Ali Çatakçın


ARTIGERÇEK- Ortadoğu hep çıkar hesaplı savaşların sahası oldu. Bu savaşlarda bazı toplumlar köle, bazı toplumlar efendi statüsüne yükseldi.

Kölenin de efendinin de hep efendisi oldu. Sonuçta oyunun hamlelerini ayarlayan, kimin hangi statüde kalacağına, kimin yeni statüye yükseleceğine baş efendi karar verdi.

Ortadoğu’ya 1990’larla başlayan köklü değişim müdahaleleri, birinci dünya savaşıyla oluşan statükonun değişeceği, köle statüsünde olanların da doğal haklarına kavuşacakları yönünde bir ‘umut’ dalgasına yol açtı.

Tunus'ta 2011 yılında başlayıp bölge ülkelerine yayılan ve uluslararası alanda "Arap Baharı" olarak adlandırılan süreç, Suriye'ye farklı yansıdı.

Bir yandan bütün haklarından mahrum bırakılan Kürtlerin demokrasi mücadelesi, öte yandan İslam içi mezhep kavgasına dayalı terör saldırıları. AKP iktidarı işin başından itibaren terör örgütlerini yönlendirdi, teşvik etti ve organize olmaları için her türlü desteği sundu.

IŞİD AKP iktidarının suni İslam egemenliği ve Erdoğan’ın halifelik heveslerinin çocuğu olarak doğdu. Bu plana dayalı olarak AKP Rejimi Suriye’de rejim değişikliği sloganını Türkiye'nin dış politikasının temel sloganı haline getirdi.

Suriye’de rejim değişikliği fikri aslında ABD’nin büyük Ortadoğu politikasının devamıydı. 2003 operasyonuyla Irak’ta denenen ve başarılı bir sonuca ulaşamayan bu politika, görünürde totaliter rejimleri demokratik yönetimlere devretmeyi amaçlıyordu. Totaliter rejimler devrildi ama demokratik rejimler kurulamadı. Bazı totaliter rejimler gitti, yerine kaos ve terör geldi.

Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da 2011 yılında önce Tunus’ta başlayan, ardından Libya, Mısır ve Körfez ülkelerine yayılan halk hareketlerinin kısa sürede Suriye’ye de sıçramasında Türkiye’nin politikası belirleyici rol oynadı. Ortadoğu’nun bu ‘yeni’ sürecinde İslam’ı temsilen yer almaya çalışan AKP rejimi, Türkiye’yi terör örgütlerinin örgütlenme karargâhı haline getirdi.

AKP, “Türkiye’nin Orta Doğu’da düzen kurucu olma” politikası için yanlış partnerler seçti. Bu yanlış çıkışın bir sonucu olarak gelişen süreç içinde terör örgütleriyle siyasi ve askeri alanda işbirliğine gitti. IŞİD, Müslüman Kardeşler, El Kaide v.b. teşkilatlarla geliştirdiği ilişkiler, Türkiye’yi dünyada yalnızlaşmaya götürecek sürecin başlangıcı oldu.

Mavi Marmara olayı, 2013’te Mısır’da yaşanan askeri darbe, 2011 yılından itibaren Suriye’de baş gösteren terör saldırıları gibi gelişmelerde AKP iktidarının tavrı açıkça terör örgütlerinden yana oldu. IŞİD’in Suriye ve Irak’a saldırısında AKP iktidarı IŞİD’e karşı çıkma yerine, 911 kilometre ortak kara sınırına sahip olduğu Suriye rejimine savaş ilan etti. IŞİD’e arka çıkan AKP, Türkiye’yi uluslararası sahada iyice yalnızlaştırdı. 

Bu politikasıyla Türkiye sadece komşularının iç işlerine karışmama ilkesini ihlal etmekle kalmadı, Suriye’de Şam yönetimine karşı silahlanan muhalefet unsurlarını koruyan, destekleyen ve askeri bakımdan terör gruplarına her türlü lojistik ve ekipman sunan ülke haline geldi.

AKP iktidarı, terör gruplarının ortağı gibi hareket etti. Bölge ülkeleri için, Türkiye’yi, komşularının iç işlerine karışan ülke haline getirdi. Çünkü AKP iktidarı Şam muhalifi İslamcıları eğitip, donatmak için onlara topraklarını açtı. 

Savaş ganimeti gelenektendir. Türkiye, Osmanlıdan sonra tekrar komşularının malını çalan, uluslararası dolandırıcılık yapan ülke konumuna düştü. AKP-MHP rejiminin bilgisi dâhilinde, Suriye’nin binlerce ton zeytin ve zeytinyağının, TSK’nın taşeronu Özgür Suriye Ordusu’nun kontrolündeki Afrin’den ülkeye sokulduğunu Ulusal Zeytin ve Zeytinyağı Konseyi Kurucu Üyesi Murat Narin anlatıyor.

Avrupa, “Türkiye’nin Suriye zeytinyağına ‘Made in Turkey’ damgası vurarak sattığını bildiği için, gümrük raporları gözden geçirilsin ve ürün testi yapılsın” diyor.

Aslında amacım Türkiye’nin bu vahim durumunu analizden ziyade, Türkiye’yi bu vahim duruma getiren rejime alternatif bir muhalefet var mı sorusuna cevap aramak.

Türkiye’yi bu hale iki politik saplantı getirdi. Kürt düşmanlığı, ırkçı ve dinci faşist dikta hevesleri. Türkiye’nin demokrasi muhalefeti ya da cephesinin Türkiye’yi bu bataklıktan çıkarıp çıkaramayacağının kriteri, bu iki politik saplantıya karşı alacağı tavırda gizli. Millet muhalefeti olarak tanımlanan kesim bu iki noktada iktidardan farklı görünmüyor.

AKP-MHP rejimine son vereceğini vaat eden Millet muhalefeti, TBMM’de sisteme dâhil olmak için çırpınan Kürtleri sistem dışına iten AKP-MHP iktidarından geri kalmıyor. 2023 seçimleri için oluşturulan millet Cephesi içinde Kürtlere yer yok. Bu cephede, DEVA, Gelecek, Saadet, Demokrat, Türkiye Değişim Partisi, İYİ Parti ve CHP yer alacak.

Neden Kürtlere yer yok sorusunu gazeteciler Meral Akşener’e yöneltmiş. Verdiği cevap? ‘’Bizim bu noktadaki görüşümüz hem benim tarafımdan hem de arkadaşlarımız tarafından defalarca söylendi. Tekrarı ancak zaman almış olur. Değişen bir şey yok burada duruyoruz.’’

Suriye’deki Kürtlere saldırı için Meclis Başkanlığı’na sunulan teskerenin onaylanıp onaylanmayacağı sorusuna ise, ‘’Biz TBMM gelen bütün teskerelerle ilgili olarak önceden bir ekip kurarız. Bu çalışmayı yaptırdık ve o raporun sonucunda bize sunulan raporda eleştirilerimiz baki kalmak kaydıyla evet oyu vereceğimizi buradan bildirmek isterim.’’

Kılıçdaroğlu: ‘’Yetkili organlarımızla görüşeceğiz. Arkadaşlar ön görüşmeleri yaptılar. Daha sonra MYK’da bu konuyu ayrıntılı olarak konuşup kararımızı parlamentoda duyuracağız.’’ Kılıçdaroğlu HDP vekillerinin dokunulmazlığının kaldırılmasını onaylarken de böyle bir cevapla soruyu yanıtlamış ve sonunda verilen önergeyi onaylamışlardı.

Demokrasi güçlerinin Millet muhalefetine bağladığı güven, bazı Kürtlerin ABD veya Rusya’ya beslediği güvenden farksız. Irkçı milliyetçiliği mahkûm etmeyen muhalefetle Türkiye huzura ve iç barışa kavuşamaz! Komşularıyla iyi ilişkiler kuramaz! Uluslararası partnerlerine güven veremez! Kürt düşmanlığında ısrarlı bir muhalefet ne iç sorunları çözer ne de dış dünyaya güven verir….

Büyük bir hayal kırıklığı yaşamamak için Kürtler ve demokrasi güçleri ne yapmalı?