Josef Hasek KILÇIKSIZ


Amerika’da ırkçılık var ancak bu saptama tek başına burada neler olduğunu tam olarak açıklamaya yetmiyor. Boş ırkçılık tezleri sorunun çarpık bir şekilde temsil edilmesine yol açtı ve konuyu odağından saptırarak dikkatleri siyah Amerikalıların gerçek sorunlarından uzaklaştırdı.

Amerika’da lokanta işleten Fransız vatandaşı siyah bir arkadaşım bir paradoksa dikkat çekti. “Bir kere bir gerçeği kabul edelim. Siyah mahallelerde yaşayan insanların yaşam kalitesini aşağıya çeken ana tehditlerden birisi, aynı renkten ırkdaşlarının suça karışma oranlarıdır. Amerikan şehirlerindeki siyah insanlar hırsızlık, yağma, tecavüz ve cinayet suçlarının kurbanıdır ve bu suçların failleri ne yazık ki genellikle siyahtır. Bu yüzden birçok Afro-Amerikalı kendilerini evlerinde güvende hissetmiyor. Hayatın ve özel mülkiyetin korunması devletin birincil görevidir. Polis bu sorunun çözümünün bir parçasıdır. Bu durumda her şeyden önce siyahların polise ihtiyacı var, fakat nefessiz bırakanına değil hukuka saygılı bir polis teşkilatına.”

Polis şiddeti ve kolluk kuvvetinin linç adaleti Trump’a ABD'yi bölmek ve siyasi tartışmayı histerize etmek için eşsiz bir fırsat sundu. Trump ülkeyi sürekli politik bir stres durumunda tutarak kutuplaştırmaya çalışıyor. Beyaz Saray'ı işgal ettiğinden beri sürekli uyumsuzluk ve yıkıcılık alevlerini körükleyen Trump söylemlerinde kimlik çatışmalarını etkinleştirmeyi seçti. Çatışan tarafların korkuları ve kızgınlıkları üzerinden siyasi arenayı bir gerilim alanı haline getirdi. Söylemlerine büyük bir endişe ve kaygı dozu enjekte ederek orta sınıfın korkularını kaşıdı ve bu çatışmadan kendine yeni bir siyasi kimlik inşa etmeye çalıştı.

Beyaz-siyah antagonizması, seçmenler arasında kimlik koruması refleksini harekete geçiren ve siyaset alanının da ötesine geçen bir dizi sembol ve referansı bir araya getiriyor. Trump söylemlerini zaman zaman siyasi arenanın dışına kaydırarak seçmen tabanını konsolide etmeye çalışıyor.

Virüs sosyal uzaklığın öncelikli olduğu temassız toplumun ortaya çıkışını hızlandırdı. Büyük kapanma dönemini rıza ve kör itaat dönemi takip etti. Sağcı popülist siyasetçiler bu sosyo-viral konjonktürden yararlanarak sinsi siyasi hamleler yaptılar. Fakat viral olan şiddet ve toplumsallık kazanan eylemler bu siyasetçilerin lider karizmasına sahip olmadıklarını ortaya çıkardı.

Çapsız sağcı siyasetçilerin bu Makyavelci tuzaklarına karşı erki yeniden üretmeyen barışçıl direniş yöntemleri geliştirilebilir. Gandi’nin şiddetsizliğe vurgu yaptığı ve büyük bir toplumsal alan bulduğu bu direniş modeli bugün için en iyi referanslardan birisi olarak görülebilir. Bu tür direniş modellerinin, siyasi işlevlerinin dışında, etik ve estetik yükümlülükleri bulunduğu kanısındayım. Barışçıl bir direniş, şiddeti geriye bırakan, karşılıklı bir etik davet ve estetik bir duruş hâlidir. Bütün bu çerçeve ise politik bir konsepttir. Gerekçeleri itibariyle politik lâkin sonucu itibariyle etiktir.

Böylesi toplumsal gerilim dolu bir konjonktürde bazı entelektüeller bir seyirci refleksinin ötesine geçmeyen söylem ve savlar ileri sürdüler. Birçoğu, salgın üzerinden, fikirlerini, teorilerini, görüşlerini veya bakış açılarını sadece doğrulamak ve teyit etmek için uğraştı.

Fakat bu kuramsallaştırmaların, post karantina dönemi için kurucu mitlerden yoksun, derinliği olmayan sansasyonel savlar olduğu görüldü. Böylelikle beklenen hatta abartılı ölçekte bir “bougisme” (değişim ve ilerleme kültü), "küreselleşme" ve "sıvılar toplumu" eleştirisi gördük. Kötü muamele gördüğü için intikamcı refleksler gösteren doğa, pazarın ihtiyaçlarına göre güncellenmediği için totaliterliğe dönüşen egemenlik veya Çin pazarından devşirilmiş kapitalizm kavramsallaştırmaları üzerinden eşsiz nedenselliklerin büyük konserine katıldık. Devlet ve sağlık uğrağında milliyetçiliğin geçemediği sınavı, gelenekler, bin yıllık alışkanlıklar, sert hijyen protokolü ve kimlik taleplerini akışkan toplumun önündeki engeller olarak görmeyi, ulusal ama aynı zamanda psiko-sosyal sınırları açmayı, ütopist ama aynı zamanda popülist başkaldırıları daha adil bir toplumun muştalayıcısı eylemler olarak okumayı, devrimi sosyal-popüler ama aynı zamanda bireysel bir gelecek ufuksuzluğu üzerinden irdelemeyi neo Marksist felsefe olarak algıladık.

Oysa kendini yavaşça pandemik uyuşukluktan kurtaran toplum- dolu stadyumlar salgının ölümcül tetikleyicileri arasında yer almasına rağmen- futbolun ilk fırsatta tekrar oynanması gerektiğini talep etmekteydi. Çünkü bundan daha önemli bir şey yoktu. İkinci dalga salgın tehlikesi açısından baktığımızda futbolun seyircisiz oynanan bir hayalet oyunları serisine dönüşme tehlikesi bulunuyor.

İnsan soyu için yaralayıcı, ürpertici ve gönül kırıcı olan bu günlerde Marx bize nasıl teselli verebilir?

Baba, tanrının ve devletin bir beden olarak karşımızda bulunmasıdır. Bu bedenin birdenbire yıkıma uğraması, trajik ve dehşetengiz bir hâtıradır. Bütün bir felsefe tarihi, ama özellikle de on dokuzuncu ve yirminci yüzyıl felsefeleri “Baba’nın Ölümü” üzerine kurgulanır.

Tanıştığımız ilk otorite olan Babanın Ölümü, felsefe ve yeniden inşa için eşsiz bir olanaktır da aynı zamanda. Baba’nın Ölümü’nün felsefe için bir olanak olması, Baba’ya karşı bir nefretten ileri gelmez; aksine Nietzsche’de olduğu gibi bir sevgiden ve güvenden de kaynaklanabilir.

Marx, devlet konseptinin komünist süreçte silikleşip kaybolacak bir otoriteye dönüşeceği savı bağlamında, “Baba’nın ölümü” sürecini en azından kuramsal düzeyde tetikleyen yakın tarihimizin önemli bir filozofudur. Bedeni düşünsel esin kaynağı olması bakımından hâlâ sıcaktır, zira tarih onun yerini tayin etmekte pek aceleci davranmadı.

Marx’ın babayı öldürmesi tezini doğaya, sağlığa, gönence, barışa, coşkuya ve erdeme geri dönüşün vektörü olarak algılamak mümkün.

Dünyanın korona öncesi paradigmalarla devam etmeyeceğine dair beklentiyi koronadan sonra akan ve hâlen akmakta olan zaman ne yalanlamıştır ne de tersine çevirmiştir. Yağmur bulutunun soluklaşmasına rağmen yeni bir fırtınanın olmayacağını kimse garanti edemiyor.  Çünkü virüsün çizelgesinde karantina, karantina sonrası, yaz, kış gibi mevsimler ya da tatil gibi zaman sekansları bulunmuyor.

Sisifos söyleninde tanrılar yararsız ve umutsuz çabadan daha korkunç bir ceza olmadığını düşünmüşlerdi. Sisifos’un bir kayayı tepeye kadar yuvarlayıp, sonra tepeden düşüşünü hüzünlü izlemesi gibi, modern insan da bir şeyleri yuvarlamakla meşguldür. Ne var ki bu yuvarlama, “normalleşme” zamanlarında kesintiye uğrar. Oysaki Sisifos ara vermez, duraksamaz, onda rehavet yoktur ve onun tekrarı normalleşme sürecinde kesintiye uğramaz. Sisiofus’un “kitabında” teyakkuzu post-karantina zamanlarında dolaba kaldırıp yeni bir salgın dalgasıyla karşılaşıldığında dolaptan çıkarma kurnazlığı hatta aşırı bir söylemle ahmaklığı yoktur. 

Camus, Sisifos’u mutsuz, derbeder bir karakter olarak değil, aksine kendi kayası, yazgısı ve kendilik bilinciyle donanmış bir karakter olarak “mutlu” düşünür. Camus’ya göre, “Tepelere doğru tek başına didinmek bile bir insan yüreğini doldurmaya yeten bir uğraşıdır. Bu yüzden de Sisifos’u mutlu olarak tasarlamak gerekir.” 

Bütün değerlerin yerle bir olduğu bir “hiç-dünya tasarımı” tuzağına kapılmadan Sisifos’tan hareketle çabayı, didinmeyi ve teyakkuzu hiçbir zaman elden bırakmaksızın, uğraşı yük kabul etmeden ve onu direnişle birlikte yaşamın her ânına ve alanına yayarak bulaşı ve karamsarlık sendromundan muhtemelen kurtulmak mümkündür.

Zira yaşam enerjisi dolu direngen devler zincire vuruldukları duvarları, içlerindeki yaban atlarını dizginlerinden serbest bıraktıkları ölçüde, yıkmak becerisi gösterirler.

Yine uykusuz bir gece. Yoksa siz başınızı yastığa koyar koymaz uykuya mı dalıyorsunuz? Ne mutlu size! Ancak burada ufak bir anlamlandırma sorunu baş gösteriyor: Ne için uyuduğunuzu ve bedeninizi neye hazırladığınızı bir düşünün. Bununla gerçekten yüzleşebilir misiniz?