meselenin tamamen bir politik gerekçe olduğunu, herhangi bir hukuki veya cezai gerekçeye dayanmadığını söylemek mümkün. 

Bugünden yarına ne olur? Umarız Türkiye'de demokrasiden yana olan, özgürlükten yana olan temsil ve çoğulculuktan yana olan kesimlerin bu kapatma davasına karşı ortak bir tutum almaları gerekiyor. Bu tutum alınmazsa, bu dava kapatmayla sonuçlanırsa bizi daha çok karanlığa götürecek, daha otoriter bir rejime doğru sürükleyecek ve bu beraberinde belki çatışmayı, birbirimize karşı nefreti, öfkeyi getirecek. 

Yaklaşık 10 gün önce HDP İzmir il binasına yapılan saldırıyla da, hedef gözetmeksizin, orada bulunanların kim olduğuna bakılmaksızın, sadece o partide bulunuyor olması ve Kürt olmasından hareketle katledilmesini göz önünde bulundurduğumuzda ülkede yaratılan bu nefret ikliminin ve düşmanlaşmanın nerelere ve hangi boyuta varacağına ilişkin çok ciddi tehditvari ve hepimizin geleceğini son derece riske eden, tehdit eden bir gelişmeyle karşı karşıya olduğumuzu görüyoruz. 

Bu durumda ne yapmak gerekiyor? Bu ülkede buna karşı olan herkesin ortak bir sesle tutum alması ve dayanışması gerekiyor. Bu dayanışma, aynı görüşte olmamızı gerektirmiyor. Hiçbirimiz HDP'li olmak zorunda değiliz. HDP'li olmadığımız için de suskun kalmak zorunda değiliz. Bu tutuma karşı, bu ülkede yaşayan bireyler olarak ortak bir ses çıkarmalı ve tavır almalı. Aksi halde bu sürecin sonunda hepimizin zarar görmesi gibi bir sonuçla karşılaşmak mümkün.