Josef Hasek KILÇIKSIZ


12 Eylül, ortalık toz duman. Fakülteden arkadaşlarla paramparçayız. Beytepe kampüsü jandarma bölgesinde. Gözaltılar, işkenceler, polisle ve jandarmayla kovalamaca. Derslere çok ender girme fırsatı yakalıyorum. En çok üzüldüğüm şey, değerli hocalarım İonna Kuçuradi ve Bilge Karasu’nun derslerinden mahrum kalmak.

Boş durmuyorum ama. ODTÜ Sosyoloji ’de okuyan sevgilime mektuplar yazıyorum. Yazdıklarım zaman zaman düşsel-edebi boyutlar kazanıyor. Burada kullandığım Azra adının da aslında gerçeklikte bir karşılığı yok.

“Ortalık aydınlanıyor Azra. Neredeyse güneş doğacak. Pembe, buğular içinde bir ışık iniyor dağlardan.

Mevsimin bu vakti köyümüzde üzümler iyice olmuştur. Salkımlar omacalardan sarkıyordur şimdi. Ağaç dalları da öyle, sen gibi hep yemiş yüklü. Ah bir mucize olabilse şu anda! Sen olsan yanımda. Kucağında meme emen yavrumuz!  Sahi öpülesi ayakları hangi yollarda şişti? Hangi yollarda vurdu ayakkabılar? Hangi yollar tüketti umutlarımızı?

Bilgelik, lütuf ve anlayış için, kudret, yücelik, güzellik ve merhamet için, Utku için, Erdemli eşit vatandaşlık için, bir de insanın hissedebileceği en güçlü ve her ömrün kendi gaflet ve körlüğünde vazgeçilmez hale gelmeden önce en kolay vazgeçilebilir duygu olan aşk için epey az, fakat ilahi hiçlik ve göksel egemenlik için bolca öğrenme çilesi, yıllar sonra, sabah karanlığında küçük ilkokul çocuklarının belleğimden silemediğim servis duraklarındaki kara önlüklü bekleyişlerini boşuna çıkarıyor.

Çocuğumuz da büyüyüp okula gidebilseydi eğer o da, Foucault’nun ifade ettiği gibi, kâh adâlet yoluyla kâh psikiyatrik ve kriminolojik, kâh tıbbî, ama en çok pedagojik kuruluşlarla bedeni ve ruhu yönetilecekti. Sistemin dışına çıkıp biraz istediği gibi davranmaya başladığında, muhtemelen götürülüp, demir parmakların gerisine kilitlenecekti.

O da hangi tren istasyonuna, hangi hava alanına, hangi okul servisine doğru gideceğini bilemediği her puslu sabahta azar azar kuşatılıp kemirilecekti.

Velhasıl bir kontrol toplumunda yaşıyoruz Azra. Ne bedenlerimiz ne de ruhlarımız bize ait değil. Dünyanın anlamsızlığına, herkesi sarıp sarmalamış gözetime başkaldırmanın kefareti işkenceler ve çile.

Bu dünyanın insanı irkilten yanı korkunçluğu değil, olağan görünüşüdür. Faşist cuntanın işkencelere ve idamlara sıradan vatandaşı normallik mizanseniyle ortak etmesidir.

Hayatın kırılganlığı üzerine çok şey yazıldı Azra. Onun bağrına sapladığımız kaç tane saçmalık var? Yoldaşlar tanrının varlığını sorgulatacak bir zalimlik ve vahşette öldürülüyorlar. Onun us dışılığını kabul etmek için uğrunda işlenen daha kaç tane cinayete katlanmamız gerekecek?

Her gün işkence tezgahlarında kusursuz cinayetler kurgulanıp işleniyor. Hayat bize cehennemi yaratma gücümüz olduğunu gösteren bir şey mi?

Cellat her yerde işinin başında, sözüm ona herkese adalet dağıtmakta. Masum insanlar can verirken, bilmem hangi ülkenin ormanlarında celladın işaretlediği ağaçlar yetişmekte. Bir gün gelip kesilecekler. Darağacı olup sevdiklerimizi bizden koparacaklar.

Vatan neden zehirler kendi çocuklarını? Ve neden doğan şeyler ölmek, neden sevdiklerimiz bizi terk etmek zorunda?

Yoldaşlarımıza ve bizlere reva görülen işkenceler sevgili Tezer Özlü’nün “Burası bizim yurdumuz değil, burası bizi öldürmek isteyenlerin yurdu” cümlesini haklı çıkarıyor.

Sahi bizim yurdumuz neresi Azra? Nazımların, S. Alilerin, Yılmaz Güneylerin, Ali-İsmaillerin, Asım Bezircilerin, Abdi İpekçilerin, Uğur Mumcuların, Ahmet Kayaların yurdu neresi?

Hepsinin toplumun akılla bağdaşmayan düzeniyle, yaşamla ve ölümle görülmesi gereken bir hesapları vardı; yarım kalmış…

Elimde Robert Musil’in “Niteliksiz Adam’ı. Bu kitap James Joyce'un “Ulysses” veya Marcel Proust'un “A la recherche du temps perdu” gibi geçen yüzyılın en kanonlaştırılmış romanlarının Almancadaki karşılığı adeta. Şiddetle okumanı öneririm.

Musil yükselişe geçen faşizmin ana karakterlerini bu kitapta belirgin kılıyor. Faşizm yükselişe geçerken kıyısından köşesinden tepkisiz seyreden, dünyanın hemen her yerinde yaşamdan olabildiğince kopuk “yaşayan ölülere” göndermelerde bulunuyor.

Musil de bir çeşit «bilge-ölü» olarak münzevi bir hayat sürmüştü. Ancak o bu kopukluğuna karşın her şeyin tüketici ve üretici kavramlarıyla etiketlendirildiği modern dönemde aydınların yalnızlıklarının hangi boyutlarda olduğunu, onların giderek nasıl sınıfsızlaştıklarını yazdı.

Küçük burjuva aydının yarın yokmuşçasına dünyayı sonundan değil de başından kurgulamasına dair nihilist tutanaklar tuttu. Oysa kişi dünyayı sonundan da anlamayı öğrenmelidir Azra. Çünkü içinden geçtiğimiz karanlık zamanlar bir «dünyanın sonu» özelliğine sahiptir.

Faşizme karşı mücadelede kaybettiğimiz yoldaşlardan geriye kalan direngen mirasın bu sürekli eskiyen yeni zamanlarda açılamayacak kadar kilitli oluşu beni kahrediyor.

Yoldaşların önümüze diktikleri büyük anlatının ana fikri, daha âdil, daha insanî başka bir dünyanın mümkün olduğu gerçeğiydi. Çünkü toplumcu aydın, kötülük problemini bir sistem sorunu olarak görüp onunla dipsiz bir hesaplaşma içine girenler kulübünün üyesidir.

Onlar yaşamı ve insanı yücelten akışın içinde bir su damlasıydılar. Hayat nehrini kovalayıp büyük denizine akmayı başardılar.

Fakat o güzel insanlar, her unutuluşun sonunda yeniden ölüyorlar.

Bizse hâlâ medeniyetle ilgili zihnimize olumlu, güzel çağrışımlar vurdurup bize geri yansıyanın fotoğrafını çekiyoruz. Ama o kadrajın içine daha çok kemik kalıntıları, barut ve yanık et kokusu düşüyor.

“Niteliksiz Adam”, erkekler tereddüde düşerken kadınların her koşulda hayatı sevmelerine dair çıkarımlar yapıyor. Kitap bu bakımdan toplumsal cinsiyet tartışmalarına da ışık tutuyor.

Kendine güvenen ve zarif biri olarak ânın içinde olmayı bana sen öğrettin: bunu herkes yapamaz. Bu karanlık zamanlarda bir çiçeğin gülmemesi çiçek adına kötü bir puan sayılmaz. Aksine bu bence yoldaşların anısına bir saygı duruşudur.

İnsanın gerçek doğasının bu dünyada değil, cennette olduğuna inanmak istiyorum. İnsanın dünya üzerindeki tezahürünün cennetteki arketipinin kötü bir yansıması olduğuna bütün kalbimle inanmak istiyorum.

Dünyayı barbarlıktan şiire dair ruhsal incelik ve derinlik kurtaracak. “Şiir Adorno’ya rağmen, asıl Auschwitz’lerden sonra ısrarla yazılmalıdır.” demiştin.

Haklısın Azra, dünyanın hümanizm, aşk ve bağışlamak gibi sağaltıcı ve direngen güçlere ihtiyacı var.

Bu coğrafyaların utanmayı yeniden keşfetmeye ihtiyacı var. Belki de dünyayı utanç duygusu kurtaracak.

Hayatın acımasız yüzüne karşın insan, sevginin, dayanışmanın, umudun ve aşkın mucizelerine kapıyı hep açık tutmalı.

Hatırlar mısın, seninle uzun uzun deliliği konuşmuştuk. Dünyayla barışmışların orta sınıf burjuva cehennemini, konforu, sağlamcı aklın öldürdüğü masumiyeti, küçük kız çocuklarının üstüne basan hayatı, sanılar karşısında Faust’a ruhunu satanları konuşmuştuk.

Birçok kimse sarsak ruhlarını, demonlara, Mefistolara, Faustlara küçük yanılsama ve sanılara karşılık çekincesiz satmıyor mu sanki! Kim bilir belki deli dedikleri, Faust’a direnen tek kişilik bir azınlıktır Azra.

Kafam insan siluetleri, sisli patikalar, kum fırtınaları, çakıl taşları, çer çöp, kırık kemikler, her yerden toplanmış cam kırıkları ve bu cam kırıklarının üstünde çıplak ayak yürümek zorunda bırakılmış kız çocuklarıyla dolu. İşte kafamdaki bu kalabalıkla “Jour des morts” (Ölüler Günü) denen günde babaannemin mezarını ziyaret ettim.

Nice sonbaharlar geçti üzerinden. Üzerinde yaprağın üst üste yığıldığı bir güz tepeciği oluşmuş. Turuncu yaprakların arasından doğrulan solucanı izliyorum. Deyr-Zor çölünden Antakya’ya uzanan yolculuğun kanlı izlerini, toprağın derin hafızasını taşıyor kuyruğunda.

Ölüler dünyası derin bir sükunete bürünmüş. Babaannemle söyleştim biraz. Özlemi saymazsak, cehennemin yeryüzünde olduğunu anladığından beri buraya göçmüş olmaktan hiç pişman değilmiş gibi gördüm onu. Bunlar benim izlenimlerim tabii.

İnsan varoluş boşluğunu, tüketimle, kayıtsızlıkla, nihilist haz ve zevk çılgınlığıyla, devasa şehirlerle, hiç yıkılmayacakmış gibi duran krallıklarla, rotasını şaşırmış gemilerle, hiç kaymayacakmış gibi duran yıldızlarla, “gülen atlarla”, renkleri solmayacakmış gibi duran gökkuşaklarıyla, anlamsız amaç ve tasarımlarla, kısa süren kavuşma halleriyle, yanılsamalarla, distopyalara dönüşen ütopyalarla ve en önemlisi "öteki" ile doldurmaya çalışıyor. Ölüm ile birlikte düşünüldüğünde ne kadar nafile çabalar değil mi!

Başkası ölür, onunla birlikte ‘Ben’in ebediyeti de ölür. Fakat hayatın dönel akışı içinde başka bir varlığa yer açmak için varlık evreninden çekilen bir “sonsuz”, bir “iz” olarak var olmayı sürdürür.

Hep kendine dönen bir geri çağırmanın devinimi olmak ne onur verici bir şey. Ölümü neredeyse yücelten ne büyük kelimeler değil mi?

Yoldaşlarımız da öyle Azra, mücadele ederek muştuladıkları ütopya, kendi paylarına düşenlerden oluşmuş bir nebula bulutudur. Bu pay yeni kuşaklara aktarılarak sonsuzun bir parçası olmayı sürdürecek.

Ölümlerin en acı vereni bir ‘son’u olmayanıdır Azra. Bir şeyin mutlu ya da kötü bir sonun olup olmaması değil, hiçbir sonunun olmamasıdır. İşkence tezgahlarında yoldaşların maruz kaldıkları işte bu biteviye kötücül sürükleniştir.

Hayatı, aşk ve devrim olmadan hoyratlığının ve boşunalığının ruhumuzu yıprattığı, isteklerini bir hayvanın yumuşak başlılığıyla yerine getirdiğimiz, kıytırık eğlentilerden oluşan bir uğraşı olarak düşün.

Aşk ve devrim hayatın hiçliğine, anlamsızlığına, boşunalığına ile dünyanın soysuzluğuna karşı bence en büyük itirazdır.

Seninle hep yaptığımız gibi şimdi denize yürümek isterdim. Martıların uçuşan gagalarıyla havayı yararken çıkardıkları tiz çığlıkları anlamlandırmayı isterdim seninle.

Sensiz, zaman her gün bir kulaç daha soğuk denizlere itiyor beni. Şimdi gözümün önünde bir kız duruyor; uzun ince bacakları bir turnanınki kadar narin, gözleri bir yosunun zümrüdi kadar dalgalı sularda. Seni böyle düşlediğim zamanlar oldu. Benlikten ıskat edilmiş kendilik parçalarını tekrar benliğe geri çağırdığım zamanlar da. Belki hala yapabilirim bunu.

Yosun, gölgelerinle oyalanıp duruyorum. Onlara seslendim ama yanıt vermiyorlar. Zaman sensiz bir sahra yatağıdır; sert, merhameti ve bağışlamayı bilmez.

Hiçbir dilsel tanıklığın kapatamayacağı bir yaşantı yarığı var içimde. Bu yarığı kapatmak için şiir yazıyorum ama kapanmıyor, kapanmayacak da biliyorum.

Ne hatalar işlediysek hepsi unutmak yüzünden Azra. Unutkanlık toplumlar için de ölümcüldür. İnsanlık, büyük trajedilere dair kolektif hafızayı başka kuşaklara aktarabilseydi belki o vakit faşizm gibi sosyal felaketler tekrarlanmazdı.

Yaradılışımızda bir boşluk var. Kendi hakkımızda olanaksız bir köken düşüncesine dalarak kendimize kalıcı bir yuva arıyoruz. Kökenimiz oysa, gayenin temsil ettiği, düşlerimizin ürettiği bir sahnededir.

Tinin derisinin dışına taşan metafizik genişleme, ‘Ben’i ihlal ederek ötekinde vücut bulur. Başkası dışarısı olur ve biz ona doğru saçılırız. Yuva ve sığınak arayışındaki kodlanma bence budur Azra.

Aşk da yaralı bilincin avunduğu yerdir. Sensiz bizim ev soğuk, odunlarımız nemli.

Aşkı, dünyada evsiz olduğumuz düşüncesinden yola çıkarak, dünyayı birlikte yaşayabileceğimiz ortak bir alanın yaratımı olarak düşün. İnsanın yaşamla olan sallantılı bağlarını güçlendirmesi sevmekle mümkündür. Sen beni unutup yeniden sevebilirsin.

Yeni doğmuş bir bebeğin ilk hatası müdafaadır. Annenin yumuşak ve korunaklı evreninden bambaşka bir dünyaya geçiş yapan bu küçük canlı için ağlamak bir savunma biçimidir. Belki de bizim en büyük yanılgımız, bir yeni doğan itkisiyle hayata karşı hep savunma pozisyonlarında olmaktı.

Utku ve yenilgi demişken, sen ve ben hem batış ve yenilgi hem kurtuluş ve utku deneyimini yaşayan bir kültürden geliyoruz. Biz sanki umutla hem mahvolmaya hem de yüzeye çıkmaya yazgılıyız Azra. İnanmayı, ümit etmeyi ve bağışlamayı yitirmediğimiz sürece yenilmiş sayılmayız sevgilim.

Yaşamı horlayıp ondan vazgeçmek yerine ona tutunmaya çalış. 'Bugün'ü, geçmiş ve gelecek arasında bir yırtılma anı, yepyeni bir başlangıç vaadi olarak düşün.

Tanrıların tutuşturduğu yangında yakıp yok edilmiş güzellik adına ne varsa küllerini deş. O küllerin içinde küçük bir kıvılcım hâlâ mutlaka vardır.

Gidişini her anımsadığımda, kaçınılmaz sonda yeniden ve sil baştan yeni bir yaşamsallığa kavuşan bir sürükleniş somutluk kazanır.

Umutsuzluk bir geri çekilmedir Azra. Kalbin dalgalarının en alçak cezridir. Ama unutma ki, her derin kışın yüreğinde bir bahar, her gecenin örtüsü altında gülümseyen bir şafak yatar.

Yeni bir dünya kurulacak ve orada soysuzluk ve zulmün yok edemediği, yeni bir dil geliştirebilmeyi başarmış insanlardan oluşan bir “ırk” olacak. Ben orada seninle birlikte o ırkın bir ferdi olmaktan kıvanç duyacağım. Oraya giren herkes, bütün ıssızlığını dışarıda bırakacak.

İkiz fotonların her biri evrenin öteki ucundaki diğerinden haberlidir. Biz ikimizi, yoldaşları ve bu ülkü uğruna mücadele eden herkesi bir an için ikiz fotonlar olarak düşün.

Seni seviyorum cümlesindeki vaadi deşifre et bana.

Daima senin, Jozef"