Mehdi TANRIKULU


Hışımla açılır zindanın kapısı.

Diyarbakır E-Tipi Cezaevi’ne girerken, işkenceciler karşılar seni. Hepsi gözü dönmüş avına saldırmaya hazır vahşi yaratıklar gibi dururlar karşında. Ellerinde joplar, kalaslar, demir çubuklar, zincirler… ellerindekilerin hepsinin de üzerinde kan lekeleri var, kanlı!

Belki de ömründe hiç bu kadar kendini yalnız ve çaresiz hissetmemişsin. Duyguların ve hislerin hiç bu kadar tarifsiz olmamıştı, duyguların ve hislerin hiç bu kadar altüst olmamıştı bu gördüğün manzara karşısında. Bir yandan hayatında duymadığın yüksek bağırtı sesleri, bir yandan vücudundan yediği darbelerin etkisi ile feryat eden, bağırış sesleri!.. Bir an sendeleyip kusacak gibi olursun, kendini tutamaz kusarsın. Ama bu bağırışlar, bir insanın ağzına almakta çok utandığı, iğrenç küfürler durmak bilmezce devam etmekte peş peşe!

Evet, başka bir dünyada gibisin şimdi, ya da rüyada!.. Sen, hayatında kendini hiç ama hiç hissetmediğin gibisin. Bir an ölmek istersin, ama ölemezsin de!

Aniden yüzüne; görünmez bir darbe gibi düşer insanların can feryatları. İşkencecilerin iğrenç küfürleri eşliğinde, aklın ve hayalin algılayamadığı vahşi işkence uygulamaları, işkence görenlerin anlatılamaz acı çığlıkları peş peşe durmak bilmezce devam eder…, duvarlar ötesinden gelen sesler peş peşe!.. Duvarların ötesinden gelen sesler, gördüklerin yani vücuduna inip kalkan sopa ve demir çubukları, seni tüm insani hücrelerinden sarsar. Sarsılmamak, sendelememek insani nitelikten uzaklaşmakla, insan olmamayla mümkün olabilirdi belki. Ama tüm insani nitelikten uzaklaşmış, uzaklaştırılmış işkenceci yaratıkları tanımlamak mümkün mü?

Kapı kenarındakilerin kimisinin yüzünde kötü sırıtma, kimisinde hışımlı çatık kaşlı bakışlar. Kimisi de esas duruşta komutanının emirlerini beklemekte. Zira, orda bulunanların hepsinin ellerinde kalas ve demir çubukları vardır, tutsaklar grubuna saldırmak için emir beklemektedirler.

Ürpertir insanı, ne de olsa rüyada gibisin aniden düştüğün bu hayalet yerde!..

İlkin, tutsakların tüm giysileri çıkartılır, çırılçıplak edilirler. Tutukluların çoğu giysileri, çekiştirilerek, yırtılarak çıkartılırdı sopa ve demir çubukları eşliğinde. 

Gerçek ile rüya-kabus çok iç içe geçmiştir burada. “Rüyada olmalıyım ya!.. Valahi rüya olmalı!.. Tıpkı Hitler dönemini anlatan film gibi!..” Ama aniden çok acıyan vücudunu hissediyorsun. Beşe onluk kalasların üzerinde tuhaf yazılar gözlerine çarpar; “Burda Allah yoktur, peygamber de izne çıkmış!..” “Karabela!..” “Sev Beni” v.b. insanlığın utanç tabloları!

Günde belki de birkaç kez gelen tutsaklar grubuna yapılan “karşılama!” muamelesi böyle tekrarlanırdı. Genellikle düdük sesi ile verilen saldırı emri ile, üzerinde iğrenç yazıların olduğu beşe onluk kalaslar, sopalar ve demir çubukları, zincirler, rastgele o an hazır olan tutsakların üzerlerine, her taraflarına var güçleriyle inip kalkmaya başlardı. Birden can havliyle feryatlar yükselirken, ilk darbeleri kafasından yiyen tutsaklar bayılıp yere yığılırdı. Bayılmasına hiç aldırış edilmeden hışımla vurmaya devam ederler işkenceciler. Çıplak bedenler bir o yana bir bu yana sarsılır. Bu seanslarda ölenler de olurdu ama, çoğu hayati darbeler alırdı; ağzı burnu kan içinde, tökezleyerek kımıldanabilir, vücudunda kırıklar oluşanlar ise daha acı feryatlarla acı acı bağırır, böğürürdü. Makatlarına jop sokulanlar ise, çıplak bedenleriyle mahcup, mağrur, gururu kırılmış ve yarı ağlamaklı, yaşamdan kopmuşçasına kanamalarını durdurma ile uğraşmakta, acı acı inlemekte idiler. Ölenlerle ilgili ise; çavuş, onbaşı ya da şişman asteğmen veya diğerleri, kel üsteğmen; yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran’ın uzaktan işaretleri sonrasında, hazırladıkları kağıtları tutsaklara imzalatırlardı. Bu kağıtlarda, ölen tutsağın “ölüm gerekçesi(!)” yazılıydı!.. “…sabuna bastı, ayağı kaydı düştü, kafası betona çarptı öldü!..” bu içerikteki tutanakları imzalatmakla uğraşırlardı. Neyi imzaladıklarının farkında olmayan, tek kaygıları bu vahşetten bir anlık kurtulma kaygısıyla zorla imzalatılırdı bu kağıtlar! Bu esnada işkencenin dozu biraz indirilmiş olurdu çünkü o tutanağı(!) imzalatarak kendince yasal(!) sorumluluktan kurtulma kılıfı uydurulurdu işkenceciler tarafından. Bütün bu uygulamalara tarihin gözlemcilik yaptığını, tarihin bütün bu vahşi işkence uygulamalarını kaydettiğini, direnişçilerin direniş emeği ile tarihe kaydedildiğini düşünemeyecek kadar vahşileşmişlerdi işkenceciler. Böyle bir vahşet merkezi idi 1981-84 yılları arası tarih diliminde Diyarbakır E-Tipi Cezaevi.

Tüm zulüm kaleleri elbette bir gün yıkılır, tüm zindanlar elbette bir gün boşaltılır!..

Uzun bir aradan sonra, Diyarbakır zindanına ilişkin, güya bir soruşturma açıldığı belirtilmiş. Ben de bu konuda suç duyurusunda bulunup o sürece ilişkin savcılığa ifade verdim ancak yıllardır bir oyalama soruşturmasından öte bir anlama sahip olmadığını görüyordum.

Kamuoyunda Diyarbakır Cezaevi’nde 1981-84 yıllarında yaşanan sistematik işkence uygulamalarına ilişkin savcılık tarafından bir soruşturmanın açıldığı ismi konulmuş ama, ismi konulup öyle bırakılmış ve örtbas etmenin yolları aranmakta idi, deliller yok edilmeye çalışılmakta idi ama, Diyarbakır E-Tipi Cezaevi işkence delilleri yok edilemez, tarihe yazıldı onlar bir bir!..

Bu süreçte, işkence soruşturmasında hiçbir ilerlemenin katedilmemiş olmasını ve yaşanan bunca işkence uygulamalarının uygulayıcılarının dava konusu edilmemelerinin başka bir anlamı var mı?

Soruşturmanın isminin halen sürdüğü dönemde, “İyi yetkili!” rolündeki bir soruşturma savcısı, bir dernek başkanını arayarak yanına çağırır. Kulağına fısıldar gibi! “Diyarbakır E-Tipi cezaevine ilişkin arşiv bir kaza sonucu hepsi yanmış!..” der. Ben de savcılık ifademde, tüm işkence uygulamalarının kamera ve fotoğraf makinası ile kaydedildiğini belirtmiş ve arşiv kayıtlarını belirtmiştim. Bir süre sonrasında; “zaman aşımından dolayı!..” Diyarbakır E-Tipi Cezaevi’nde yaşanan işkence ve ölümlere ilişkin ilgili savcılık tarafından soruşturmaya yer olmadığı kararı verilir! Evet evet “zaman aşımı!..” Oysa, insana yapılmış işkence ve kötü muamele bir insanlık suçudur ve zaman aşımına uğrayamayacağına dair uluslararası yasalar ve uygulama örnekleri mevcuttur. Delilleri ve tanıklıkları ise, Diyarbakır Adliyesi ilgili savcılığında mevcuttur.

Evet, Diyarbakır E Tipi Cezaevi; gerçeğinde Kürt toplumuna karşı insanlık suçunun işlendiği alan, işkence güruhunun aynasını oluşturmaktadır.

Diyarbakır E-Tipi Cezaevi, kimileri için işkenceyi üreten, çağımızın insan haklarına saldırı yeri, zora dayalı egemenlik kültürünün zirvesi, İşkence Kültürü Merkezi olmuştur, ama insanlığın değerlerini korumayı esas alan ve insani değerlere bağlı kalanlar için Diyarbakır E-Tipi Cezaevi; İşkenceye Karşı İnsan Hakları Müzesi’dir!

Yargılanamamış işkence suçu, senin aynan olarak durur karşında her zaman!..