Kazım GÜNDOĞAN*


ARTI GERÇEK- Türkiye’de hapishane hem bir toplumsal sorun, hem de başlıca insan hakları sorunu olmaya devam ediyor.

Hapishane artık hukuk mekanizmasının bir aygıtı değil, muhaliflerin açıktan rehin tutulduğu, cezalandırıldığı bir şiddet mekanizmasına dönüştürülmüş durumda…

Hapishane denince elbette, idamlar, isyanlar, direnişler, firarlar ve ölüm oruçları akla geliyor.

Bugünlerde hapishanelerde açlık grevleri tekrar gündeme geldi. Gerek bu nedenle, gerekse 2000’li yıllarda F Tipi Hapishane uygulamasına karşı girdiği ölüm orucunu 264 gün sürdüren ve bu nedenle Wernike Korsakoff hastalığına yakalanan, şimdi ise yaşamını Hollanda’da politik mülteci olarak sürdüren Fatime Akalın ile konuştuk…

‘DEVRİMCİ OLMAYI SEÇMİŞSEN İLK ÖĞRENECEĞİN ŞEY GÖZALTI, İŞKENCE VE HAPİSHANEDİR’

Önce biraz senden bahsedelim. Nasıl bir aileden ve sosyal çevreden geliyorsun? Nasıl devrimci oldun, ne zaman ve nasıl tutsak düştün? Nasıl bir yargılama süreci ve kaç yıl tutuldun hapishanede?

Ben Bolu’da küçük orman köylüsü bir ailenin kızıyım. Köyümüzde okuyan ilk kız çocuğu bendim. Köyümüzün öğretmeni tayini çıkınca bizim eve gelip “Fatime’yi okutun ziyan etmeyin!” demiş. O zamanlar bir öğretmenin bunu yapması çok kıymetliydi. İlkokul bitince köyümüze 5 km uzak nahiyedeki ortaokula gitmeye başladım. Ailem yoksuldu. Okula yürüyerek gidip gelirdim ancak bu kışın imkânsız olduğu için tanıdıkların, öğretmenlerimin yanında kaldım. O kadar küçük yaştaki bir kız çocuğunun karşılaşabileceği her melanetle karşılaştım aslında ama okuma kararımdan caymadım. Bu süreçte tek desteğim annemdi. Okuyup geleceğimi kurtaracağım hayaliyle tüm zorluklara katlandı kadın. Ortaokuldan sonra ilçedeki liseye gittim. Sonra Üniversite… Okulu bitirince devlet memuru olarak çalışmaya başladım. Devrimcilerle çalışırken tanıştım. Kamu emekçileri sendikalarının kuruluşunda yer aldım, SES’in (Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası) kurucu üyesi oldum.

Devrimcilerle tanıştıktan sonra kafamda sallanıp duran sorulara yanıtlar bulmaya başladım. Karşılaştığım ve böyle olmamalı dediğim her şeyin nasıl köklü toplumsal sorunlar olduğunu anlamaya başladım. Bunları değiştirmek için mücadele etmek dışında bir yol görmüyordum; bu nedenle mücadeleyi seçtim.

Mücadelenin içinde öne çıkınca devletin gözü de üstüne çevriliyor. SES’in Ankara Şube yönetimindeyken ev arkadaşıma imzalatılan gerçek dışı ithamlarla aranır duruma düştüm. Bir sene sonra da yakalanıp hapsedildim.

Türkiye gibi bir coğrafyada devrimci olmayı seçmişsen, ilk öğreneceğin şey gözaltı, işkence ve hapishanedir. O yüzden tutuklanmaya hazırlıklıydım. Daha önce de gözaltına alınıp işkenceli sorgulardan geçmiştim. Kardeşim ile gözaltına alınmıştık, kardeşimi tutuklayıp hapishaneye koydular…

Mahkeme süreci başladığında babam da duruşmaya geldi. Ben gözaltında gördüğüm işkenceleri anlattım. Kardeşime işkence yaparken bana izletmişlerdi. Beni çırılçıplak soyup tecavüzle tehdit etmişler ve elektrik, askı gibi her işkence yöntemi ile ifade almayı denemişlerdi. Bunları duyunca babam aylarca gözümün içine bakamadı. Zaten devrimcileşmemle birlikte aileyle çatışmalı bir sürece girmiştik. Ama babamın bana donuk kızgınlığı zirve yaptı. Ancak yıllar geçtikten sonra, şimdilerde biraz diyalog zemini bulabiliyoruz.

Bu süreçlerde çok pişman olduğum bir durum var. Kardeşimi ortaokuldan sonra yanıma aldım, yanımda liseyi okumaya başladı. Doğal olarak o da mücadelenin içine daldı. O zaman başkalarının çocuklarını korumuyorsam kendi kardeşimi de korumamalıyım düşüncesi ile davrandım. Ama bugünden baktığımda içim burkuluyor. O kadar küçük çocukları, genç insanları devletin zulmünden koruyabildiğimiz kadarıyla korumalıydık; koruyamadık…

‘BİR KADIN DEVLET İLE KARŞI KARŞIYA GELMİŞSE İŞKENCE VE TACİZE UĞRAR!’

Devrimci mücadele içinde bir kadın olarak hapishane olgusuna yabancı değildin elbet. Ancak hapishaneyi doğrudan yaşamak başka bir bilinç düzeyine ulaştırır insanı. Tutsak edilmek, hapsedilmek nasıl bir duygu yarattı sende?

Bir kadın devletle karşı karşıya gelmişse mutlaka tacize, tecavüze uğrar ya da tehdidine uğrar. Bununla karşılaşmadıysa bir istisnadır. Ama sosyalist bilinç geliştikçe, yaşamı anladıkça, öğrendikçe özgürleşirsin aslında. El âlem ne der, değildir seni belirleyen. Eşitlik, özgürlük mücadelesinde bilinç derinleşir. Öğrenmek, gelişmek her daim yaşama farklı bakabilmek, sonsuz olasılık ve olanakları bilerek tercihlerde bulunmak, kendi yaşamını kendi eline alıp hayatının işgal edilmesini reddetmek; tüm bunlar bilinçle mümkün. Bilgi ve bilimsel düşünüş devrimciliğin olmazsa olmazıdır.

‘ASLOLAN DİRENİŞTİR, DİRENİŞ SÜRDÜĞÜ SÜRECE UMUT AYAKTADIR!’

Sisteme, devletin zulmüne karşı mücadele eden insanları hapishaneye koyan, yargılayan ve cezalandıran gücün, yani devletin bu politikadaki esas amacı nedir ve sizi hapsederek amacına ulaştığını düşünüyor musun?

Devlet devrimcileri hapsederek onların emekçi kitleler üzerindeki etkisini sınırlıyor ve ayrıca devrimci olmanın ölümle ve hapishanelerle anıldığı toplumsal bir algı oluşturuyor. Koğuş tipi hapishaneler devletin bu amaçlarına tam olarak ulaşmasını engelliyordu. Tersine genç devrimcilerde, tutuklanıp birikimli ve deneyimli yoldaşlarla birlikte öğrenip daha etkin bir şekilde mücadeleye katılma isteği oluşturuyordu. F tipi hapishanelerle durum biraz değişti. Tutuklanmanın eski cazibesi kalmadı. Yine de aslolan direniştir, direniş sürdüğü müddetçe umut ayaktadır.

Evet, tam da bu, devletin devrimcileri hapishanelere koyması istediği sonucun tersi bir sonuç yaratıyordu. Hapishaneler korkulur yerler olmak yerine öğrenme, deneyimleme daha kararlı bir şekilde topluma karışıp mücadeleyi yükseltme işlevi oluşunca devlet, hapishaneleri korku duvarları ile toplumdan yalıtmak için çok vahşi bir saldırının hedefi haline getirdi.

‘ÖLÜM ORUCU DİRENİŞ SÜRECİNİN DOĞRU YÖNETİLEMEDİĞİNİ DÜŞÜNÜYORUM’

Cezalandırmak ve hapsetmekle amacına ulaşamayınca katı bir tecrit ve sistemleşmiş baskı yöntemleriyle ‘hapishane içinde hapishane’ olarak tanımlanabilecek F Tipi hapishaneler son derece ağır saldırılarla uygulanmaya konuldu? 19-22 Aralık 2000 yılında pek çok hapishanede eş zamanlı yapılan operasyonda çok sayıda tutsak yaşamını yitirdi, sakat kaldı ve diğerleri de F Tipi hapishanelere konuldu. Buna karşı devrimciler nasıl bir politika geliştirdi ve ne tür yöntemlerle karşı duruldu?

Biz 1996 ölüm orucu direnişini, 1984 direnişinin sonuçları ile bir bilinç geliştirmiştik. ‘84 yılındaki ölüm orucunda 4 devrimci ölmüştü ama tek tip elbise dayatmasından vazgeçilmiş ve baskı, işkenceler durmuştu. ‘96 da kazanımla sonuçlanmıştı. Biz de “Şimdi hücre tipi saldırısını ölüm orucu ile durdurabiliriz” diye düşündük. Böyle düşünme siyasal hareketlerde ayrışma yaşanmasına neden oldu. 3 örgüt ölüm orucuna başlarken, 8 örgüt bunu doğru bulmadı. Direniş başlangıçta geniş halk kesiminin desteğini kazandı. 20 Ekim 2000’de 819 kişi direnişe başladı. 19 Aralık katliamına kadar destek iyiydi. 19-22 Aralık’a kadar katliam sürdü, tabi direniş de… Sonuç olarak hücreleri açtılar ve tutsaklar bir operasyonla hücrelere konuldu.

Ben hapishaneden çıktıktan sonra Av. Yücel Sayman ile görüştüm. 19 Aralık 2019 anmasına tanık olarak katılmasını rica ettik. Yücel Sayman İstanbul Baro Başkanı idi. Direnişin ilk gününden 19 Aralık’a kadar arabulucu heyette aktif olarak caba harcamıştı. Anlattığı tablo, direnişi yöneten arkadaşların süreci doğru okuyamadığını gösteriyor. Ben söylediklerini aktarmak istemiyorum ama mutlaka Yücel Sayman’ın anlatımları kayıt altına alınmalı ve ilgilenenlerin bilgisine açılmalıdır.

‘BUGÜNDEN GERİYE BAKTIĞIMDA ÖLÜM ORUCUNUN TEK SEÇENEK OLDUĞUNU DÜŞÜNMÜYORUM’

Hapishanelerde devrimci tutsaklar pek çok direniş biçimi geliştirerek saldırılara karşı direndiler. F Tipi hapishanelere karşı ölüm orucu tek seçenek miydi? Dönüp geriye bakıldığında bunun kazanımları ve kayıpları hakkında neler söylenebilir?

Ölüm orucu tek seçenek miydi? O gün öyle düşünüyordum. Ama bugün farklı düşünüyorum. Biz bu yöntemi IRA’dan aldık. Direnişte IRA militanlarından 13 kişi hayatını kaybediyor. IRA, her direnişçiye karşı devletin karar mekanizmasından bir, yani 13 kişiyi cezalandırıyor. Bu fotoğraf bile tabloyu tüm açıklığı ile ortaya seriyor. Oysa Türkiye’de böyle düşünülmedi ve yapılmadı…

Bugünden geriye baktığımda ölüm orucunun tek seçenek olduğunu düşünmüyorum. Ölüm Orucu çok istisnai bir eylemdir ve bu eylem biçimine başlamadan önce hazırlıkları çok yönlü ve tam olarak yapmak gerekli. Tüm yükü hapishanelerdeki eli kolu bağlı güçlere bırakmamak, buradaki direnişin dışarıda kitleleri harekete geçirip, devleti durdurabileceği beklentisine düşmemek gerekir.

‘DİRENİŞİN 264. GÜNÜNDE, 26 KİLO OLARAK SERBEST BIRAKILDIM’

Sen bu ölüm orucu direnişine ne zaman ve nerede başladın? Son derece ağır bir süreçti. Kaç gün ölüm orucunda kaldın? Şüphesizdi buna iradi olarak karar verdin. Sanırım kardeşin de ölüm orucundaydı. Bir aileden iki kişi… Ailen bu durumu nasıl karşıladı ve buradan hareketle çocukları ölüme yatan ailelerin neler yaşadıkları hakkında bir değerlendirme yapabilir misin?

Ulucanlar cezaevi katliamı ile Niğde Hapishanesine sürüldüm. Birebir tanıdığım çok yakın olduğum insanlar Ulucanlar’da katledildi. Bu bende inanılmaz bir öfke, derin bir üzüntü yaratmıştı. Onlar ölmüştü ve ben yaşıyordum. Bu mantıklı olmayan bilimsel ölçülere dayanmasa da suçluluk duygusu oluşturmuştu. Haberim olduğu anda ölüm orucu direnişçisi olacağım, dedim. İkinci ekipte yer aldım. Direnişin 150. günlerinde bilincim kapanmış ve fark edince operasyon düzenleyip beni hastaneye kaldırmışlar. Müdahale edilmiş. Bilincim açılınca tedaviyi reddettim. Direnişin 264. gününde Gebze hapishanesinden 26 kilo olarak serbest bırakıldım.

Ölüm orucu devam ederken devlet bir taktik olarak direnişi kırmak için pek çok ölüm orucu direnişçisini Adli Tıp raporlarıyla tahliye etti. Sen de bu süreçte mi çıktın hapishaneden? Tedavi süreci nasıl yaşandı?

Bu tahliye politikasının da dışarıdaki destek güçlerini dağıtma işlevi oldu. Bunun dışında yürümeyi, konuşmayı, yaşamayı beceremeyen yüzlerce devrimcinin toplumun içine salınmasının da dağıtıcı, çözücü bir işlevi oldu diye düşünüyorum. Bakıma muhtaç hale gelmiş bu kadar insanın ağır bir sorgulama ve tercihler konusunda daha yavaş davranma sonucu yarattığı kanısındayım.

‘ÖLÜM ORUÇLARI SON 40 YILDIR TÜRKİYE TOPLUMSAL VE SİYASİ YAŞAMININ DRAMATİK YANLARINDAN BİRİ HALİNE GELDİ’

Genel kanı olarak F Tipi hapishanelere karşı ölüm orucunun başarılı olamadığı, hatta devrimcilerin bu konuda yenilgi yaşadığı yönünde bir görüş var… Buna katılır mısın?

Toplumsal çatışmalara yenilgi-zafer ikileminden bakmak doğru değil. Devlet hücre tipi hapishaneyi açtı, uyguluyor ama hâlâ tredmanı uygulayamıyor, hâlâ devrimciler direniyor. Ölüm oruçları son 40 yıldır Türkiye toplumsal ve siyasi yaşamının dramatik parçalarından biri haline geldi.

1982 yılında, bu devlet ve yönetim politikalarının Diyarbakır Cezaevi’nde yaşattığı insanlık dışı, insanın aklının alamayacağı kadar vahşi işkencelere karşı son çare olarak başlatılan ölüm orucunda 4 kişinin yaşamını yitirmesinden ve birçok kişinin de ciddi sağlık kayıplarına maruz kalmasından, sakatlanmasından sonra bu direniş yöntemi cezaevlerindeki devrimci siyasi tutsakların yanı sıra dışarıda olan devrimciler tarafından da sıklıkla uygulanır oldu.

‘TABLO AĞIR; 122 DEVRİMCİ ÖLDÜ, 500’E YAKIN DEVRİMCİ WERNİKE KORSAKOFF SENDROMU İLE YAŞIYOR, MORAL YIKIM SAYILARLA ÖLÇÜLEMEYECEK KADAR DERİN’

2000’lerin ölüm orucu direniş sürecinin genel bir bilançosu çıkarılsa rakamsal olarak nasıl bir tablo verilebilir? Kaç gün sürdü, ne kadar insan yaşamını yitirdi, ne kadar sakat kaldı?

Ekim 2000 yılında başlayan direniş Ocak 2006’da sona erdi. 122 devrimci öldü. 500’e yakın devrimci wernike korsakoff sendromu ile yaşamaya devam ediyor. Toplam tablonun Türkiye sol sosyalist kesiminde ve toplumda yarattığı moral yıkımı sayılarla ölçülemeyecek kadar derindir.

1984, 1996 ve 2000’li yıllarda cezaevlerinde gerçekleştirilen kitlesel açlık grevi ve ölüm orucu eylemlerinde yüzlerle ifade edilen sayılarda insan yaşamını yitirdi, 500’ü aşkın devrimci kalıcı sakatlıklara ve sağlık kayıplarına uğradı.

Son olarak 2020 başlarında Grup Yorum üyeleri ve Halkın Hukuk Bürosu avukatlarının başlattığı ölüm orucu eyleminde ise 4 canımızı daha yitirdik, Helin Bölek, Mustafa Koçak, İbrahim Gökçek ve Ebru Timtik uzun açlık günlerinin ardından yüreklerimize acılarını, yokluklarını bırakarak, isimlerini insanlık mücadelesi, direniş tarihine kazıdılar ve sonsuzluğa uğurlandılar.

Bizler bir grup eski ölüm orucu direnişçisi, siyasi mahpus, insan hakları savunucu ve duyarlı bireyler olarak bu dönemde Hak Adalet ve Yaşam İnisiyatifini kurduk ve esas olarak eylemci arkadaşlara, toplumun ileri kesimlerine ve bir bütün olarak tüm topluma ve insanlığa çağrıda bulunduk. Eylemci arkadaşlara taleplerinin, görünüşün aksine toplumda yeterli bir yankı bulduğunu, ancak koyu baskı ortamı ve güçlü bir örgütlülüğün olmaması nedeniyle bu duyarlılığın devleti geriletecek bir eylemselliğe dönüşemediğini belirtmiş ve toplumsal muhalefetle etkin bir şekilde ortaklaşamayan, toplumu hareketlendiremeyen bu tarz eylemlerin farklı biçimlere dönüştürülmesi, bu noktadan sonra yaşamı koruyarak mücadele verilmesi gerektiğini düşündüğümüzü açıklamıştık.

‘ÖLÜM ORUCU, BAŞKA BİR YOLUN OLMADIĞI ZAMAN VE MEKâNLARDA SON ÇARE VE İSTİSNAİ BİR EYLEM BİÇİMİDİR’

Bize göre ölüm orucu eyleminin seslendiği vicdan devletinki değildi. Çünkü bizce devletlerin asla vicdanı yoktu. Toplumların vicdanları yaşam hakkını koruyacak denli güçlü eylemselliğe dönüşmediğinde devletlerin yaptıkları da kinle, öç alırcasına devrimcilerin ölümlerini seyretmekti.

Toplumsal vicdanın güçlü bir eylemsellik yaratmasının ötesinde de bize göre asıl olan yaşamdı. Ölüme yürümemiz de yaşamı savunmak içindi. Ama ölüm orucu eylemlerinin her koşulda mutlaka yaşamı savunduğu, her koşulda devreye sokulacak bir eylem olduğunu da düşünmüyorduk. Esas olan zulme, baskılara, haksızlıklara, adaletsizliklere, işkencelere karşı bir gün daha fazla yaşayarak direnmek ve insanlık düşmanlarına karşı mücadeleyi hep birlikte büyük, güçlü tutabilmektir. Ölüm orucu ve yaşamları büyük risklere atan eylemliliklere son çare, başka bir yolun olmadığı zaman ve mekânlarda son çare ve istisnai bir eylem biçimidir.

Ölümüne direnişin saygınlığı, kazandırdıkları mutlaka vardır, ancak yerinde kullanılmadığında maddi-manevi kaybettirdikleri çok ağırdır ve daha fazladır.

Biz yıllardır bu ağırlığın altında eziliyoruz. Bunun tamiri kaybettiğimiz yoldaşlarımıza verdiğimiz sözü tutarak güçlü bir örgütlülük, halk hareketi oluşturmak ve ölümü değil her koşulda yaşamı savunan bir kültürü büyütmek ve geliştirmekle olacak.

İşkencelerden geçmek, hapsedilmek, ölüm orucuna girmek, sakatlanmak ve bu kadar ağır bedel ödedikten sonra bir kadın olarak yaşama nasıl bakıyorsun? Hangi argümanlar seni yaşama bağlıyor?

Biz geçmişten aldığımız direniş bayrağını yere düşürmeden sonrakilere devrettik. Mutlaka devrimci hareket hatalarından ders çıkararak devam edecektir. Ya yeni bir yol bulacağız ya yeni bir yol açacağız…

*Araştırmacı, Yazar