Josef Hasek KILÇIKSIZ


Bir düşünce olarak anti-rasizm, yirminci yüzyıldan çok önce ortaya çıkan oldukça eski bir fenomendir. Irkçılık karşıtı militan hareketin tarihsel arka planı, Dreyfus Olayı’nın da ötesine dayanır.

Irkçılığa karşı mücadelenin sınıfsal değil de “ırksal” bir ilkeden hareket etmesi, pozisyonları daha da radikalleştiriyor. Zincirin her iki ucunda yer alanlar (ırkçılığın kurbanları ve failleri) bu ırksal ilkeyi araçsallaştırmaktadır. Zincirin en sağ ucunda yer alanlar son zamanlarda bir "anti-beyaz ırkçılık" söylemiyle epey sempati topladılar.

Üstelik bu indirgeyici ve sığ bir vizyondur. Çünkü ırkçılığa karşı mücadele, anti-semitizme, homofobiye, cinsiyetçiliğe ve diğer dışlanma biçimlerine karşı toplumsal eşitlik ilkesine dair bir mücadeleden her ne olursa olsun ayrılamaz.

İdeolojik olarak savaşı kazanmış olmak ırkçılık karşıtı birçok eylemciye yetiyor. Siyah bir arkadaşım, Afrika kökenlilerin toplumun g...nün deliğinde yaşamaya devam ettiklerini söyledi. “Tıpkı bir virüs gibi, ırkçılık mutasyona uğrar ve her mutasyon onu daha tehlikeli hale getirir.” dedi. Ona katılmamak elde değil. Çünkü Fransa'da klişeler, stereotipiler, ayrımcılık, ırkçı eylem ve söylemler ne yazık ki dolaylı, dolaysız olarak sürüyor.

Kurumsallaşmış ırkçılık artık görünmez bir hal almıştır. Kurbanları onun içinden bir hologram gibi geçiyor, onu görmüyor ama ona maruz kalıyorlar. Bir iş başvurusu sırasında, gece kulübünün girişinde, bir otel odasının rezervasyonu veya bir daire kiralanması sırasında ortaya çıkan ayrımcılığı tespit etmek çok zordur. 

Köken, milliyet, ikamet yeri, fiziksel görünüm, yaş, anadil, soyadı çalışma alanında ana ayrımcılık kaynakları olmaya devam ediyor. Bu olgu hem kamu sektörünü hem de özel sektörü etkileyen, tespit etmenin zor olduğu “ince” ayrımcılık biçimlerini oluşturuyor.

“Sarkozy yılları”, aşırı sağcı Ulusal Cephe'nin yükselişi (Türkiye’deki muadili MHP’dir), ulusal kimliğe dair saplantılı yaklaşım ve özgül ağırlıklarının arttığını görmeyen işçi sınıfı mahallelerini engelleme amacı ile karakterize edilebilen bir iktidar kesitine işaret ediyordu. Fransız toplumunda ayrımcılığın günlük bir sorun olarak kalması ve kırılgan toplumsal dokunun artan hayal kırıklığı sosyal atmosferi solunamaz bir hale getirdi. Dayanışma kardeşlik ve eşitlik şiarıyla neredeyse her gün yapılan sözüm ona cumhuriyetçi konuşmaların gargara yapmaktan öteye gitmeyen bir “boşboğazlık” olduğunu alt tabakadan halk sınıfları da fark etmeye başladı. 

Fransa’da sosyal iklim belli önyargılar yüzünden fena halde zehirlidir. Bir kamuoyu yoklamasında sorgulananların %45'i İslam’ı Fransa'nın ulusal kimliği için bir tehdit olarak gördüklerini, %37'si göçün güvensizliğin ana nedeni olduğunu, %59'u birçok göçmenin Fransa'ya sadece sosyal yardımlardan yararlanmak için geldiğini, %60'ı Romanların sıklıkla çocuklarını dilendirerek sömürdüklerini ve %34'ü Yahudilerin para ile özel bir ilişkisi olduğunu düşündüklerini belirtti.

Bu arada yüzde 99’u Müslüman olduğu genelleme olarak söylenen bir ülkede, “dindaş” Suriyeliler ve Afganlar söz konusu olduğunda İslam’ın kucaklayıcı “Ensar” değerlerinin neden işlevsiz kaldığı ayrı bir araştırmanın konusu. Ayrıca ümmetçi ve Türkçü partilerin koltuğu korumak için yaptıkları kader ortaklığı dikkate değer başka bir olgudur.

Bir yandan, istikrarlı bir şekilde momentum kazanan bir eğilim olarak ayrımcılık ve ırkçılık, diğer yandan Fransızların Avrupalı uluslar arasında azınlıklara karşı yüksek bir tolerans seviyesine sahip olmaları yaman bir paradoksu da ortaya koyuyor.

Cumhuriyet değerleri ile belirli “ırkların” değerleri arasında bir doku uyuşmazlığı olduğu savına dayanan pseudo (sözde) kültürel argümanlar, bu klişelerin sırtını dayadıkları kültürel bir metafiziğin varlığına işaret ediyor.

Mevcut militan platformda kurumsallaşmış ırkçılık, alışkanlıklarda, sistemde yapısal bir sorun olarak algılanıyor. Sorunun bir başka boyutu ise beyaz nüfusun ayrımcılık yaptığının farkında olmamasıdır. Beyazlar baskın olarak tanımlanan bir kimlik sayesinde bir ayrıcalıkları olduğunu düşünüyorlar. Bu bükülmüş bilinç sayesinde de ayrımcılık yaptıklarının ayırdına varmıyorlar.

Mevcut ırkçılık karşıtı seferberlik, Cumhuriyet’in "ırksızlaştırılması" ve "sömürgecisizlestirilmesi" olarak tanımlanan bir eylemsellik ile farklı bir okuma yelpazesini benimsiyor. Son zamanlarda ivme kazanan heykellerin ve anıtların yıkılması ülkelerin tarihinin sömürgecisizlestirilmesine sözde katkıda bulunuyor. 

Bazı ülkeler ise kendi sömürgeci geçmişleriyle hesaplaşmaya karşı «kolonyalist bir direnç» gösteriyorlar. Heykellerin yıkılmasına yönelik insanları harekete geçiren tarihsel altyapı sömürgeci bir geçmişle hesaplaşma istencidir.

Heykellerin devrilişini, göstergeler dünyasının güncel kontekste yansıyan gücü olarak yorumluyorum. Bir an için göstergeler evreninden çıkıp gerçeğimize dönelim. Bir saate saat diyebilmek için onun küçük mekanizmalardan oluşan bir obje olması yeterli değildir. Onun gerçekten bir saat olabilmesi için zamanı yaklaşık olarak doğru göstermesi zorunludur. 

Yıkılan heykelin sembolik değeri tarihi ve siyasi referanslarla gönderme yaptığı oranda önem ve işlevsellik kazanıyor.

Bu heykeller sanatsal-estetik nedenlerle denize atılmıyor. Onlara yapılan siyasal-tarihsel ve toplumsal atıf üzerinden saldırıya uğruyorlar. 

Sovyetler Birliği’nin yıkılışının hemen arkasında kalabalıklar diktatörlerle, ‘zincirlerinizden başka kaybedecek bir şeyiniz yok’ diyenleri aynı kefeye koyarak heykellerine saldırmıştı. 

Oysa devrimcilerin heykellerine yapılan saldırılar apayrı bir arka plan taşıyor. Marx ve Lenin ‘in suya atılan heykelleri, sömürgecilerin, köle tacirlerinin, Saddamların, Somozaların, Batistaların, Çar III. Aleksandr’ın, Vasco de Gama’nın, Kristof Kolomb’un heykelleriyle aynı sularda yüzmüyor.

Köle tacirinin heykeline yapılan saldırıyı devrimcilerin heykellerine yapılan saldırılarla aynı torbaya koyan tarih bilinci (daha çok bilinçsizliği) bükülü bir tarih okuyuşuna işaret ediyor.

Kalabalıklar özellikle “müttefik" seçiminde, tarihi mücadeleden ve herkese uygulanacak ortak bir yasa ilkesinden uzaklaşıp koptular. 

Kalabalıklar ne yazık ki bükülü bir tarihi okuyuş şekline ve çarpık bir tarih algısına sahiptir. Böylesi bir ‘tarih’, devrilen heykellerin hurdalığından oluşan bir enkaz topografyasından başka bir şey değildir.

Bu eylem biçimi birçok ülkenin “kurucu mitlerine” karşı bir tavır alışı da somutlaştırıyor. Bir ülkenin “suçlu” geçmişinin sadece heykellerin yıkılmasıyla aklanması girişimi ucuz olduğu kadar ırkçı ve sömürgeci geçmişi restore eden bir girişimdir. Mesela bu, Ermeni soykırımı sorununun bir an için Enver ve Talat’ın heykellerinin yıkılmasıyla çözüme kavuşturulabileceği yanılsamasına karşılık gelen bir eylem türüdür. Heykellere saldırmakla anakronik mitleri gömülü oldukları mezarlarından diriltip onlara yeni bir simgesellik de atfetmiş olursunuz. Diğer taraftan sosyal bir olgu olan ırkçılığı sınıfsal bağlamından koparıp tarihsel referanslar aracılığıyla açıklama tuzağına düşersiniz. Baklavanın bir Türk tatlısı olduğunu kanıtlamadan tutun da Ayasofya’nın ibadete açılması girişimine kadar uzanan geniş bir yelpazede tarihsel referanslara sıklıkla baş vuran bir toplumda “tarihsellik” ezik ulusal kompleksi gizlemenin bir aracı olarak işlev görüyor.

Cumhuriyetin sömürgecisizleştirilmesi yanlısı bazı düşünürler evrenselcilikle alay etmeye başladılar. Bu düşünürler enternasyonalliğe bağlanan Marksist evrenselci düşünceyi aşağılıyorlar. Irksızlaştırma ve sömürgecisizleştirme gibi tılsımlı kavramlar, bu sözüm ona düşünürlerin hem pasifliklerine hem de entelektüel umutsuzluklarına bir alibi bulmak ve rahat bir vicdana kavuşmak için onlara eşsiz bir fetiş sunuyor.

Bu fetişin adı, Marksizm’in çoğulcu demokrasi ile doku uyuşmazlığı içinde olduğu ön yargısıdır.

Geleneksel dernekler anti-faşizme karşı mücadelelerinin esiri olarak kalmak ve iktidara yakın bir kurumsal mücadele yürütmekle suçlanıyor. Mevcut hareketler ise somut ayrımcılığa daha fazla odaklanıyor. Kadim örgütler, anti-faşist hareketi tamamen buna indirgemeksizin, olayın daha çok söylem kısmıyla ilgilidirler. Evrenselcilikle alay eden bazı düşünürler onları "ahlaki anti-ırkçılığın" savunucuları olarak tanımlıyorlar. Bu tanımlama, kadim örgütlerin aslında kaynayan sorunun sadece köpüğünü kavradıklarını söylemenin başka bir yoludur. 

Bazı aktivistlerin başka bir şikâyeti, bu örgütlerin yöneticilerinin savunmak istedikleri insanların hayatlarını paylaşmıyor olmalarıydı. Düşünsel ve söylemsel düzeyde aktivistleri savunurken gerçekte burjuva konformist bir hayat sürdüklerini iddia ediyorlar. Assa Traoré gibi figürler, onlar için işçi sınıfı bölgelerinin mücadelesini somutlaştırıyor. Ancak sürdükleri yaşam proletaryanın nihai hedeflerini boşa çıkaran bir hayat şeklidir. 

Yeni organizasyonlar daha çok küçük gruplara benziyorlar. Epey destekçileri ve sempatizanları olmakla birlikte kayıtlı çok az üyeleri vardır. Yöneticileri daha çok hitabet yetenekleriyle ön plana çıkan figürlerdir. Bu tür örgütlenmelerden söz ederken, Parisli bir merkez büro, yerel şubeler, sahada militanlar, üyeler, düzenli toplantılar, hatta büyük mitingler, posterler broşürler ve sloganlarla ortak bir kitle militanlığı modeli üzerine inşa edilen geleneksel örgütlerin yaptıklarından çok uzakta olduğumuzu belirtmek isterim. 

Bu mevcut durumu sosyal ağlar ve verimli dijital hücrelerin olanakları ile ilişkilendirmezsek, küçük Troçkist grupların seferberliğinin başarısını pek anlayamayız.

Gece yarısı uykusuz gözlerle sokak röportajları yapan kanallar arasında gezinirken aniden balkona çıktım. Şehri zirveden gören ve ruhun en bilinmez izbeliklerinin yaşadığı cinnet anlarına şahit bir konutun mağarasından mahalleme bakıyorum. Rıza ve itaatle yaşamlarını uyum, mutluluk ve huzur içinde sürdüren insanları seyrediyorum. Evsizlerin, çöpte ekmek arayanların, sokaklarda başıboş dolaşanların siluetleri siyah beyaz Türk filmlerine has loş ışıklandırmaların sahnelerini andırıyor. Bu insanların Marx’ın tüm kuramlarına meydan okuyan rehavetleri beni zıvanadan çıkarıyor. 

Gerçi bazı yaşamlar vardır. Uzun süren çalkantılar ve lodos sonrasında ancak dingin kıyılarına indiğinizde kesin hükmü verebilirsiniz.

Toplumunun şizofrenisi üzerine bir yazı kaleme almak niyetinde değilim ancak İslami mahallede şizofren bir devlet aklından söz etmek mümkün. Herkes geleceğe doğru hayal kurar, bazıları ise geçmişe doğru.