Keşke zamanında Safiye Ayla'ları, Müzeyyen Senar'ları tanımasaydım...



Artı Gerçek

İllüzyon sanatında ülkenin en önemli isimlerinden Sermet Erkin’le adeta nostaljik bir belgesel niteliği taşıyan söyleşimizin ikinci bölümü.


Seran VRESKALA

ARTI GERÇEK –  80’lerde çocuk olanların kahramanı Sermet Erkin’le yaptığımız söyleşinin ilk bölümü dün yayımlanmıştı. Dünkü söyleşide nelerden bahsetmedik ki! Safiye Ayla’nın nasıl bir insan olduğundan, taksici Yorgo’nun sünnet olup Yılmaz ismini almasına, Cahide Sonku’nun mezar taşının nasıl yaptırıldığından, cumhurbaşkanının danışmalarının neden değiştirilmesi gerektiğine kadar… Bugünkü söyleşimiz de rengarenk; Türkiye’nin hatıraları artık tozlanmaya yüz tutmuş, unutulmaması gereken sanatçılarından, eskilerin gazino ve düğün salonu kültüründen, Artistler Kahvesi’nden, Avrupa’da sirkte çalıştığı zamanlardan, İsrail’e illegal nasıl girdiğinden, hayal oyunları üstadı Zati Sungur’un hikayesinden, orta oyuncusu İsmail Dümbüllü’den, Şener Şen’in kanto şarkısı söylediği günlere kadar çok keyifli bir yolculuk yaptık beraber…

Sermet ‘ebedi’, Erkin de ‘özürlük’ anlamına geldiği için Sermet Erkin 'ebedi özgürlük' demekmiş. İsim annesi Safiye Ayla; göbek adı Ahmet ise Şerif Muhittin Targan’ın bıraktığı bir iz… İzmit Karamürsel’de doğmuş, İstanbul Nişantaşı’nda büyümüş ama yine Karamürsel’e geri dönmüş; her ne kadar bir ara Karamürsel halkına kırılmış olsa da orayı çok seviyor. Dünyaca ünlü illüzyonist Zati Sungur’a komşu olmak Erkin’in hayatını tamamen değiştirmiş. Meraklı bir çocuk olmanın getirdiği dürtüyle Sungur’u ustası bellemiş, ondan alabileceği her şeyi almış. Daha küçücük bir çocukken Necdet Mahfi Ayral sayesinde ise başladığı tiyatrodan uzun yıllar hiç kopmamış, hatta bir dönem kendi tiyatro kumpanyasıyla da oyunlar sergilemiş. Üstelik bir orta oyununda Arap Bacı’yı oynadığını belirtmeden bir alt satıra geçmek istemiyorum.

Dün evinin nasıl nostaljik bir müze olduğundan bahsetmiştim; kendisi de adeta canlı bir belgesel misali, bir masal tadında anlatıyor anılarını; beni de sanki tarihe bir not düşmek için kullanıyor. O kadar lezzetli anlatıyor ki hatıralarını, sabaha kadar anlatsa sıkılmayacağımı düşünüyorum. Ülkenin en ünlü isimleriyle inanılmaz zamanlar geçirmiş ve muazzam anılar biriktirmiş. Zaman içinde hatıralar arttıkça hayatındaki insan sayısı giderek azalmış ama evinin her tarafını ele geçiren mazi kendisine eşlik etmeyi sürdürüyor. Yanında çocukları var tabii ama nedense çok yalnız olduğunu düşünüyorum, ister istemez. Bu konuda bir sitemi yok ama ülkenin en değerli sanatçılarıyla birebir temas etmiş böyle çok değerli bir üstadın, hak ettiği ilgiyi görmediğini düşünmeden edemiyorum. Belli etmese de gözlerinde hafif bir kırgınlık hissediyorum bundan dolayı…   

90’larda çocuk olanların sevgiyle hatırlayacağı Bando Çocuk Dergisi’nin Genel Yayın Yönetmenliğini de yapan sanatçı, halen Atlas Tarih Dergisi’nde köşe yazıyor ve hala illüzyon sanatını icra etmeye devam ediyor. 48 yıldır hayatımızda olan sanatçının kendisi de enerjisi de hala çocukluğumdaki gibi; hatırasının asla solmaması ve hiç yaşlanmamasıyla…

“ZEKİ MÜREN İÇİN ÇOK İYİ TÜRKÇE KONUŞUYOR FALAN DERLER, DİNLETİRSEM OTURUR AĞLARSINIZ”

Biz Türkler sanattan çok anlamıyoruz demiştiniz en son.

Bak, 70’li yıllarda dünyanın gelmiş geçmiş en önemli kadınlarından biri gelmişti Türkiye’ye; Charlotte "Lotte" Reiniger… Bu kadın dünyadaki ilk siluet animasyonunun öncüsüydü; yani çizgi filmler daha ortada yokken, kağıtları keserek ışık ve gölgelerle animasyon yapıyordu, bu anlamda bir mucittir kendisi... Videosu Youtube’da var, lütfen bir ara izleyin, bayılacaksınız. (Bu arada Lotte’nin animasyon videosunun bir bölümünü bana izlettiriyor) Neyse, o yıllarda İstanbul Festivali bünyesinde bir Karagöz Semineri düzenlemişti. O zaman o festivale, tiyatro, opera, bale vs. hepsi dahildi, öyle ayrı kategorilerde değildi. Tünel’de Sanayi Odası’nın bir tiyatro salonu vardı, orada da çok gösteri yaptığım olmuştu. O salonda her gün bu kadının filmleri gösterildi. Bir hafta İstanbul’da kaldı, filmlerinden sonra söyleşi yapıyor, anlatıyor, öğretiyor falan... Gümüşsuyu’nda Askeri Hastane’nin karşısında Santral Otel’de kalıyordu. Kadın kaç kez orada kaybolmuş, yolunu şaşırmış, taksi onu dolaştırmış, Eminönü’nde indirip Mecidiyeköy’den döndürmüş falan… Zeynep Oral buna şahittir. Koskoca İstanbul Festivali kadının yanına bir tane görevli bile vermemiş, ki kadına mihmandarlık yapsın. Kadın giderken şunları söylemiş: “Dünyada o kadar ülkeye gittim ama Türkiye’de yaşadığımı hiç yaşamadım. Benim bütün ulaşımımı ve otelimi karşıladılar, o kadar masrafa girdiler ama bir kişi bile ne filmlerimi izlemeye ne de söyleşiye gelmedi. Gittiğim her yerde benden bir şeyler öğrenmek için çıldırırlar ve yorarlar beni; cevap vermekten yorulurum hep ama Türkiye’de susmaktan yoruldum.” Böyle bir ülkeyiz.

Halbuki kadını buraya getirmeyi düşünmek çok önemli bir hareket…

İşte o zamanki yönetim kurulunun başarısıdır bu ama halkımız bunun değerini anlayabilecek düzeyde değil! Çünkü sanatı sevmiyor dediğim gibi… Düşünsenize, kadınla ilgilenmemişler bile… Karagöz mesela, Karagöz’ü yaşatmak için Haldun Tanerler, Vasfi Rızalar, Özdemir Nutkular konuştu durdu; sonuç? Karagöz elden gidiyor diye bas bas bağırdılar, Yunanlar ele geçirdi dediler; çıksın çıksın, Yunanlılar sahip çıksın, Mısırlılar sahip çıksın çünkü senin sahip çıkamadığına başkaları sahip çıkacaktır.

Ne yapılabilir?

Sivil Toplum Kuruluşları bu konuda dikkat çekici öneriler getirebilir ama onların bir yaptırım gücü olduğuna inanmıyorum; yaptırım gücü devlette… Devlet yaparsa yapar, yapmazsa kimse yapamaz. Belediyeler mesela, sanata destek veriyorlar ya, iyi hoş da sanatkâr nerede? Diyelim 6 bin tane belediye var ülkede, 600’ü ramazan eğlencesi yapıyor, onda biri… 600’ün 60 tanesi diyelim Karagöz gösterisi yapmak istiyor, kaç tane Karagözcü var? Gerisi ne? Adam hayatında orta oyunu seyretmemiş ama orta oyunu uzmanıyım diye ortaya çıkıyor.

İsmail Dümbüllü’ye meddah diyenlere de kızıyorsunuz.

Hem de bunu resmi yazıda söyledi adam. Ona meddah demelerini bırakın, en büyük sıkıntımız bu bilgisizlik değil ki! En büyük sıkıntımız insanların bilgisizliklerine rağmen kendini biliyor zannetmesi…

Herbokolog deniyor böylelerine…

Evet, her şeye maydanozlar. Bando Dergisi’ni çıkartırken, Kadınca Dergisi’nden Esra Kağıtçıbaşı’nın odasında oturuyoruz; birinin tavsiyesiyle gelen gazetecilik okulu son sınıf öğrencisi genç bir kız girdi içeri, kıza “nasıl bir şey hazırlarsınız bize” diye sordu. Kız, “valla isterseniz tanınmış insanlarla röportaj yaparım, isterseniz moda üzerine yazarım, isterseniz tiyatro ya da sinema eleştirileri de yazarım.” Dört kol çengi yani; her şeyi biliyor. Böyle bir şey yok. Liyakat çok önemli bir husustur. Bak, ben Kim Milyoner Olmak İster yarışmasında takıldım kaldım.

Evet, Pink Floyd sorusunda…

Doğru çünkü hayatımda Pink Floyd dinlememişim, nasıl bileceğim onu? Benim eksikliğim… Benim oğlum da “bir tek Beatles’ı tanıyorsun da o yüzden baba” dedi. Bana sorsalar ya Hacer Buluş’u, Zehra Bilir’i, Saime Sinan’ı…

Tabii ki bilmediğinizi tahmin ettikleri yerden soracaklar.

Evet. Ama Gökhan Akçura’yı seçmeyişim de benim dangalaklığım… (Gülüyor) Kabul ediyorum. Onun ‘Rock Tarihi’ diye kitabı var, düşünün. (Gülüyor) Tam bir komedi…

Safiye Ayla, Hamiyet Yüceses, Müzeyyen Senar, Münir Nurettin, Necmi Rıza Ahıskan, Suzan Güven gibi Türk Halk ve Türk Sanat Müziği’nde, geçmişten günümüze kimlerin ismi geçse tanıyorsunuz, hepsiyle birebir temasınız olmuş. Bu temasın size kattığı bir şeyler var mı?

O isimleri tanımış olmak, onlarla temasımın olması bugün beni fena halde rahatsız ediyor. Keşke tanımasaydım. Şimdiki sanatçı diye geçinenleri gördüğüm zaman çok üzülüyorum, kahroluyorum. Tanımasaydım belki de bu kadar etkilenmezdim. Seneler evvel bir Özbek filmi izlemiştim. Ben lise yıllarımda Sinematek üyesiydim. Sıraselviler’deydi o zaman. İndirimli haftalık, aylık biletler alırdık. Seans öncesi bize filmi anlatırlardı; Bulgarca, Çekçe, Macarca, dünya sinemasından örnekler sunulurdu. İngmar Bergman’ın ‘Yaban Çilekleri’nden, Alain Resnais'nin ‘Hiroşima Sevgilim’ine, Sergey Ayzenştayn’ın ‘Potemkin Zırhlısı’dan Jacques Demy’in ‘Cherbourg Şemsiyeleri’ne kadar… Bahsettiğim film de dağda yaşayan, göçebe Özbek bir aile hakkında; bir gün transistörlü bir radyo geliyor bunlara, nasıl mutlu oluyorlar. Çeviriyor düğmesini şarkı çalıyor, çeviriyor birileri konuşuyor, haberler falan, onlar için olağanüstü bir şey ama sonra mutsuzluk başlıyor. Bir anda dünya, uzay ve coğrafyalar hakkında bir sürü bilgi ediniyorlar ve çok mutsuz oluyorlar.

Cehalet mutluluktur.

Hah işte olay o. O yüzden keşke o muhteşem değerleri tanımasaydım diyorum. Safiye Hanım’ı tanımış olmam ya da onunla birlikte tanıdığım Kadri Şençalar, İsmail Şençalar, Nuri Gün, Nihat Doğu gibi bütün saz sanatçılarını tanımış olmam kötü bir şey aslında… Onlar gibi üstatları tanımam benim bütün kendini solist zannedenlerden nefret etmeme sebep oluyor. TRT’de bile kendini spiker zannedenlerin Türkçelerini dinlediniz mi? Nerede o eski spikerler? Bakın, ismini geçirdiğim bu solistlerin hepsinin ortak bir özelliği vardı, bunların hiçbiri birbirinin taklidi değildi. Onlar sadece kendi ses renklerine uygun eserler okurlardı. Safiye Hanım’ın söylediği bir eseri Suzan Güven’den duyduğunuzda bir benzerlik göremezsiniz. Çok farklı okurlardı çünkü. Mesela “Çile Bülbülüm Çile” şarkısını ilk Hamiyet (Yüceses) Hanım okumuş. İşte bülbül sesi koymuş, hatta Cevdet Çağla, kemanla bülbül sesi yapmış. Arkasından Suzan Yakar okumuş, arkasından Safiye Hanım okumuş. Fakat Safiye Hanım okurken, şarkıda bir yer vardır ya ‘Çile Bülbülüm, ram pam..’ diye; demiş ki “şuraya bir şey koyalım çocuklar, hadi siz bir Allah deyiverin.” ‘Çile Bülbülüm, Allah’ bir tutmuş, bir daha asla Hamiyet onu okumamış. Böyle saygılı insanlarmış birbirlerine karşı…

Müzeyyen Senar’ı atlamak istemem, onun hakkında neler söylersiniz?

Şimdi Müzeyyen Hanım bir kere yaşamayı çok iyi bilen bir kadın, korkunç güzel yaşardı.

Gustosu yüksekmiş demek…

Hayatı yaşamayı, gezmeyi, yedirmeyi seven bir kadındı. Evine git mesela, kapıyı çal, saat 23:00’de, “Abla ben geldim” de, ooo iner aşağı mutfağa, salata yapar, yemek hazırlar hemen sana. Biz Ankara Gemisi’nde beraber çalıştık. Balık geldi, yanında salata yok. Ayol dedi balık salatasız mı yenirmiş, indi aşağıya, geminin mutfağına, bir salata yaptı, getirdi koydu masanın ortasına. Ondan sonra karşımızda da hanımlar oturuyordu, onlara da “hanımlar böyle balık mı yenir? Elinizle yiyin, ayıptır, tadı öyle çıkar. Su var, sabun var. Gider yıkarsınız” dedi. Kadınlar baktılar, tabii karşınızda Müzeyyen Senar olunca, kırıta döküle, kırıla mırıla elleriyle yediler.

Ağzı bozukmuş ama küfür çok yakışıyormuş Müzeyyen Abla’ya.

(Gülüyor) Hepsi ederdi küfür, o devirde yani. Ama halk arasındayken asla kötü bir kelime duyamazdınız hiçbirinin ağzından. 

Çok güzel Türkçe konuşmasına rağmen Zeki Müren de edermiş.

Benim hiç alakam yok Zeki Müren’le, hiç karşılaşmadım.

Halbuki o size bayılırdı kesin. Biliyorsunuz güzel adamları çok severmiş.

Aman aman, iyi ki karşılaşmamışım sonra namus elden giderdi. (Yaptığı şakaya gülüyor) Belki de o yüzdendir beni karşılaştırmamışlardır. Safiye Hanım beni çok korur kollardı zaten. Zeki Müren için çok iyi Türkçe konuşuyor falan derler, dinletirsem oturur ağlarsınız. Hayalleriniz yıkılır. Prozodiyi (beste diksiyonu) oturtamıyor bir kere. Şarkıyı söylerken ‘ruya gibi’ diyor, rüya diyemiyor, ondan. ‘Istanbul’ diyor mesela ısrarla, ‘bahçevan diyor’, bahçevan diye bir şey var mı, yok! Büyük sanatçı ya, kimse de bir şey demiyor.

Ankara Gemisi dediniz ya demin, neydi o? Gazino gibi bir şey mi?

Ankara Gemisi bir feribottu. Cuma akşamı saat 17:00’de Sirkeci’den kalkar, cumartesi sabahı İzmir’de olur, o günü orada geçirir, pazar akşamı kalkar, pazartesi sabahı da İstanbul’da olurdu. 80’den sonra icat edildi. Genelde çapkın erkekler, hafta sonu sevgililerini alıp giderlerdi. Kenan Evren nüfus kağıdı, evlilik cüzdanı kontrolü getirmişti ya, oraya girerken evlilik cüzdanı kontrolü yoktu. Cuma akşamı yemek müziği olurdu, dans olurdu. Cumartesi akşamı da konser olurdu. Ben hep gösteriye dahil olurdum. Cenk Koray, ben, bir de Engin Evin vardı, solist... Biz üçümüz hep vardık. Ana solistler değişirdi. Gönül Akkor, Müzeyyen Senar, Güzide Kasacı, Nigar Uluerer vs... (Uzaklara dalıyor) Geldi geçti, işte…

“HANİ OTU SÖK, KÖKÜNE BAK DERLER YA! BENCE DE KÖTÜLÜĞÜN KÖKÜNÜ SÖK BAK, TURGUT ÖZAL’I GÖRÜRSÜN”

Yıl karanlık 80’ler olmasına rağmen eğlence ve sanat alanında Türkiye’nin en şaşaalı dönemlerinden biriymiş. Cenk Koray’dan bahsettiniz ya aklım onda kaldı, ben çok severdim Cenk Abi’yi.

Cenk çok kalender adamdı. Bir kere hukukçuydu, okumuştu. Gazeteciydi, kafası çalışıyordu, kültürü vardı. Şimdikilerin hiçbirinin kültürü mültürü yok. Bakın, gelen seyirci de gerçekten iyiydi, sonra 80 darbesiyle sanat da öyle bir darbe yedi ki her şey kötüye gitti. 80’de İsviçre’ye, sirkte çalışmaya gitmiştim. 11 Mart’ta başladık, ekimin sonunda bitirdik, ben de kasım başında bir döndüm ki, aaa gazino mazino kalmamış. O arada gazino yok olmuş gitmiş. Sanki biri demiş ki, gazinoların hepsi kapanacak. Halbuki darbe sonrası bile gazino vardı. Eskiden gazino kültürü diye bir şey de vardı. Düğün salonu kültürü bile vardı. Düğün salonlarında orkestra olurdu, dans müziği yapardı. Solistler olurdu. Mesela Alaaddin Şensoy düğün salonlarında çalışırdı. Arabayı kendi kullanırdı, dört saz otururdu. Kanun, keman, klarnet, darbuka… Beraber giderlerdi işe. Dansöz olurdu, folklör olurdu, cambaz olurdu, akrobat olurdu, illüzyonist olurdu; böyle tam teşekkül bir program olurdu. Silifke ekibi, Kılıç kalkan oynanırdı. Arkadan jonglör falan çıkardı. Şimdi böyle bir şey var mı? Site Sineması’nın içinde iki tane düğün salonu vardı; Site ve Nis. Beşiktaş’ta Yıldız Bulvarı’nı çıkarken Çam Düğün Salonu vardı.

Renk Sineması’nın da Renk düğün salonu vardı.

Fatih’te. Hatta benim dayımın nişanı Renk’te olmuştu. Zevk Düğün Salonu vardı yanında. Onun haricinde sinemalarda film arasında ya da öncesinde program olurdu. Mesela Vahi Öz Topluluğu yahut Beyaz Kelebekler grubu çıkardı önce arkasından film başlardı. Yazlık sinemalar çift film gösterirdi. Beşiktaş’ta Suat Park, Ortaköy’de, Sarıyer’de filan açık hava sinemalardı vardı, önce film oynardı arada bir tiyatro, bir akrobat, bir jonglör gösterileri olurdu. Bu yazlık sinemalar özellikle yazın ayda bir kere konser yapardı. Mesela Beşiktaş’ta bahçede, Beşiktaş’ı Sevenler Derneği yararına sünnet düğünleri olurdu. Konserler sabaha kadar sürerdi çünkü hava geç karardığı için geç başlardı ve sabaha kadar sürerdi. Benim ilk sahneye çıkışımda böyle bir sünnet düğününde oldu. Beşiktaş Bahçesi’nde bir konserde…
Aralarda komedyenler de olurdu hem bahçelerde hem düğünlerde hem sinemalarda; Ateş Böcekleri, Uğur Böcekleri, Bal Arıları, Kırmızı Turplar, Yankılar, Çalıkuşları yani envai çeşit gösteri olurdu ve halk çok eğlenirdi. Üsküdar’da Güzel İzmir Bahçesi gibi bahçe gazinoları, pazarları saat 14:00’de başlayan matineler yaparlardı. Millet güneşin altında oturur, konser seyrederdi. Hatta ben Necla Ateş’i seyretmiştim orada, hayran kalmıştım. Çok meşhur bir dansözdü Necla Ateş... Düşünün, güpegündüz dansöz çıkardı. Işığın büyüsü lazım dansözlükte ama kadın güpegündüz, çiğ ışıkta inanılmaz, büyülü bir dans yapmıştı, hayran kalmıştım.

Necla Ateş’i hiç duymadım, Nesrin Topkapı’yı biliyorum da.

(Hayal kırıklığıyla) Aşk olsun! Necla Ateş’i nasıl bilmezsin. Ben işte o yüzden yazıyorum Atlas Tarih Dergisi’ne ama siz okumuyorsunuz demek. Bakın, Necla Ateş Amerika’ya gidiyor, Broadway’ de bir müzikalde sahneye çıkıyor, dans ediyor, filmlerde oynuyor. Kocası da yeni öldü. (Necla Ateş’in dansını izlettiriyor bu sırada)

Romy Schneider’e benziyormuş.

Kesinlikle evet. Sisi… (ünlü olduğu film) Çok severdim onu da, çok güzel bir kadındı. Ama annesi Romy’den daha iyi oyuncudur bak. Oyunculuk ancak bu kadar mükemmel olabilir. Mesela Fransız Simon Signoret’e bak, Helen Heyes’a bak, Anna Magnani’ye bak, Ingrid Bergman’a bak, Bette Davis’e bak, Katherine Hepburn’e bak, Claudette Colbert’e bak, Betty Grable’a Joan Crawford’a kime istersen bak, hepsi oyuncudur. Şarkı söyleyip, dans ederler hepsi. Bizimkilere bak şimdi, beş kat makyaj, takma kirpikler, botokslar, dolgular. Yataktan makyajlı uyanmalar… Göbeği başkası atar, şarkıyı başkası söyler, dublajı başkası yapar; sonra da oyuncu denir ismine…

Sizin sahneye çıkmaya başladığınız dönemde halkın sanatçıyla iletişimi birbirine daha sıcakmış. Eğlence yerleri halkla, sanatçıyı bir araya getiriyormuş, şimdi böyle bir şey çok zor. 80 darbesi, bu anlamda eğlence anlayışına da büyük bir darbe vurmuş.

Tabii tabii. Ama bana göre, bu memleketteki kötü şeylerin başlangıcını Turgut Özal’da arayacaksın. Hani otu sök, köküne bak derler ya! Bence de kötülüğün kökünü sök bak, Turgut Özal’ı görürsün.

Kenan Evren de var tabii.

E, o da onun adamı zaten. Kenan Evren döneminde beni 30 Ağustos Balosu’na çağırmışlardı. Gazi Ordu Evi’ne, Ankara’ya. Programda üç kişi var; Nalan Altınörs, Neco ve ben… Hatta şu duvardaki Cumhurbaşkanlığı ödülü de o geceden… (Duvara asılı bir ödülü gösteriyor) Program öncesi beni uyardılar; “Sermet Bey Sn. Cumhurbaşkanımız alkışlamazsa, seyirci de alkışlamaz. Bu sizi beğenmediği anlamına gelmez, moralinizi bozmayın çünkü Sn. Cumhurbaşkanımızın bazen dikkati dağılıyor, yanındakiyle konuşuyor, o ara alkışı unutabiliyor.” Ama her şovumda yaptığım gibi finalde koskoca bir Türk bayrağı çıkartıyorum, orkestra da eşlik ediyor. Başta Kenan Evren alkışlamadı beni ama ben o Türk bayrağını çıkartınca, orkestra da 10’uncu Yıl Marşı’nı çalınca, Kenan Evren hemen ayağa kalktı, o ayağa kalkınca bütün paşalar, amiraller, generaller, tuğamiraller, tuğgeneraller ayağa kalktı ve beni alkışladır. Hiç unutmuyorum. Çok hoşuma gitmişti.

Bir illüzyonistin önünde bütün devleti ayağa kaldırmışsınız.

Vallahi Kenan Evren bile ayağa kalkmıştı.

'SEVİM TANÜREK’İ ÇOK ELİM BİR KAZAYLA KAYBETTİK'

Sizin sahneye çıktığınız bahçe gazinolarına çıkan başka hangi isimler vardı?

Ahmet Sezgin, Nuri Sesigüzel, Sevda Alpay, Muzaffer Akgün, Nezahat Bayram, Saniye Can; yani türkü dünyasının bütün yıldızları…  Alaaddin Şensoy, Güzide Kasacı, Neşe Can, Sevim Çağlayan, Sevim Tanürek gibi solistler olurdu.

Sevim Tanürek’in nasıl öldüğünü hepimiz biliyoruz, maalesef.

Maalesef, maalesef, çok elim bir kaza. Sevim Hanım'ın kaza haberini duyunca çok üzüldüm gerçekten, içim parçalandı. Çok severdim onu… Herkes çok severdi onu, kimsenin etlisine sütlüsüne karışmaz, sazlarıyla idareyle yani herkesle iyi anlaşan, çok iyi niyetli kendi halinde bir kadındı. Ankara Radyosu’nun ikinci kuşak solistlerindendi. Behiye Aksoy, Gönül Yazar, Berrin Erbay, Gönül Akın falan o dönemin solistlerindendir. Asıl soy ismi Tan’dı, biliyor musunuz, kocasının soy ismi de Ürek’ti. Onu radyoda Sevim Tan Ürek diye anons ediyorlar, millet bunu radyoda duydukça Tanürek olarak anlıyor. Sevim Hanım da mahkeme kararıyla ismini Tanürek olarak değiştiriyor. (Gülüyor) Bak, İstanbul’a geliyor Sevim Hanım, buranın gazinoları daha popüler; Mualla Mukadder assolist, alt solist olarak sahneye çıkacak. Dönemin sazları da en iyi sazlar; Selahattin Pınar falan var. Sevim Hanım sahneye çıkıp bir gazel okuyor, Selahattin Pınar ayağa kalkıyor, yanına gidiyor, dinleyiciye dönerek; “yarabbi, bu 2,5 dirhem kadından, nasıl 3,5 oktav ses nasıl çıkıyor” diyor ve Sevim Hanım'ı alnından öpüyor. Sevim Hanım ufacık tefecik bir kadındı. Nurinisa Toksöz’ün çok iyi arkadaşıydı, o da Neriman Köksal gibi iri yarı bir kadındı; ikisi içeri girdiklerinde garsonlar “Laurel ve Hardy geldi” diye dalga geçerlermiş. (Gülüyor) Bir ara İsrail’de Yafa’da, Karavan diye bir gece kulübünde gösteri yaptım. Hatta Yafa’nın çok ünlü bir saat kulesi, onun dibinde de ‘Avare’nin Yeri’ diye bir gazino vardı, Sevim Tanürek de orada sahneye çıkardı. Her akşam onu dinlemeye giderdim.   

Sizin bir de İsrail’e illegal olarak bir giriş hikayeniz var, değil mi?

(Gülüyor) Gerçekten de ülkeye vizesiz giren tek kişi benim sanırım, hatta oraya giden bir bakanımız vizesi yok diye geri gönderilmişti ama ben vizesiz girdim. 80’lerde sokağa çıkma yasakları vardı, pasaportumun uzatılması gerekiyor, Sirkeci’deki pasaport dairesine gidiyorum ama millet akşamdan kuyruğa girdiği için bir türlü uzatamıyorum, bu yüzden İsrail Konsolosluğu da vize vermiyor. İsrail’e ait El-Al diye bir havayolu vardı, ofisi Harbiye’deki Notr Dame De Sion Lisesi’nin yanındaydı. İkide bir bombalanırdı. Filistinliler bombalardı. Ben de Kervansaray’da çalışıyorum o dönem; bomba sesi duyunca, “tamam, yine bombaladılar El-Al’ı” derdik, çıkar bakardık, hakikaten cam pencere yere inmiş. Ama hiçbir zaman içeride insan varken yapmazlardı, hep gece 10-11 gibi bombalanırdı…

Lions Kulübü’nden tanıdığım bir arkadaşım, George Küdyan El-Al’ın satış müdürüydü, ona danıştım, beni uçağa alabileceğini, İsrail havaalanında geçici vize verebileceklerini söyledi. Herhalde tarihte bunun bir örneği daha yoktur, ben uçağa vizesiz bindim. Pasaport kontrolünde iri yarı Yahudi bir kadın aldı pasaportumu, bütün sayfalarına baktı, vize yok, o esnada iki tane izbandut gibi asker beni kaptıkları gibi, doğru içeriye uçurur gibi götürdüler. Yahu ben aptal mıyım, salak mıyım, hangi cesaretle İsrail gibi bir ülkeye vizesiz gelebilirim, dedim onlara. Ben Karavan’a geldim, Mösyö Aaron beni bekliyor, o karşılayacak dedim. Neyse ki onun sayesinde 24 saatlik geçici bir vizeyle ülkeye girebildim. (Gülüyor)

Ne cesaret hakikaten. İsmail Dümbüllü’den bahsedelim mi biraz, neden meddah değildir diyorsunuz?

İsmail Dümbüllü orta oyuncusu ve tuluat sanatçıdır. Güllü Agop gidiyor, padişahtan 10 senelik yazılı oyun oynama imtiyazını alıyor. Kışın orta oyunu olmaz çünkü orta oyunu meydan oyunu… Bizim orta oyuncular kışın ne yapacak? Diyorlar ki, orta oyununu sahneye getirelim ama orta oyunu şeklinde oynamayalım, böylece irticalen oynamayı tuluatı icat ediyorlar. Bunun da son temsilcisi, İsmail Dümbüllü’dür. Ama ortaoyununun da son temsilcisi diyemeyiz çünkü ondan sonra şehir tiyatrosunda Rauf Altıntak oynadı. Kavuklu Rauf’tu, Pişekar da Zihni Göktay; muazzam ikiliydiler. Uğur kıvılcım, Tanju Tuncel, Yalçın Akçay ve ben de o grupta orta oyunu oynadım.

Siz ne oynuyordunuz?

Ben Arap Bacı oynuyordum. (Kahkaha atıyor) Asıl Arap Bacı rahmetli Kadri Ögelman’dı, fakat bir gün hastalanmış, başka Arap Bacı yok, Rauf çekti kolumdan; “Arap Bacı’yı sen oynayacaksın” dedi bana. Ben de hemen boyandım, çıktım oynadım.

Neyle boyandınız?

Mantar. Mantarı yakıp, yüzümüze sürüyorduk. Bayağı bildiğimiz şişe mantarı... O dönem makyaj malzemesi mi var? Ya mantar yakıp sürersin ya da kâğıdı yakarsın, külünü sürersin. Gerçi Kadri Bey’in kendi boyası varmış gerçi, evde yaparmış boyasını… (Gülümsüyor) Krapon kâğıdı vardır ya kırmızı, onu ıslatıp yanaklara sürerlermiş. Zeki Alpan vardı, tiyatrocu, filmlerde falan oynardı, çok ünlü bir adamdı. (İnternetten fotoğrafını gösteriyor) Onun da ortaoyunu grubu vardı. Makyördü aynı zamanda. Filmlerde makyaj yapardı. Bu adam evindeki mutfakta ‘pat’ yapardı. Elinde uzatırdı onu keserdi. Sigara gibi kalın puro gibi… Sigaranın içinden çıkan yaldızlı kağıtlar vardır ya, herkesten yaldızlı kağıtlar toplardı Artistler Kahvesinde, ‘pat’ları onlara sarar, altına da numara yazardı, rengine göre…  Kryolan ‘pat’lar kadar mükemmel pat yapardı.

“KERVANSARAY’DA ÇALIŞIRKEN GÜNEY AMERİKA’DAN GELEN YAŞLI TURİSTLER BANA ‘KONT ZATİ SUNGUR’ DERLERDİ”

Şu Artistler Kahvesi’nden iki kere bahsettiniz. Nasıl bir yerdi o?

Üç tane Artistler Kahvesi vardı Beyoğlu'nda; biri Onbir Osman’ın kahvesiydi. Diğeri Balo Sokak’taydı, oraya Alafrangacı müzisyenler yani orkestralar giderdi. Bir de şimdi ismi Sadri Alışık Sokak olan Bursa Sokak'ın girişinde vardı, oraya da daha çok Alaturka sazlar giderdi. Galatasaray kulübünün karşısında bulunan bir merkez daha vardı, oraya tiyatrocular, illüzyonistler, jonglörler, akrobatlar giderdi. O dönemler kimsenin evinde telefon yok. Herkes oraya gidiyor, sabah oturuyor. Bütün organizatörler, sinemacılar oranın telefonunu biliyorlar. Bir telefon gelir, açar kahveci, “ne lazım abi? Figüran istiyorlaaaarrrr, filme ikiiiii taneeeee” diye bağırır, hemen biri bağırır, “Hangi firmaaaaa?”, “Kervan Film, Necati arıyor Necaaatiiiii”… “Tamam abi geliyor, bizim Nevzatla, Niyazi geliyor” der kapatır, öyle iş bağlanırdı.

Siz hangisinde takılırdınız?

Ben gitmezdim yani giderdim de birilerini göreyim diye... Zati Bey “Sen gitme, sen klas artistsin” derdi. Kervansaray’da çalışıyorum o dönem.

Zati Bey de dünyaca ünlü bir illüzyonistmiş.

Zati Bey Güney Amerika’ya gidiyor. Bugün yani 7 Ocak 2020, sahneye çıkışının 100’üncü yıldönümüydü. Kaç kişi hatırlıyor?

Çok janti bir adammış. Bayağı krallar gibi karşılanıyormuş gittiği yerlerde.

Zati Sungur ilk profesyonel gösterisini, bugün Hamburg’da halen faal olan ‘Hansa Tiyatrosu’nda yaptı. Bu çok acı bir gerçek biliyor musunuz? O tiyatro bugün hala faaliyette... Bugün bizde böyle bir tiyatro yok. 1800’lerde kurulmuş. Zati Bey deniz astsubay okulunda öğrenci... O zaman Abdülhamid döneminde Almanlarla biz müttefikiz ya, Almanya’dan denizaltı almak istiyorlar. Bunun için başarılı olanlardan bir bölüm öğrenci seçiyorlar ve bunları Almanya’ya Hamburg’daki Humboldth diye bir kasabaya gönderiyorlar. O dönem illüzyonist filan değil. Orada eğitim alırlarken I’inci Dünya Savaşı başlıyor, çoğu öğrenci geri çağrılıyor ama Zati Bey çağrılmıyor.
Zati Bey bayağı farklı işlerde çalışıyor. Bira fabrikasında, motor fabrikasında, şarap fabrikasında çalışıyor. Fabrikalar artık üretimi durduruyorlar çünkü satış yok ama eğlence hiçbir zaman durmuyor. Bir gün bir varyete tiyatrosuna işçi alınacak diye bir yazı görüyor ve oraya giriyor. Orada da illüzyonistler var, onun da çocukluğundan beri içinde bir heves var çünkü sünnetine gelen bir hokkabazı seyretmiş, sonra eline sihirbazlık öğreten Osmanlıca bir kitap geçmiş. O kitap da bende. O kitaptan öğrenip, bir şeyler yapmaya başlıyor amatörce.

Nasıl profesyonel oluyor?

Aslında profesyonel olmaya pek hevesli değilmiş, asker olacakmış ama Alois Kassner diye çok önemli bir artistle tanışıyor ve kendini sevdiriyor. Onunla birlikte programa başlıyor. Sonra tabii savaş bütün Avrupa’yı içine alıyor, kabareler artık iş yapamaz hale geliyor. Bu arada Kassner’in bir kızı var, Zati Bey de adamın kızıyla aşna fişne ediyor.

Hoş bir adammış.

Evet, çapkındı da. Gerçi Necla Hanım’dan öncesini duyardım, ondan sonrası yok! Yani gençliğinde çok çapkınmış diyelim. (Gülüyor) Kabare bitince Kassner’in kızıyla birlikte savaş olmayan tek ülke olan Güney Amerika’ya gidiyor. 14 yıl boyunca Uruguay, Paraguay, Şili, Arjantin, Brezilya, Peru derken bütün Güney Amerika’da çok büyük isim yapıyor Güney Amerika’da. Ben Kervansaray’da çalışırken Güney Amerika’dan gelen yaşlı turistler bana ‘Kont Zati Sungur’ derlerdi, onu hatırlayanlar olurdu.

Dünyada bir insanı ikiye kesme numarasını o bulmuş sanırım.

Yani dünyada yapılıyordu o numara daha evvel ama çok kalın bir kutuyla yapılıyordu, yani kadının içeri saklandığı belli oluyordu. Zati Bey bu malzemeyi iyice inceltiyor ve dört kapaklı yapıyor. Mükemmel bir hale getiriyor ve bugün dünyada onun üzerine bir numara daha yapılmadı henüz. Biz testereyle keserken David Copperfield bunu lazerle yapıyor ama aynı teknik… 

Zati Bey mühendis gibi sahnede kullandığı aletlerini kendisi yaparmış.

Evet, bir atölyesi vardı, orada yapardı. Benim başarım zaten Zati Bey’in o atölyesinde bulunmuş olmama dayanıyor çünkü birçok şeyi bana da yaptırtırdı. Gösterilerimde kullandığım şu kız kesmeyi dahi ben yaptım.

“ÇALIŞTIĞIM BİR SİRKTE KENDİME ADETA BİR TÜRK GETTOSU KURMUŞTUM”

Sirk günlerinizden de biraz bahseder misiniz?

Küçükken sirklere çok meraklıydım. Ailem gelen bütün sirklere beni götürdü, daha sonra kendim de gitmeye başladım. Sirklerin gazetede çıkan haberlerini kesiyorum, bir defterim var sirkler için, sıra sıra yapıştırıyorum. 1964 sonrası İstanbul’a gelen bütün sirkleri seyretmişim. Korkunç bir şekilde sirkte çalışma arzum vardı. Almanya’da çıkan bir dergi vardı, artistlerin iş alabilmek için ilan verdikleri; ben de ilan vermiştim. O sıralar Kervansaray’da çalışıyorum, ama onun da ölü zamanları vardı; Ortodoks Noel’inden sonra Nisan ayına kadar ölü sezon olurdu. İlk sene Olympia’dan teklif geldi, ben de koşa koşa gittim orada çalıştım. İkinci sene İsviçre’deki Nock Sirki’nden teklif geldi, sonra da Bulgar Sirki’nde çalıştım. Üç büyük sirk ailesi vardı İsviçre’de zaten, biri Nock’tu… Türkiye’de en çok sirk İtalya’da var sanılır, halbuki İsviçre ve Almanya’da daha çok sirk vardır. Hele küçücük İsviçre’de 20-30 tane sirk vardır.

Sirk dünyasını anlatır mısınız?

Olympia’da aslan kafesi kurulurdu. Gido diye bir palyaçomuz vardı. Dalton Kardeşler misali dört tane boy boy çocuğu vardı, hepsi o aslan kafesinin içinde başlarlardı. Bir süre sonra ayrılıp Monty diye bir sirk kurdular, şimdi hala var, Circus Monty diye…

Herhalde büyüdüler, yaşlandılar, sonraki nesil çalışıyordur.

Tabii, Gido birkaç sene önce öldü. Sirk şöyle güzeldi; karavanın, yani evin hemen sirkin yanında, otele git, yerleş, üstünü filan değiştirmeye gerek yok. Bir kere yerleşiyorsun, 4-5 ay oradasın. Sonra sirk seyircisi farklıdır, çocukludur, heyecanlıdır, kabare seyircisi gibi değildir. Seyirci de hep karavanın içini merak eder. Dünyanın hangi ülkesine gidersen git, nedense karavanı görmek isterler. (Fısıldayarak) Bu da benim işime yarıyordu tabii, kızlar filan içeri gelmek isteyince. (Gülüyor)

Orada da var mıydı öyle şeyler?

Olmaz mı? Çıkmışsın gösteri yapıyorsun, tabii ki kızların ilgisini çekiyor. Mesela Peter Axe vardı, trapezci, bekar, ikimiz çıkar karavanın önüne otururduk – tam bir tuzak oluyor o, kızları çekmek için... (Gülüyor) Zaten resim ya da program imzalatmak istiyorlardı falan.

Çok şaşaalı bir hayata benziyor.

Baştan evet, ama sonra sıkmaya başlıyor. Sıkıntıdan afiş de astım, kapıda durup bilet de kontrol ettim, program satışı da yaptım. 

Sıkıldığınız yer sirk dünyası ayol, kurumsal bir banka değil ki!

Sabah kalkıyorsun, bakıyorsun Madam şu, Johnny, Gido… hep aynı insanlar! Şehir değişiyor, ama insanlar hep aynı. Halbuki kabarede çalışınca bir ay orada, bir ay burada, her birinde değişik kadro, hayat daha kolay akıyor. Ben çok rahattım orada gerçi çünkü bir gün bütün Cezayirli işçiler kaçmış, ortada kalmışız, patrona “Türk işçi getirebilirim” dedim. Çok heyecanlandı. İsviçre’de yaşayan halamın kızının eşini arayıp “işsiz ve kaçak Türk var mı” diye sordum, o da “olmaz mı?” dedi. Türkiye’den gelmiş bakkal Kürt Ali’nin bulduğu 5 Türk gencini aldık. Ben ondan sonra kral gibi oldum. Yeni bir şehre gidiyoruz, ben afiş asıp döndüğümde bakıyorum benim karavan kurulmuş, elektrik bağlanmış, kirli su dökülüp taze su doldurulmuş, çocuklar beni çalıştırmıyorlar. Aralarından birisi, Yaşar Kılıç, akşamları bağlama çalıyor, ne keyifti! Kendime bir Türk gettosu kurmuştum orada. (Gülüyor) Sirklerde kurulurken de sökülürken de bütün artistler çalışır. Gido’nun çocukları bile çöp toplardı.

Hiç çöp bırakmazlar mıydı arkalarında?

Bırakmazlardı, zaten bıraksalar sonraki sene belediye vermez.

Çok büyük organizasyon değil mi?

1700 kişilik çadır. 4 işçi, 5 kişilik orkestra, Macar karı-koca, aslancı kadın, kaplancı adam, Gido ve çocukları derken toplam 30 kişi. Benim iki gösterim vardı. Birisi “The Sultan of Magic from 1001 Nights”. Dumanlar içinde çıkıyorum, elimdeki baston kaybolup ateşe dönüşüyor, mistisizm falan var. Kıyafetlerim de öyleydi. (Fotoğrafları gösteriyor)

“DÜMBÜLLÜ SAHNEDE MÜKEMMEL ZAMANLAMAYLA ESPRİ YAPABİLEN BİRİSİYDİ. SEYİRCİYİ ÇOK İYİ TANIYAN BİRİYDİ”

Çok yakışıklıymışsınız.

(Gülümsüyor) Bir yere gittiğimizde ertesi gün bütün gazetelerde benim resmim çıkardı.

Size aileden kimse “oğlum, illüzyonist oluyorsun ama kimse sana kız vermez” demedi mi?

İyi para kazanıyordum, nasıl vermezler. (Gülüyor)

Çok para var mıydı bu işte? Malikaneleriniz oldu mu?

(Durgunlaşarak) Olurdu ama tutmasını bilmedim. O arada bir sirk kurmaya niyetlendim, Macarlarla ortak. Epey bir param gitti, tam Tansu Çiller’in 6-7 Nisan kararlarını verdiği günlerdeydi. Sirki getirme şansımız olmadı. 30 bin dolar sadece tren parası vermiştim, Budapeşte’den buraya ama onu geri alamadım, biletleri de iade edemedim.

(Tam o sırada Adile Naşit ile birlikte bir fotoğrafını görüyorum) Adile Abla! Çok severim, onunla çalıştınız mı?

Tabii, senelerce Şan Tiyatrosu’nda beraber çalıştık. Hürriyet Çocuk Kulübü adına tiyatro ve gösteri yaptık. Adile Naşit başlar, arkasından Tom and Jerry filmi gösterilir, sonra ben şovumu yapardım. Sonra küçük bir tiyatro oyunu, en son olarak da Muazzez Abacı, Emel Sayın gibi bir assolistle gösteri biterdi. Adile Hanım bana küçük küçük hediyeler getirirdi. Mesela babası Naşit Özcan’ın el yazması hatıralarını getirdi bir keresinde. Eski Türkçe'ydi, ben de onu Türkçe’ye çevirdim. Hürriyet Çocuk Kulübü çok popülerdi, çok dolaşırdık. Bir defasında Heybeliada’ya gideceğiz, Adile Teyze çok korkardı vapurdan. Kuzey Deniz Saha Komutanı Oramiral Sabahattin Ergin Paşa’nın özel hızlı teknesi ile gittik. Korkudan öyle sıkmıştı ki, bacağım morarmıştı. Uçağa da binemezdi. Turneye biz uçakla giderdik, o karadan araba ile gelirdi. (Fotoğrafları gösteriyor) Bak bu fotoğrafta Müzeyyen Senar, Hamiyet ve Zehra Bilir var, bir de geçenlerde kaybettiğimiz Cengiz Sezici… Bu da Kenterlerde çalışırken.  1977’de Muhsin Ertuğrul, bu da Safiye Ayla. Safiye Abla’nın evinin alt katı benim atölyemdi. Bütün aletleri de Zati Bey’den öğrendiklerimle ben yaptım. Bu da Macar televizyonundaki şovumda çekilen fotoğrafım.

O şaşaalı günleri özlüyor musunuz?

Eski günleri değil de o insanları özlüyorum. Mesela bu da Nedret Hanım ile TRT’deki programımız. O insanları, mesela Şükran Ay’ı özlüyorum. Dönemin tiyatrolarını, Toto Karaca’yı özlüyorum. Bak bu da İsmail Dümbüllü ile... Görüyor musun, kavuk bu. (Fotoğrafta bana kavuğunu gösteriyor) Münir Özkul’a bu kavuğu vermedi, Pişekar takkesi verdi. Şimdi ‘kavuğunu verdi’ diyorlar ama yanlış. O da Ferhan’a verdi, ama kavuk değil işte verdiği.

Dümbüllü ile güzel bir hatıranız var mı?

Eniştemden dolayı babamı tanırdı. Üniversitenin Edebiyat Fakültesi’nin karşısında Simkeşhane’ye gelirlerdi – yani süpürgeciler çarşısına... Çarşı girişindeki kahvede birlikte nargile içer, sohbet ederlerdi, ben de katılırdım. Dümbüllü çok eli sıkıydı, eli cebine gitmezdi diye hatırlıyorum. (Gülüyor) Babam da kabzımaldı, iyi kazanırdı, ödetmezdi zaten. Dümbüllü maddi zorluklar yaşadı bayağı gerçi. Ama sahnede mükemmel zamanlamayla espri yapabilen birisiydi. Seyirciyi çok iyi tanıyan biriydi.

Dümbüllü adı nereden geliyor, biliyor musunuz?

“Zarif zarif hanımlara sümbüllü, kabalara kabalara dümbüllü” diye bir kantosu vardı, her programında söylerdi, çok ünlü olmuştu. Soyadı kanunu çıkınca kaymakam “Dümbüllü olsun” demiş.

Bizim zamanımızda Nurhan Damcıoğlu kanto yapardı.

Onun yaptığı kendine has bir şeydi. Sana bir kanto plağı göstereyim, bak iki solist var, yöneten Kadri Şençalar. Solistlerden birisi Suzan Bizimer, diğeri kimmiş, oku bakalım?

Yok artık! Şener Şen mi? İsim benzerliği mi?

Hayır değil. Tabii, o zamanlar bu kadar ünlü değildi.

Kanto solistliği mi yapıyordu?

Tabii, ama sahneye çıkmadı, plak yaptı. Dümbüllü’yü taklit ediyordu: “Leblebiyi kavuram, ah tumanını tumanını savuram…”

Son sorumu sorayım: Yeni bir projeniz var mı? Şu sıralar gösteriye çıktığınızı biliyorum.

Büyüklere tek kişilik bir “Standup Magic” yapacağım. İrticalen değil, belli bir konu üzerinde metinli bir çalışma olacak. Erdem Beliğ Zaman diye tiyatroya tutkun genç bir yazar var, Abdullah Şahin’in en son kabaresini yazmıştı, onunla çalışacağız. Ondan sonrasını bilmiyorum.

BAĞLANTILI HABERLER