Mehmet Emin AKTAR


ARTI GERÇEK - Diyarbakır Barosu eski Başkanı ve Avukat Mehmet Emin Aktar, ARTI TV'de Ana Haber Bülteni'nin ardından yayınlanan 'Söz Sırası' programında konuştu. Aktar konuşmasında Kürt illerinde yaşanan kayyım uygulamalarına dikkat çekti. 'Çağımızdaki demokratik olsun olmasın bütün ülkeler anayasal ülkelerdir. Devlet düzenini belirleyen metinlere sahiptir' diyen Aktar "Anayasa nedir" sorusuna şöyle cevap verdi: 

Anayasa, sonuçta o ülkenin nasıl yönetileceğini, organları arasındaki ilişkileri, vatandaş devlet ilişkisini düzenleyen temel metinlerdir. İnsanların sahip olduğu temel hakların, bunların nasıl korunacağını belirler. Türkiye'de de çok tartışılan bir Anayasa var. 1982 Anayasası, darbe ürünü bir anayasa deniyor. Defalarca değiştirilmiş, değişiklikler yapılmış, ama sonuçta temel bazı ilkeler konulmuş. Asgari düzeyde, biçimsel bir demokratik sistemi öngörmüş. 

'CUMHURBAŞKANLIĞI HÜKÜMET SİSTEMİ İLE OTORİTER BİR YÖNETİME GEÇİLDİ'

2017 yılında, "Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi" değişikliğine de değinen Aktar, "Aslında oldukça otoriter bir yönetime geçildi. Ancak buna rağmen, bu Anayasa'nın öncelleri, yani 1961 ve 1924 Anayasaları da dahil olmak üzere, yönetimi iki şekilde düzenlemiştir. Bir 'Merkezi Yönetim' ve 'Yerinden Yönetim' şeklinde düzenlemiş. Yani bir merkezi yönetim var, hiyarerşi var, Ankara'dan yönetiliyor ve Tükiye'yi yönetiyor temelde. Bir de yerelde beldelerin, köyden mahalleye, oradan beldeye, oradan büyükşehire kadar değişik kademelerde halkın kendi seçimiyle gelen yönetim organları var. Bunlara da genel olarak 'Yerel Yönetim' diyoruz ama yerinden yönetimin şekilleridiler; muhtarlıklar, belediyeler, belediye meclis üyeleri, il genel meclis üyelikleri, il genel meclisi gibi organlarla bu sağlanıyor", ifadelerini kullandı.

'BU TOPLUM YEREL YÖNETİM HAKKINDAN MAHRUM BIRAKILIYOR'

Daha önceki Anayasalar'da biçimsel bi demokratik sistem öngörülmüş olsa da, merkezi yönetimin dışında yerel/yerinde yönetimin de bazı görevleri yerine getirmek suretiyle halk iradesine dayandığını ve bu yöneticileri halkın seçtiğini ifade eden Mehmet Emin Aktar, "Yaşadığımız bu coğrafyada son üç yıldır, hatta dördüncü yıla girmek suretiyle, bizim bu haktan yoksun bırakıldık. Bu toplum bu haktan yoksun bırakılıyor. Bir gün önce Diyarbakır'ın Sur ilçesinde Belediye Başkanı gözaltına alınması. Daha gözaltındayken, yani hakkında bir yargı kararı yokken, bir suçlama doğrudan doğruya yöneltilmemişken, aynı gün ilçe kaymakamı, kendisinin yerine kayyım olarak atandı.

Nedir bu kayyım, ne anlamak gerekiyor? Son üç yıldır hayatımıza giren bu şey, 15 Temmuz'dan sonra mı başımıza geldi? Yoksa öncesi de var mı? Öncesinde bir hazırlık var mı, bakmak gerekiyor. Bakıldığında aslında, 15 Temmuz'dan sonra bu OHAL ile hayatımıza girmiş gibi görünse de, gerçekte öyle değil. İktidarın, daha çok da devetin bir bakışı olarak, bir programı olarak hayata geçirilmiştir", dedi.

'KAYYIM UYGULAMASIYLA KARŞIMIZA BİR HARİTA ÇIKIYOR'

Aktar, kayyımların ilk olarak 2016 yılında atanmaya başladığını hatırlatarak "Karşışımza bir harita çıkıyor. Bu haritayı başka haritalarla karşılaştırdığımızda çok ilginç sonuçlar çıkıyor ortaya. Mesela 1925 tarihli Takrir-i Sükun Kanunu ve Şark Islahat Planı'nın uygulandığı bölge haritasını ele aldığımızda, o haritanın kapsadığı iller ile bugün kayyım tayınının yapıldığı illerin çakıştığını görüyoruz.

Daha sonra 1927'de hayata geçirilen Umumi Müfettişlik'in ilk uygulamasında (Diyarbakır, Elazığ, Bitlis, Van, Hakkari, Siirt, Mardin, Urfa illerini kapsıyor) görüyoruz. Aynı harita karşımıza çıkıyor.

1987'de Sıkıyönetim'in kaldırılmasıyla birlikte hayatımıza gören Olağanüstühal'de de aynı şey sözkonusu.  Olağanüstü Hal Bölge Valiliğinin uygulandığı iller de aynı coğrafik alanı kapsıyor.

Peki nedir bu? Bu coğrafik alanın özelliği ne? Niye bu coğrafik alanda özel yönetim biçimleri getiriliyor? Şark Islahat Planı uygulanıyor, Umumi Müfettişlikler getiriliyor, Olağanüstü Hal Bölge Valiliği kuruluyor, bugün de kayyımlarla idare ediliyor. Bunun temeli tabii ki, Kürtlerin yaşadığı topraklar olması.Kürtler bu topraklarda binlerce yıldır yaşıyor" ifadelerini kullandı.

'KENDİ ADLARINA SİYASET YAPAN KÜRTLER HER SEÇİM OYLARINI YÜKSELTİYOR'

Kürtlerin kendi adlarına siyaset yapmaya başlamalarından bu yana, özellikle yerellerde son 20 yıldır kendi partileriyle yönetime geldiklerini hatırlatan Aktar, "Her dönem sayıyı arttırarak geliyor. 2019 yerel seçimlerinde bu sayı, 2014 yerel seçimlerine göre düşüş gösterse de, önemli ölçüde bu dönemde Kürtlerin adına siyaset yapan HDP'ye yönelik baskılarla açıklanabilir. Ama yine de önemli ölçüde birçok ilde ve ilçede belediye başkanlıklarını yüksek oy oranlarıyla kazanmış durumda" dedi.

KAYYIM POLİTİKASI NE ZAMAN GÜNDEME GELDİ?

Aktar, Belediyelere ilişkin kanunun 2016 Haziranı'nda bir "Torba Yasa" içerisinde Meclis gündemine getirildiğini söyleyerek "Haziran 2016'da bu tepiler üzerine geri çekildi. Aslında mecliste Ağustos ayında tartışılmaya başlanmıştı. Bunun üzerine Hükümet bu değişikliği geri çekti. Fakat 15 Ağustos 2016'da bir OHAL kararnamesiyle Belediye Kanunu'nda bir değişikliğe giderek kayyım atamalarının önünü açmış oldu" diye belirtti.

SELÇUK MIZRAKLI'NIN DAVASI 25 ARALIK'TA

Görevden alınan diğer partilerine bağlı belediye başkanlarının yerine Belediye Meclis Üyelerinin seçildiğini, Kürt belediyelerinde olduğu gibi buralara kayyım atanmadığını vurgulayan Aktar, bazı kesimlerin iddia ettiği gibi kayyım atama politikasının "muhalefeti susturma" politikası değiil özellikle Kürtlere yönelik bir devlet politika olduğunun altını çizerek şöyle devam etti;

"İlginç Şeyler oldu. İlk kayyım tayini 12 Eylül 2016'da gerçekleştirildiğinde 28 belediyeye kayyım atandı. Bunların 24'ü DBP'liydi, 3'ü AKP'li, 1'i MHP'liydi. Çok ilginç bir şey oldu bu AKP'li ve MHP'li olan belediyelere hükümet, belediye meclis üyelerinden birini kayyım olarak atadı. Belediye Başkanvekili olarak atadı. O yerlerin belediye başkanları çeşitli nedenlerle tutuklanmışlardı. Ancak 24 BDP'li belediyenin bulunduğu yerde ya vali yardımcıları ya da kaymakamlar kayyım olarak atandı. Bu tamamen merkezileştirmekti, halkın iradesini yok saymaktı. Diyarbakır'da, Mardin'de, Van'da görevden alınan belediye başkanının  yerine meclis üyesi atanmış olsaydı, sonuçta halkın seçtiği birisi atanmış olacaktı. Ancak bu yapılmadı.

Bugün de ayni şey yapılıyor. Bugün de görevden alınan bütün belediye başkanlarının yerine kayyım olarak, ya valiler, ya vali yardımcıları, ya da kaymakamlar atanıyor. Hükümetin bu kayyım uygulamasıyla Kürdün seçme iradesini yok ettiğini ve ortadan kaldırdığını söylemek mümkün. Bunu söylememin nedeni aslında, önümüzdeki hafta, ayın 25'inde, Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Selçuk Mızraklı'nın davasının olması. Selçuk Mızraklı 19 Ağustos'ta görevden alindi, 20 Ekim'de de gözaltına alındı ve bir gün sonra da tutuklandı. Tutuklamanın bu kayyım uygulamasını meşrulaştırmanın bir aracı olduğunu görüyoruz. Bir normalleşme olacaksa, önce buna karşı bir tutumun olması gerekiyor. Birçok kişi bununu muhalefete karşı bir sindirme harekatı olduğunu söylüyor. Hayır, muhalefet karşı değil. Sadece Kürtlere yönelik bir politika olduğunu, bu politikanın da bir hükümet politikası değil, devlet politikası olduğunu görüyoruz.