Atilla Keskin’in yazar Aynullah Akça ile yaptığı söyleşi


Aynullan Akça'nın ilk kitabı Deniz Gezmiş İçin Uçak Kaçıran Bir Hava Korsanının Anıları isimli kitabını severek okumuştum. Böylesine içten ve ilginç yazan Aynullah için, “umarım yeni kitaplar da yazar,“ diye düşünmüştüm. Düşündüğüm gibi de oldu. Üç ciltlik MATOS romanının ilkini merak ve heyecanla okudum. Önce romanıyla ilgili bir tanıtım yazısı yazmak istedim. Daha sonra onunla kapsamlı bir röportaj yaparsam kitabın daha iyi tanıtılabileceğine karar verdim. İleriki satırlarda, benim sorularımı ve Aynullah Akça'nın yanıtlarını bulacaksınız.

Sevgili Akça çok kısa olarak kendinle ilgili bilgi verir misin?

Böyle zor bir soruyla başlamak zorunda mıydık Atilla Abi (gülüyor). Bir insanın kendinden bahsetmesi gerçekten zor. Ama yine de birkaç ayrıntı vermekle yetineyim. Yıl 1962 ilk öğrenimimi doğum yerim Tuzluca’da bitirdikten sonra, orta öğrenime devam etmek üzere Ankara’ya amcamın yanına geldim. Okulla birlikte boş zamanlarımda Kızılay’da bir fotoğrafçının yanında da çalışmaya başladım. Fotoğrafçı ileri görüşlü aydın biriydi. Tiyatro sanatçıları, yazarlar, aydınlardan oluşan geniş bir çevresi vardı. Bu seçkin çevreden çok etkilendim. Benim için adeta bir hayat okulu oldu. Lise yıllarında artık bütün ülkeyi saran gençlik hareketi içindeydim. Gösteriler, yürüyüşler, boykotlar, çatışmalar derken 12 Mart faşist askeri darbe ve darbe sonrası ağır illegal koşullar... Arkasından gelen Bulgaristan macerası. Yaklaşık iki yılı hapiste olmak üzere on yedi yıl yaşadım sosyalist Bulgaristan’da ve 1989 yılında İsveç’e iltica ettim. Bu ülkede rejim değişikliğinden sonra ailemi de yanıma aldım. Çok çeşitli işlere girip çıktıktan sonra 2016 yılında emekli oldum ve bütün zamanımı yazmaya ayırdım.

Hayatının bu bölümünü “Bir Hava Korsanının Anıları” adlı anı-romanında ayrıntılı bir şekilde anlatıyorsun. Fakat Bulgaristan’da geçirdiğin on yedi yılla ilgili döneme hiç değinmemişsin. Neden? Oysa on yedi yıl içinde yaşadığın sosyalist düzenle ilgili söyleyeceğin çok şey olmalı. Belki de ayrı bir roman konusu olacak.

Bulgaristan’da İzinsiz Bulgar Hava Sahasını ihlal etmek ve insanların özgürlüklerini kısıtlamak suçlarından bize 3 yıl 6 aya mahkûm ettiler. Bu süre içinde köy ekonomisinde çalışarak cezamızı iki yıla yakın bir süreye indirdik. İçerdeyken Türkiye devrimci hareketi üzerinde çok düşündüm, dışarı çıktığımda kafam sorularla doluydu. Yanıtların Marksizm’de olduğu sonucuna vardım. Serbest kalınca ekonomi okumaya karar verdim. Zamanın Karl Mark Yüksek Ekonomi Enstitüsü’nün Politekonomi (ulusal ekonomi) Bölümüne yazıldım. Gerek öğrencilik yılları ve gerekse dava sonra devam ettiğim yüksek lisans eğitimim sırasında Marksist öğretiyle haşır neşir oldum. Kapital üzerine verilen toplam 360 saatlik seminerlere katıldım. Bu öğretinin ışığında ülkemizdeki devrimci hareket, içinde yaşadığım Reel Sosyalizm üzerine uzun uzun kafa yordum. Görünen oydu ki; var olan sosyalist sistem ve onun kanatları altında gelişen dünya devrimci-komünist hareket,i yüzyıl kadar önce Lenin ve Bolşevik partisinin Marksist öğretiyi keyfi yorumlamasından doğan bir yanlışın süregelen devamıydı ve varlığını daha uzun süre sürdürmezdi. Yarı feodal bir toplum düzeninden, ne kadar iyi niyetle olursa olsun, kapitalizmin de ötesinde gelişkin bir toplum düzeni çıkarmak imkansızdı. Sovyet tipi sosyalizm vaktinden önce doğmuş bir çocuktu. Gösterilen tüm özene, bakıma, verilen kurbanlara, sürekli insen kanıyla beslenmesine rağmen gelişip güçlenip sağlıklı bir bünyeye kavuşamadı ve sonunda vaktinden önce hayata veda etmek zorunda kaldı.

Matos romanınla ilgili ilk önce şunu sormak istiyorum: Romanı okurken yer yer kurgu ile gerçeğin iç içe girdiği duygusuna kapıldım. Yanılıyor muyum?

Hayır yanılmıyorsun, inan benim kendim bile bazen romandaki gerçek ve kurguyu birbirine karıştırıyorum. Çünkü Agayev ailesinin tarihi bir yanıyla Akça ailesinin de tarihidir. Örneğin Abbas Ali Agayev, gerçek bir kişidir. Babamın dedesidir. Çarlık Rusya’sı ordusunda yıllarca küçük rütbeli subay olarak görev yapmıştır. Özellikle Kafkasya’daki karışıklıklar sırasında sayısız çatışmalara girmiştir ve gerçekten hiç yara almamıştır, ama Mançurya’da Mor Pelerinli hayaletle karşılaşması artık işin kurgu yanıdır.

Matos romanının büyükçe bir bölümü Çarlık Rusyası ve daha sonra Stalin döneminde Sovyet Sosyalist Cumhuriyetinden kaçarak Türkiye'ye sığınan Azerilerin yaşadığı bir köyde geçiyor. Buna rağmen romanının köy değil, tersine kent romanı olduğunu söyleyebilir miyiz?

Evet haklısın bu bir köy romanı değil, olay Ermenistan sınırında Aras nehri kıyısında küçük bir köyde geçmiş olsa da. Roman kahramanı Matos eğitimli biridir. Önünde birçok seçenek var. Ama o bu küçük köyde adeta inzivaya çekilmiştir. Her sabah erkenden uyanıp bilinmeyen bir tanrıya ibadet yapar gibi sabahla ailesinin sırlarla dolu karanlık geçmişi, hayat, ölüm, varoluşun sırları üzerinde “söyleşmekte” ve dedesinin hayatını korkunç bir diyet karşılığında kurtaran Mor Pelerinli ile bir gün gelecek burada bu küçük köyde yüzleşeceğine içten içe inanmaktadır. Ve nitekim soğuk bir Mart akşamı genç Tanrıkulu köyün en yoksul on iki çeltik ekicisi ile kapısını çalıp yardım isteyince, zamanı geldi deyip önlerine düşer.

Roman'da salt Rusya'dan değil, Bulgaristan'dan Türkiye'ye gelen göçmenlerin de öyküsü var. Bu göçmenlik duygusu aynı zamanda senin kişisel göçmenliğinle de bağlantılı mı?

Romanı yazarken özel olarak böyle bir düşünceye kapıldığımı anımsamıyorum. Fakat şimdi sen sorunca, Matos’un Mühendis Nuri Bey’in eşi göçmen kızı Gülten Hanım İle çabucak kaynaşması, daha ilk karşılaşmada aralarında sıcak bir ilişkinin kurulması, askerliği sırasında başka bir Bulgar göçmeni komutanı Salih Madaralı ile bir çeşit gizli dayanışma içinde olması, bendeki göçmenlik duygusunun bilinçaltı etkisiyle olabilir, diye düşünüyorum.

Matos çok fazla sırlarla dolu bir roman. Romanın kahramanı Matos'un dedesi Abbas Ali Agayev'i Mançurya'daki Rus-Japon savaşı sırasında, ölümden kurtaran ve bir diyet karşılığında onu kurşun işlemez kılan Mor Pelerinli hayalet neyi simgeliyor? Bu olay romanın diğer bölümlerinde dünyanın kaderini nasıl belirleyecek?

Bu olay bütünüyle hikâyenin merkezindedir. Dede Abbas Aliyev kendi hayatı karşılığında doğacak ilk çocuğunu tanrısal güçlere rehin bırakmıştır. İlk doğan çocuğu Nezir, Rusya’dan Türk tarafına geçerken Aras nehrinde esrarengiz bir şekilde öldürülünce bu yük Nezir’in oğlu torunu Matos’un sırtına yüklenir. İnsanlığı gelecekteki büyük bir felaket sonunda yok olmaktan kurtarma görevi ona yüklenmiştir.

Mor Pelerinliye gelince, romanı yazarken kutsal kitaplar ve antik çağ mitoloji üzerinde araştırmalarım oldu. Orada şunu gördüm: adları, ne olursa olsun bütün inançların temellerinde üç ana figür yatıyor: 1) her şeye muktedir, evreni yaratan Tanrı, 2) bütün kötülüklerin kaynağı Şeytan ve 3) iyilikten yana güçleri temsil eden Melek. Tanrının gözü sürekli şeytani güçlerin üzerindedir ve zaman zaman elçisi vasıtasıyla insanları bu tehlikelere karşı uyarır. Mor Pelerinli figürü işte böyle bir elçidir, Müslüman inancında Hz. Muhammed’e vahi getiren Cebrail gibi.

Yeniden Birinci Gün’e dönersek, Matos'un ilk kitabı bir doğa felaketiyle başlayıp, bir başka doğa felaketiyle bitiyor. Bu belirlemenin gelecek kitaplar için özel bir anlamı var mı?

“Matos Kişinin Hayatından Seçilmiş Üç Mayıs Günü” fantezi, moda deyimiyle büyülü gerçekçilik türünde ve 1800’lerin sonlarında başlayıp günümüzden iki yüzyıl sonrasına kadar uzanan uzun soluklu bir romandır. Roman kahramanı Matos Ağaoğlu’nun olağanüstü hayatında her biri bir dönüm noktası olan rastlantı sonucu hepsi de mayıs ayına denk gelen üç önemli gün var. Her gün bir roman konusudur. Birinci Gün’de Matos terkedilmiş bir Kürt köyünde yaralı halde uyanır. Her tarafı yara bere, üstü başı çamur içindedir. Güçlükle kalkar, Aras nehrinde yıkanır, paklanır, giysilerini de yıkar. Kuruması için köy meydanındaki taşlara serer ve kendisi de anadan üryan bir halde ottan ve atının eyerinden hazırladığı yatağa uzanıp, o ana kadar geçen hayatını düşünür. Matos’un kafasından geçenlerden anlıyoruz ki o bir seçilmiştir. Dünya, insanlığı yakın bir gelecekte büyük bir felaket beklemektedir. İyilik ve kötülük erkleri arasındaki mücadelede kötülük erkleri dünyayı kaçınılmaz bir felaketin eşiğine getirmişlerdir ve bu felaketten insanlığı Matos Ağaoğlu çıkaracaktır. Fakat dedesi Abbas Ali aracılığıyla ona bu mesajı gönderen elçi Mor Pelerinli ne yapması, nasıl yapması gerektiği konusunda hiçbir bilgi vermemiş yalnızca zamanı geldiğinde o “kendi özgür iradesiyle” ne yapması gerektiğine karar verecektir. Soğuk bir mart günü genç Tanrıkulu köyün en yoksulu on iki kişi ile birlikte yardım için kapısını çaldıklarında Matos o anın geldiğine karar verip önlerine düşer. Varlarını yoklarını koyup, büyük borçlara girip Kürt beylerinden kiraladıkları yüzlerce dönüm tarlalara çeltik ekerler. Görünürde her şey yolunda gitmektedir. Fakat o günün gecesi aralıksız yağan yağmurun oluşturduğu seller bütün ekili tarlaları basar, alıp götürür. Matos güçlükle canını kurtarıp sabahleyin uyandığı Kürt evine sığınır. Matos artık kendi hayatının sahibi olmadığını, yıllar önce dedesi Abbas Ali Kişi hayatını kurtarmaları karşılığında torunun hayatını tanrılara rehin bırakmıştır. Matos böyle bir yükün altından kalkamayacağına anlar ve günün sonunda Aras nehrinde boğularak hayatına son vermeye karar verir.

Ama son anda intihardan vaz geçer.

Evet vaz geçer, daha doğrusu ilahi güçler engel olur. İkinci Gün’de(Yeni yayınlanmış olan ikinci kitapta) Matos yeni bir başlangıç yapar. Matos’un misyonu hakkında yalnız kendisi, annesi ve kısmen de sağ kolu Tanrıkulu dışında kimse bir şey bilmemektedir. Matos misyonunu bir yana bırakır ve sırf yoksul on iki ortağına rahat bir yaşam koşulları yaratmak için kolları sıvar ve ortaklarıyla birlikte bilinçli bir çalışmaya girişirler. Çabaları sonuç verir. Giderek seksen hanelik Arhaçlar köyünü 100 bin nüfuslu halkının refah içinde yaşadığı, her bakımdan kendine yeten ve dört dili anadili bibi konuşan genç bir kuşağa sahip bir şehir haline getirirler. Bu arada dünya giderek korkunç bir kaosun içine yuvarlanmaktadır. ABD’de halkın “hayalet tugayları” dediği yeni bir terör örgütü türemiştir. Dünyanın belli başlı gizli servisleri Matos’un peşindedir. Matos ise her şeyden habersiz kuruculuk sürecinin ortalarına doğru art arda yaşadığı aile trajedisi onucu, dayanamamış Arhaçlar’ı terk edip dünya turuna çıkmıştır. Modern Arhaçlar’ı kurma sürecini Tanrıkulu sürdürür bunu yaparken de giderek aslında Matos’tan istenenin de bu olduğu kanısına kapılır. Arhaçlar beklenen felaketten sonra insanlığı yok olmaktan kurtaracak yeni bir Nuh’un gemisidir. Bunun böyle olup olmadığını Üçüncü Gün’de göreceğiz.

Romanda Çarlık Rusyası, SSCB, Türkiye'ye ilişkin her yönden kapsamlı bilgiler var. Bu bilgileri toplamak için özel bir çaba harcadın mı?

Tabii ki oldu. Bolşevik devrimine bizzat şahit olmuş, Ermeni-Azeri çatışmalarını yaşamış, kendi babaannem de dahil, köyümüzdeki yaşlılardan o dönemle ilgili çok hikâye, anı dinlemiştim. Bu anlatılarda, somut insan kaderleri söz konusu olduğu için hikayeme temel oluşturdu. Daha sonra olayın geçtiği Ermenistan’ın topoğrafı haritası ve nüfusun etnik dağılımı ve Çarlık Rusya’sının yöredeki idari sistemi üzerinde bazı araştırmalarım oldu. SSCB’ye ye gelince bazen şakayla Sovyetler Birliği’nin 16. Cumhuriyeti diye nitelendirilen zamanın Bulgaristan’ınındı 17 yıl yaşamış meraklı birinin bu konuda ayrı bir araştırma yapmasına gerek yoktu sanırım.

Matos için varoluşu, hayatı farklı boyutlarda işleyen felsefi bir roman tanımlaması diyebilir miyiz?

Çok yerinde bir soru. Hikâyenin merkezinde bu var. Fakat burada didaktik bir şekilde felsefe anlatılmıyor, doğrudan felsefi konulara girilmiyor. Romanda çevrenin, kişilerin, eşyaların, olayların anlatımıyla yaratılan manzaranın içine giren, Orhan Pamuk’un deyimiyle “saf” ve aynı zamanda “düşünceli” okuyucu bunu kendi sezgileriyle görebiliyor, anlayabiliyor. Matos’un askerlik dönüşü ilk günün sabahı erkenden dışarı çıkıp doğayı gözlemleyişini hatırlayalım. Gökyüzü, sönmekte olan yıldızlar, şafak aydınlığı, alacakaranlık, ağaçlar, dağlar, onların siluetleri ve sabahın ilk sesleri: Aras sularının “günün ses kakafonisine karışmamış” saf çağıltısı, erken uyanan, belki de kâbus gören bir kuşun yalın ötüşü, tek tük kurbağa vıraklamaları ile gizemli bir atmosfer yaratıyor ve arkasından soru geliyor: bütün bu düzenin yaratıcısı, bu oyunu sahneye koyan kimdir?

Matos'un öncülüğünde kooperatif kurmaya çalışan 12 köylü, İsa'nın 12 Havarisi ‘ne bir çeşit çağrışım mı? Yoksa kitabın ikinci ve üçüncü bölümlerinde Matos' u dünyayı kurtarmaya çalışan bir peygamber olarak mı göreceğiz?

Evet, yalnız İsa ve on iki Havarisi ‘ne değil, Şiiliğin Hz. Ali ve on ilki imamlarına da gönderme yapılıyor. O kadar ki İkinci Gün’ünde onu on ikinci imam Mehdi diye ilan etmeye bile kalkıyorlar. Ama hikâyenin arka fonunda aslında antik Yunan mitolojisindeki tanrılara da bir gönderme var. Evrenin yaratıcısı yüce tanrı Zeus’u iyilik ve kötülük erkleri ise daha alt kademedeki tanrıları temsil ediyor ve en önemlisi yine antik dünyada olduğu gibi tanrılar kendi aralarındaki çatışmalarda işleri düzeltmesi, ya da daha da karıştırması için insanların yardımına baş vuruyorlar, Matos’tan belli bir bedel karşılığında insanlığın geleceğini kurtarmayı istedikleri gibi.

Teşekkürler sevgili Akça, güzel bir söyleşi oldu. Umarım, ilerde “İkinci Gün”ve "üçüncü gün" üzerine de bir söyleşi yaparız

Asıl ben teşekkür ederim bana bu fırsatı verdiğin için.