Toplumun belki de en ötekileri LGBTİ+lar. LGBTİ+ların varoluşları hastalık, sapkınlık, günah, ahlaksızlık vb. olumsuz sıfatlarla tanımlanıyor. Bu yaklaşım tarzı ve biçimi LGBTİ+ları kimliklerini gizlemeye, olmadıkları biri gibi davranmaya, yalnızlığa, depresyona, kimi zaman da intihara itiyor. Oysa eşcinsellik tıp dünyasında bir hastalık değil, insan cinselliğinin olağan çeşitliliğinden bir görünümü olarak kabul ediliyor. Buna rağmen Anayasa’nın eşitlik maddesinde yer almayan ve eşit yurttaşlar olarak tanınmayan LGBTİ+lar anayasal haklardan yararlanamadığı gibi var hükmünde de yoklar. 

Yaşama, çalışma, barınma, sağlık, eğitim gibi en temel insani hakları yok sayılıyor. Başta aileleri olmak üzere toplum tarafından dışlanmaya maruz kalıyorlar. Toplum içinde yaşayamıyor, belli bölgelerde yaşayabiliyorlar. Her türlü, sözlü, fiziki, psikolojik taciz ve şiddete maruz kalıyorlar.  LGBTİ+ların cinayetleri araştırılmıyor, dava açılsa bile sanıklara haksız tahrik indirimi uygulanıyor. Nefret cinayetleri ve intihar vakaları artıyor. LGBTİ+lar, trans kadınlar şiddete maruz kaldıklarında sığınma evlerine alınmıyor, başvuracakları mekanizmaları bulunmuyor.

Artı Gerçek olarak bugünkü dosyamızda ötekilerin de ötekileri olan LGBTİ+ların yaşadıkları sorunları, maruz kaldıkları ayrımcılığı, taleplerini, LGBTİ+ hareketini ve 2021 yılının kendileri açısından nasıl geçtiğini sorduk, onlarda bütün samimiyetleri ile anlattılar.   

2021’E NOEL BABA’NIN HEDİYELERİ YERİNE ERDOĞAN’IN KAYYIMLARIYLA GİRDİK

İlk sözü Yıldız İdil Şen’e veriyoruz. Şen, belki bundan yıllar sonra 2020 yılı için “korona” yılı denileceğini, 2021 yılına bel bağlayanların ise hala hüsranda olduğunu söylüyor. Şen, “2021 yılında neredeydik? Nereye geldik? sorusunun cevabını bulmaya çalışırken aslında hep aynı yerde olduğumu fark ettim” diyor. Şen, her geçen gün artan nefretin, var olan krizin ve bunu daha çok derinleştiren krizler silsilesinin, en çok da LGBTİ+ların yaşamını etkilediğini ifade ediyor. Şen’e 2021 yılının LGBTİ+ların hayatını nasıl etkilediğini sorduğumuzda şöyle cevaplıyor, 

“2021 yılına Noel Baba’nın getirdiği hediyelerle değil de Erdoğan’ın getirdiği kayyımlarla girdik. Boğaziçi Üniversitesi’nin kayyım atamasıyla başlayan direniş 1. yılını doldurmak üzereyken, direniş süresi boyunca LGBTİ+lar hedef gösterilmiş ve nefret söylemleri ayyuka çıktı. Bu süreçte LGBTİ+ların aktivistleri sosyal medya üzerinden şiddete maruz bırakıldı, hedef gösterildi, sahip oldukları öğrenci kulübü BÜLGBTİ+ hukuksuzsa kapatıldı, LGBTİ+lar terörize edildi. Bu süreçte yerelden genele kadar örgütledikleri kötülük ile LGBTİ+ların yaşam haklarına dahi saldırdılar.” 

ERDOĞAN CİHAT ÇAĞRISI YAPTI

Şen, nefret söylemlerinin, pratikte kendini fiziksel şiddet olarak göstermekte gecikmediğini, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, “LGBTİ! Yok öyle bir şey. Bunlara karşı milletçe mücadele edeceğiz” sözlerinin üzerinden henüz birkaç gün geçmeden Tarlabaşı’ndaki seks işçisi translara yönelik saldırıların gerçekleştiğini söylüyor. 

Şen, “Erdoğan’ın sözde bir hukuk devletinin idarecisi olarak yaptığı bu konuşma, LGBTİ+lara yönelik cihad çağrısıydı” diyor. Şen, bu konuşmadan sonraki günlerde LGBTİ+lara yönelik saldırıların devam ettiğini, hala da devam etmekte olduğunu ifade ediyor. Şen, geçtiğimiz günlerde İzmir’de 2 transın bu saldırılar sonucunda yaralandığını, trans kadın A.Y’nin hayatını kaybettiğini belirtiyor. Şen sözlerine şöyle devam ediyor, 

“Bunun yanında bir de kolluğun uyguladığı şiddet var. Birçok hak ihlalleri raporunda hak savunucularının ve aktivistlerin orantısız polis şiddetine maruz kaldığını biliyoruz. Boğaziçi protestoları boyunca LGBTİ+lar daha fazla ayrımcılığa maruz kalmıştır. Çıplak arama, cinsel şiddet, taciz ve tecavüz tehdidine maruz bırakılmak bunlardan birkaçı. Yine bu süreçte polis birçok kez trans seks işçilerine saldırmış, Bayram Sokağı’nı basmış ve en sonunda evler mühürlenip boşaltılmıştır.”

ONUR YÜRÜYÜŞÜ YASAKLANDI

Şen, 2021 yılında Pride’nin (onur yürüyüşü) 6.kez yasaklandığını, yasağa rağmen yürüyen LGBTİ+lara ve hak savunucularına polisin saldırdığını, yaklaşık 50 kişinin işkenceyle gözaltına alınırken onlarca insanın da yaralandığını anlatıyor: Özellikle de polisin son süreçteki orantısız şiddetini, LGBTİ+fobi’nin de faşizmle paralel bir şekilde nasıl kurumsallaştığını görüyoruz. LGBTİ+ların ayrımcılığa maruz bırakılmadan yaşayabileceğini temel haklarını koruyan bir yasal düzenleme yok, kamusal alanda yaşanan hak ihlallerini de sıralamak da elzem. Şen, şöyle devam ediyor.  

“2021 yılında da devam eden pandemi koşullarında, LGBTİ+ların  temel haklara erişmesi daha da zorlaştı. Damgalanma, şiddete ve ayrımcılığa maruz kalma kaygısıyla sağlık haklarını kullanamadılar. Özellikle pandemi koşullarında sağlık haklarına her zamankinden daha kısıtlı şekilde erişebildiler.  Özellikle hormon tedavisi gören trans+lar hormona erişemeyip, testlerini yaptıramazken, HİV ile yaşayan LGBTİ+lar da aynı şekilde sağlık haklarına erişemedi.”

‘NASIL VE NE KADAR YAŞAYACAĞINIZA BİZ KARAR VERİRİZ’ DİYORLAR

Şen, adalet mekanizmasının yine LGBTİ+lar için bazı emsal kararlar dışında etkin bir şekilde işlemediğini, LGBTİ+ katillerinin ve nefret faillerinin adeta ödüllendirildiğinin de altını çiziyor. Şen, bu yıl saldırıya uğrayan trans kadın Asya’nın, Ecem’in ve isminin bilinmediği,  haberlerinin duyulmadığı birçok LGBTİ+larının faillerinin de ortada dolaştığını ifade ediyor. Şen, sözlerine şöyle sürdürüyor:

“LGBTİ+ların yaşam hakkına yönelik saldırılar, benim için bu nefretin boyutunu göstermekte. 2021’de LGBTİ+ ve kadınların yaşam güvencesi olan İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmek demek ‘Ne kadar ve nasıl yaşayacağınıza biz karar veririz’ demekten başka bir şey değil.”

ÖZGÜRCE YAŞAYABİLECEĞİMİZ GÜNLERİN HAYALİNİ KURALIM

Şen, 2021 yılında sadece sağlık krizinin değil, var olan ve derinleşen ekonomik krizin, siyasi krizin ve barınma krizinin LGBTİ+ların yaşamını doğrudan etkilediğini söylüyor. Şen, özellikle emlak krizinin patlamasıyla barınabilen LGBTİ+ların barınamamaya başladığını ifade ediyor: 

“Konut, LGBTİ+lar için sadece içinde yaşanılan ve hayatını idame ettiğin bir yer değil, daha çok güvenli bir alan, bir yer anlamı taşımaktadır. Bir gün ev, bir gün ofis, bir gün clup olabiliyor. Özellikle de hali hazırdaki kira bedelinin iki katını vererek barınabilen trans+lar asla barınamıyor. Bayram Sokak’ta yaşayan ve seks işçiliği yapan trans+lar yaşam alanlarından kovuluyor. Ya ev sahibi ev vermiyor ya da apartman sana karşı örgütleniyor.”

Şen, her geçen gün körüklenen mülteci nefreti ile mülteci LGBTİ+ların de büyük bir çoğunluğunun işlerini kaybettiğini ve işsizlikle karşı karşıya olduklarını söylüyor. Şen,  bir diğer önemli sorunun ise Türkiye’de uluslararası koruma altındaki mültecilerin büyük bir çoğunluğunun sağlık güvencelerinin kapatılmış olması olduğunu söylüyor. Şen, bu örneklerin tüm mültecilerin yaşadığı sorunlar olsa da mülteci LGBTİ+ların bu sorunları çok daha yoğun yaşadığını ve LGBTİ+ların gözden çıkarılan ilk gruba dönüştüğünü ifade ediyor. 

Şen, sözlerini şu çağrı ve temenni ile bitiriyor: 

“Her ne kadar 2021 yılında zaman zaman evlerimize kapanmak zorunda kalsak da tüm örgütlü kötülüklerin hedefinde olsak da eşitlendiğimiz, özgürce yaşayabileceğimiz günlerin hayalini kurmaktan vazgeçmeyelim.”

LGBTİ+lar ‘DÜŞMAN’ VE ÖTEKİ KATEGORİSİNE SOKULMAK İSTENİYOR

Remzi Altunpolat, 2021 yılının tüm Türkiye toplumu gibi LGBTİ+lar açısından da pandeminin, yasakların ve nefretin gölgesinde geçen bir yıl olduğunu söylüyor. Altunpolat, ”makarayı biraz geriye sararsak LGBTİ+ Hareketinin 2000’li yıllar boyunca artan ve Gezi Direnişi ile birlikte zirveye çıkan kamusal görünürlüğünün, 2015’te Kürt sorununda çözüm sürecinin terk edilmesi ve 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sonrasında ilan edilen OHAL ile Türkiye’de rejimin otoriter karakterinin iyice açığa çıkmasıyla daralmaya başladığını görürüz” diyor.

Altunpolat, LGBTİ+ların bu süreçte gerek söylemsel düzeyde gerekse de kurumsal pratiklerde ‘düşman’, öteki kategorisinin önde gelen unsurları içerisine yerleştirildiğini, OHAL sonrasında LGBTİ+ örgütlerin kamusal alandaki eylem ve etkinliklerine getirilen yasakların mahkeme kararlarına rağmen uygulandığını belirtiyor ve sözlerine şöyle devam ediyor, 

“Başta İstanbul olmak üzere haziran ayı boyunca farklı kentlerde gerçekleştirilen LGBTİ+ Onur Yürüyüşleri OHAL’den itibaren yapılamaz hale getirildi. 2021 yılında da İstanbul, İzmir ve Ankara’da düzenlenmek istenen Onur Yürüyüşleri valiliklerce yasaklandı. İstanbul Onur Haftası etkinlikleri kapsamında Maçka Parkı’nda yapılması planlanan piknik Şişli Kaymakamlığı tarafından yasaklandı, polis pikniğe katılmak isteyenlere saldırdı. LGBTİ+lar 2021’e önceki yılın aralık ayında Ticaret Bakanlığı bünyesindeki Reklam Kurulu’nun, e-ticaret sitelerinde LGBTİ+ ve gökkuşağı temalı ürünlerin +18 ibaresiyle satışa sunulması kararı ile girmişti.”

İÇİŞLERİ BAKANI SAPKIN İLAN ETTİ

Altunpolat, 2021 Ocak ayının ilk günlerinde, Melih Bulu’nun Boğaziçi Üniversitesi Rektörlüğü’ne atanması üzerine üniversite bileşenlerince başlayan protestolar çerçevesinde açılan bir sergide yer alan LGBTİ bayrakları ve LGBTİ+ların hükümet yetkilileri ve AKP-MHP bloğu tarafından açıkça hedefe oturtulduğunu söylüyor. Altunpolat,  Boğaziçi LGBTİ+ Çalışmaları Kulübü’ne polis baskınının yapıldığını, içişleri bakanının LGBTİ+ları sapkın  ilan ettiğini ifade ediyor:

“Dolayısıyla Türk sağının kadim söylemi içerisinde hayli popüler olan ‘kökü dışarıdalık’ ithamını LGBTİ+ örgütleri açısından gündeme getirmiş oldu. Mart 2021’de ise Resmî Gazete'de yayımlanan Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Türkiye ilk imzacılarından biri olduğu İstanbul Sözleşmesi’nden çekildi. Yıllardır İslamcı-muhafazakâr çevreler tarafından ‘Türk aile yapısına büyük zararlar verdiği’ ve ‘eşcinselliğe yasal zemin sağladığı, teşvik ettiği” gerekçeleriyle İstanbul Sözleşmesi aleyhine yoğun bir kampanya yürütülüyordu. AKP rejiminin sözleşmeden çekilirken kendisini meşruiyet kaynağı devşirmek için sarıldığı en önemli argümanlardan biri ‘Sözleşmenin LGBTİ+’lar tarafından istismar edilmesi’ oldu. Elbette LGBTİ+’lar İstanbul Sözleşmesi ile ilgili tartışmalar yürütülürken bir kez daha Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan tutun da iktidar sözcüsü medya ve iktidar yandaşı akademisyenlere kadar kurumsal nefret söyleminin objesi haline getirildi. Öyle ki LGBTİ+ örgütlerinin terör örgütü sayılması gerektiği bile ifade edilebildi.” 

PANDEMİ TOPLUMSAL EŞİTSİZLİĞİ DAHA DA DERİNLEŞTİRDİ.

Altunpolat, bütün bunların AKP-MHP bloğunun tasavvur ettiği toplum projesi ve bu çerçevede inşa etmeye çalıştığı toplumsal cinsiyet rejimi açısından bakıldığında şaşırtıcı olmadığını söylüyor. Altunpolat, herkesin bu noktayı bariz biçimde görmeye başladığı kanısında olduğunu,  LGBTİ+’lara yönelik baskının bir yandan tüm dünyada hâkim olan heteronormatif sistemin aslî bir niteliği iken diğer yandan Türkiye özelinde iktidarın muhafazakâr toplumsal cinsiyet rejiminin kurucu unsuru olduğunu ifade ediyor. 

Altunpolat,  bu bağlamda toplumsal muhalefet güçlerinin siyasal iktidara karşı yürüteceği mücadelelerin LGBTİ+’ları görmezden gelerek kurulamayacağını,  LGBTİ+’lara yönelik sindirme politikalarının bu dönemin ve gelecek yılların öncelikli gündemlerinden biri olmak zorunda olduğunu vurguluyor. 

Altunpolat, diğer yandan 2019 yılı sonunda ortaya çıkan ve kısa sürede tüm sınırları aşarak, küresel bir pandemiye dönüşen koronavirüsün toplumsal eşitsizlikleri daha da derinleştirdiğini, kırılgan grupları daha da kırılgan hale getiren bir “eşitsizlik virüsü” olduğunu belirtiyor ve şöyle devam ediyor.  

“Covid-19 Pandemisi zaten kırılgan ve güvencesiz hayatlar süren LGBTİ+’lar için hangi zorlukları beraberinde getirdiği, LGBTİ+’ların yaşam alanlarını nasıl daralttığını Kaos GL, SPoD, İzmir Genç LGBTİ+ gibi LGBTİ+ örgütlenmeleri tarafından deneyimlere ve görüşmelere dayanan verilerle ayrıntılı bir biçimde ortaya konuldu. Sağlık hizmetlerine erişememekten tutun da büyük kentlerde göreli özgür mekânlarda nefes alınabilen alanlardan uzun süreli mahrumiyete, yine büyük kentlerde öğrenim gören öğrencilerin uzaktan eğitime geçilmesiyle aile yanına dönmek zorunda kalması ve döndükleri ortamlarda yaşadıkları psikolojik şiddetten tutun da gece hayatı denilen alanda çalışan LGBTİ+ların gelir kaybıyla, işsizlikle ve yoksullukla yüz yüze gelmesine kadar bir dizi sorun pandeminin sonuçları olarak karşımıza çıktı.  Zannımca pandemi deneyimi dayanışma stratejileri geliştirirken ve eşitlikçi politikaları hayata geçirmeye çalışırken LGBTİ+ların zaten mevcut yapısal sorunlarını analize dâhil etmek açısından üzerinde dikkatle durulması gereken bir kırılmaya işaret ediyor. Umuyor ve diliyorum ki, gelecek yıl umudun yeşerdiği, dayanışmayı örgütleyebildiğimiz ve birbirimizle bağlarımızı güçlendirdiğimiz bir yıl olur.”

SARAY REJİMİNİN HEDEFİYİZ

İsmail Temel ise 2021 yılının değerlendirmesine “Şu tahlili yapmak çok da zor değil. Siyasal İslamcı faşist saray rejimi, hem kendi içinde giriştiği çete-mafya ortaklığında çöküşler ve krizler hem uluslararası ilişkilerde krizler hem de Türkiye ve Kürdistan zemininde politik/ekonomik krizler içerisinde” sözleriyle başlıyor. Temel, siyasal İslamcı faşist saray rejiminin batmakta olan iktidar gemisinden her gün birer birer terk edişler yaşandığını ve gemiyi terk edenlerin iktidar gemisinden azadelermiş gibi bütün kanunsuzluklarını itiraf ettiklerini ifade ediyor. Temel, tahlil edilen bütün krizlerin toplamını Türkiye ve Kürdistan halklarına, işçilere, emekçilere, gençlere, kadınlara, LGBTİ+lara ve mültecilere açlık yoksulluk, düşmanlık, nefret, geleceksizlik ve güvencesizlik olarak yansıdığını şu sözlerle anlatıyor:

“Ezilenlerin ve yok sayılanların mahkûm edilmeye çalışıldığı bu koşullar, başarısız "barış" ve "eşitlik" politikaları sonucunda oluşmuş koşullar değil. Bizzat krizlere karşı artan sınıf, örgütlülük ve mücadele bilincini yok etmek için faşist saray rejimi tarafından uygulanan politikaların sonucunda oluşturulan koşullar. Günümüzde siyasal İslamcı faşist saray rejiminin öncülük ettiği, burjuva muhalefet ve sosyal şoven partilerin de iktidar argümanı ürettiği; şovenist, cinsiyetçi ve LGBTİ+ fobik politikalar; 2021 yılını da LGBTİ+'lar için şiddetin, nefretin ve yok sayılmanın arttığı bir yıla dönüştürdü.”

BOĞAZİÇİ DİRENİŞİ LGBTİ+lar ÜZERİNDEN KRİMİNALİZE EDİLDİ

İsmail Temel, gençliğin kayyumlara ve niteliksiz eğitim sistemine karşı biriktirdiği isyanın sene başında Boğaziçi direnişi ile kendini örgütlediğinde faşist saray rejiminin ilk hedefinin LGBTİ+lar olduğunu, Boğaziçi direnişi boyunca LGBTİ+lar özerk-demokratik üniversite mücadelesinde kitlelere öncülük eden ve saray polisine karşı geri atmayan bir direngenlik ile barikat başlarında olduğunu söylüyor. Temel, hiçbir gözaltı, tutuklama ve operasyon saldırısının bu direngenliği kırmadığını, faşist saray rejiminin zor ile birlikte ideolojik bir saldırı başlatarak, Boğaziçi direnişini LGBTİ+ların varlığı üzerinden kriminalize edip kırmaya çalıştığını ifade ediyor. 

Temel sözlerini şöyle sürdürüyor, 

 “Bu ideolojik saldırının pratiğini gökkuşağı bayraklarını yasaklamaya, gizli öznelerin kimliklerini ifşa etmeye, LGBTİ+ları tek bir kategoride toplanmış “terör örgütü” ifadeleri ile anmaya, cis heteroseksüel beyanlar dışındaki bütün cinsiyet ve yönelim beyanlarını “üyelik” (velev ki üyelik!?) diyerek nitelendirmeye ve direniş alanlarına renkli bayrak sokmamaya değin çok kapsamlı bir nefret saldırısına dönüştürülmüş olarak gördük. Boğaziçi direnişini sönümlendirmek için faşist saray rejimi tarafından çaresizce ve zavallıca bir şekilde uygulanan bu kriminalizeleştirme saldırısı, Boğaziçi direnişi boyunca "LGBTİ+'lar Vardır" şiarı ile karşılık buldu. Direniş boyunca "Kayyuma ve Nefrete Nakka" diyenler tarafından da geri püskürtüldü.”

KÜRT TRANS+LAR HEDEFTE

Temel, Boğaziçi direnişinde olduğu gibi 8 Mart’a gidilen süreçte de faşist saray rejiminin, bir kere daha LGBTİ+ları daha özelinde Kürt trans+ları hedef aldığını ve LGBTİ+ nefret politikasını emrine amade işkenceci polis çeteleri tarafından pratiğe döktüklerini söylüyor. Temel, Boğaziçi direnişiyle özerk-demokratik üniversite talebinin öğrenci gençlikte giderek yükselmesi ve son yıllarda İstanbul Sözleşmesi gündemi ile kadınlarda yükselen cins bilincinin, tüm bunların üzerine de yönetilemeyen siyasi ve ekonomik krizlerin; faşist saray rejiminin garanti bulduğu siyasal İslamcı tabanının da giderek kendisine sırt çevirmesine sebep olduğunu ifade ediyor. 

Temel, faşist saray rejiminin kitlelerini kendi hizasına çekmek ve iktidarını korumak için her zamankinden çok daha fazla LGBTİ+ nefret politikasına ve kutuplaşmaya ihtiyaç duyduğunu ifade ediyor. Temel, faşist saray rejiminin, iktidarındaki çatlakları onarmak için ihtiyaç duyduğu LGBTİ+ nefret politikasının kutsal aile, din ve devlet bekası üçlemesiyle tamamlanıp; sarayın bütün imkanları ile propagandaya dönüştürüldüğünü ve halklara işlendiğini belirtiyor. Temel: “İşlediği LGBTİ+ nefreti sayesinde de İstanbul Sözleşmesi'nden, ‘Barınma, Geçinme’ ve ‘Hükümet İstifa’ gibi eylemlere kadar uzanan birçok politik alana müdahale edebiliyor” diyerek sözlerine şöyle devam ediyor. 

“Medya ağları, bakanlıkları, kurumları, ajansları ve gündelik siyasetleri içerisinde pompaladıkları LGBTİ+ fobi; 2021 yılında LGBTİ+'lara dönük nefreti arttırırken, LGBTİ+'ları nefret saldırılarına daha açık hale getirdi. Keza politikalarının yansımalarını İstanbul Pride Komitesi'nin düzenlediği Vegan Piknik etkinliğine saldırmalarından ve hemen ardından İstanbul, İzmir, Ankara, Eskişehir ve Aydın'da gerçekleştirilmesi planlanan Onur Yürüyüşlerini yasaklayıp, Onur Yürüyüşlerine saldırmasından da görebildik. Siyasal İslamcı faşist saray rejiminin bu saldırılar ile de sınırlı kalmadığını, bütün saldırılarına rağmen sokağı terk etmeyen lubunyaların iradesine ket vurmak için Onur Yürüyüşlerinden sonra trans seks işçisi kadınların evlerini mühürlediğini ve LGBTİ+'ları bu şekilde mücadeleden yıldırmaya çalıştığını gördük.”

KARANLIĞI LUBUNYALAR AYDINLATIR

Temel, faşist saray rejiminin sistematik şekilde kendi şiddet örgütleri ile gerçekleştirdiği bu saldırıların toplamının sonucunda ise toplum içinde LGBTİ+'lara dönük faşist/fobik saldırıların arttığını ve LGBTİ+fobik kişilerin, zihinlerindeki nefreti hiç çekinmeden pratiğe döktüğünü gördüklerini söylüyor. Temel, bir failin (Fırat Delikanlı) özellikle engelli LGBTİ+'lardan oluşturduğu işkence listesini, onlarca engelli LGBTİ+'yı işkence ettiğini ve bu işkence görüntülerini de hiç çekinmeden paylaşabildiğini gördüklerini, yine 18 yaşından küçük mülteci bir trans kadına kezzap ile saldırıldığını; İstanbul'da, Ankara'da ve İzmir'de trans kadınlara bıçaklı saldırılar gerçekleştirildiğini, bu saldırılar sonucunda ise bir arkadaşlarının katledildiğini belirtiyor.  Temel:

“Bu listeyi bu şekilde uzatıp bitirebiliriz ama bu seneye dair eklemek istediğim bir başka şey daha var. Bu sene LGBTİ+'lar için nefret ve hedefleştirme doluydu ancak görmeyi ve belki de göstermeyi en çok istediğimiz şey; LGBTİ+'ların, faşist saray destekli bütün saldırılara karşı vermiş olduğu örgütlü mücadele cevabı. Sistematik devlet saldırılarına, LGBTİ+fobik yargıya, erkek egemenliğine, heteronormatif düzene ve bütün nefret saldırılarına karşı bu sene de LGBTİ+'lar için mücadele ve umut dolu bir yıldı. Faşist saray rejiminin LGBTİ+ fobik politikalarını, bugün hiçbir LGBTİ+ kabul etmiyor ve bu nefret ile uzlaşmıyor. Umulanın aksine LGBTİ+'lar olarak karanlığa teslim olmuyoruz ve diyoruz ki; karanlığı aydınlatsa aydınlatsa lubunyalar aydınlatır!”