Orhan Kemal CENGİZ


Türkiye’de muhafazakar ve mütedeyyinlerin bir kısmı Batılı hayat tarzına göre yaşayan insanları taklitçi, otantik olmayan kişiler olarak gördüler.
Kadınlı erkekli yiyip içen, serbestçe flört eden insanlar, bu toplumun “özünü” yansıtmıyordu; onlar “yabancılaşmış” bireylerdi.
Ewan McGregor’un başrolünü oynadığı bir film vardı; filmde “gerçek olmayan insanlar”, androidler laboratuvar koşullarında üretiliyordu.
İşte muhafazakar muhayyilede Batılı yaşam tarzına sahip insanlar bu androidler idiler.
Ama, filmdeki androidler sonunda tutuldukları yerden kaçıp gidiyor ve kendilerine bağımsız bir hayat kuruyorlardı.
İster otantik olsun, ister başka türlü, Türkiye’de de hatırı sayılır bir kesim o Batı’lı hayat standartları içinde büyüdü, yaşadı ve yaşamaya devam ediyor.

***

Bir keresinde “alkol” üzerinden, Türkiye’nin tanınmış İslamcı aydınlarından birisiyle bir tartışma yaşanmıştı aramızda.
“Bakın” demiştim, “alkol bizim için sadece alkol değildir. Ben haftalarca aylarca alkol almayabilirim, bu hiç sorun değil. Ama benim için, istediğimde kız arkadaşımla oturabileceğim bir meyhanenin, pubın şu köşede olduğunu bilmek yaşamsal önemdedir. Bu benim için olmazsa olmaz bir şeydir…”
İslamcı entellükteilimiz de bana alkol meselesine hiç buradan bakmadığını, onu “kullananlar için biyolojik bir alışkanlık” olarak gördüğünü söylemişti.

***

Türkiye’de kadınlı erkekli yiyip içen, serbesçe flört eden insanlar, hiç de öyle kendilerine, ülkelerine yabancılaşmış falan değiller.
Onlar öyle bir dünyanın içine doğdular; öyle bir dünyada yaşıyorlar.
Ve şimdi ülkenin hatırı sayılı bir kesimi bu yaşam biçiminin “çantada keklik” olmadığını; ağır tehdit altında olduğunu görüyor.

***

Bu tehdidi algılayanların arasına aydınlar da katıldılar.
Muhtemelen bu yüzden bir şekilde Mustafa Kemal’le kendi ilişkilerini açıklayan yazılar kaleme alıyorlar.
Ve belki de insanların bilinç altlarından şöyle mesajlar geçiyor; “tercih etmiyorum, ama bu ülkede devlet illa ki bir şey dayatacaksa, din yerine sekülerizmi dayatsın”.
“İmam Hatip yerine Köy enstitüsünü dayatsın”.
Taliban Kabil’e girerken, kim bilir insanların akıllarından neler neler geçiyor.

***
Bence devlet hiçbir şeyi dayatmasın.
Herkes istediği gibi yaşasın.
Ama şurası muhakkak ki, bugün Kabil’de olup bitenlere baktığında tüyleri diken diken olan, dehşete kapılan insanlarla, orada “Müslüman kardeşlerini” görenler arasında, kapatılması mümkün olmayan bir uçurum var.

***
O manzaradan dehşete düşen insanların hiç birisi de, kendine kültürüne yabancılaşmış insanlar falan değildir.
Ülkenin hatırı sayılır nüfusunu oluşturan bu insanlar, Kabil’de bir cehennemi görüyorlar ve ne kadar sulandırılırsa sulandırılsın bir şekilde bu ülkede de “dini hükümlerin” devlet eliyle dayatılma ihtimalinden dehşete düşüyorlar.
İşte bu dehşet de, herkesi ülkenin kurucularıyla ilgili duruşlarını gözden geçirmeye, anlamlandırmaya, bunları açıklamaya teşvik ediyor.

***
Türkiye’nin geçmişindeki demokrasi sorunları gözden kaçırılmadığı sürece, ülkede halen sahip olunan Batı’lı yaşam biçimi için “şükredilmesinin” hiçbir sakıncası yoktur…