Fikret İLKİZ


ARTI GERÇEK- 1 Temmuz 2021 tarihinde Anayasa Mahkemesi (AYM), çok önemli bir karar verdi. Vermiş olduğu karar HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu hakkında. Bu AYM kararı aslında seçme ve seçilme hakkı ve bir milletvekilinin ifade özgürlüğünün ne olduğunu, başka bir deyişle, yasama dokunulmazlığının ne işe yaradığını gösteren bir karardı. Bir başka şekilde ifade etmek gerekirse, AYM, yasama dokunulmazlığının uygulanması bakımından yasal mevzuatın tam tamına uygulanması gerektiğini ve dolayısıyla herkes hakkındaki yasama dokunulmazlığı hakkının mutlaka tanınması gerektiğinin bir kez daha altını çizdi. 

Siyasi partiler, AYM'nin bu kararını hiç beğenmediler ve AYM'den düşmanca söz etmeye başladılar, ayrıştırıcı bir dil kullanmaya başladılar. Bütün bunları yan yana getirdiğiniz zaman AYM'nin bölücülere yardım ettiği ya da AYM'nin, bu açıdan baktığınız zaman, bölücülerin herhangi bir hakkının bulunmadığı gibi hukuk bakımından utanç verici bazı yorumlarla karşılaşıldı. Bu yorumlar aslında tarihte hiç örneği görülmemiş yorumlar değil. 

Çünkü herhangi bir hakkın tanınması demek, o hakkın tanınması konusunda mücadele vermesi gereken siyasi partiler için esas ana görev olmalıdır. Ama buna karşılık tarihte ana grev olmadığını ve hukukun da başka türlü kullanıldığına insanlar çok tanık oldular. 

Burada kim yardımcı oldu? Burada hukuk yardımcı oldu. Hatırlayın, Nazi rejiminin işine en çok hukuk yaradı. İlk önce hiç kimse aldırmadı ya da bu anlamda Nazi rejiminin metodolojisi işe yaradı. 1930-40 yıllarına gidecek olursanız Hitler'in özel sekreteri Rudolf Hess, Eylül 1934'te şöyle söyledi:

"Parti, Hitler'dir. Bununla birlikte Hitler, Almanya'dır. Tıpkı, Almanya'nın Hitler olduğu gibi."

Bu "Führer prensibi" dediğimiz anayasal kurucu huku ifadesi olarak bizim karşımıza çıktı. Hatta 31 Mart 1942'de Rotthenberger Memorandumu yazıldı, ki bunu yazana Curt Rothenberger daha sonradan Adalet Bakanı Genel Sekreteri oldu. Üç tan eilkesi vardı:

"1- Hukuk siyasi liderliğe hizmet etmelidir. 

2- Führer en üstün yargıçtır, teoride hüküm verme yetkisi sadece ondadır. 

3- Führer'le doğrudan doğruya sadakate dayalı bir ilişki kurulmalıdır. Yargıç da Führer gibi karar vermelidir."  

Yani sonuç olarak 'Hitler bir davada nasıl karar verirdi?' sorusunu sorduğu zaman bir yargıç, 'benim de öyle karar vermem gerekir' diyordu ve bu da Führer prensibi olarak özetleniyordu. 

Nihayet, Nürnberg'te yargılamalar başladığı zaman, bu tür kararları veren savcılar ve yargıçlar çeşitli savunmalar yaptılar. "Ülkemin yasalarını uyguladım" dediler, "Halkın vicdanına göre cezalandırılmayı hak etmişlerdi" dediler, "yasayı yorumlarken yeni ideolojik kavramlara uygun hareket ettim" dediler.

Kısacası, tarihte görülen ve olmaması gereken, düşman hukukunun temellerinin atıldığı ve özellikle Goebbels'in 1942'de formüle ettiği yargıçlar ve hukuk sistemi şöyleydi:

"Yargıç karar verirken yasadan ziyade suçlunun yok edilmesi gerektiği fikrinden yola çıkmalıydı. Devlet iç düşmanlarını tamamen uzaklaştırmalı ve yok etmelidir. Yargıcın, sanığın suçsuzluğuna ikna olması  ya da ikna edilmesi gerektiği fikri tamamen terk edilmelidir. İşte yasanın amacı ilk etapta misilleme hatta iyileştirme değildir; devletin sürdürülmesidir. Hukuktan değil, insanın yok edilmesi kararından yola çıkılmalıdır."

İşte bu anlayışa baktığınız zaman, düşman ceza hukuku sadece düşman görülenler, yok edilmek istenenler için değildir. Düşman ceza hukuku temellerinin ortadan kaldırılması, izlerinin tarihten silinmesinin tam zamanıdır.