Orwellci toplum ve sosyal sözleşmenin başarısızlığı



Artı Gerçek

“CHP ve solun alabileceği maksimum oy yüzde 30” söylemi gerçeğe dayanmıyor; bu bir siyasi dogmadır. Bu siyasi dogmanın halk nezdinde kırılması nasıl mümkün olabilir?


Josef Hasek KILÇIKSIZ


Orwell gerçeği faşizan rejime karşı bir panzehir olarak önermişti. "Eğer özgürlük insanlar için azıcık da olsa bir önem arz ediyorsa, insanlara duymak istemedikleri şeyleri söyleme zamanı gelmiştir." der.

Yaşamımızın kontrolünün bizde olmadığı gerçeğini yüzümüze çarpan korona salgını, varlığın hayat serüveninde, büyük ölçekli terör saldırıları ise güvenlikçi ulus devlet geleneği fayında bir kırılmayı somutlaştırdı.

Krizler her zaman sosyal deneylerdir. İnsanlar yeni normları ne kadar hızlı kabul ediyorlar? Kriz dönemlerinde kamuoyu ne kadar esnek ve itaatkâr davranıyor? 

Bence insanlar kriz dönemlerinde değerlere dayalı bireysel kararlar almak yerine inanmak üzerinden ve kolektif bir bilinçle (daha çok bilinçsizliği ile) karar almayı yeğliyor. Kısacası, çoğunluğun görüşlerine ve uzmanların yetkisine boyun eğmek eğilimi kriz dönemlerinde güçlenmiştir. 

Sistem, krona krizi sürecinde çifte standartlı uygulamalar ile kendini belli eden bir “paradigma kaybı” gerçeğini de ortaya çıkardı. Kriz dönemlerindeki uygulamaların çoğunun çifte standartlar olduğu ortaya çıktı. Keyfiyet ve çifte standart bir norm halini aldı. Ancak bu çifte standartlı normların otoriter yöneticiler için bir bumerang etkisi taşıması olasıdır. Bu büyük ölçekli sosyal deneyin ilk kurbanı siyasi güvenilirliktir. Siyasete, adalete kısacası sisteme olan güvenin zayıflaması bu bumerang etkisinin en acı sonuçlarından biri olacaktır.

Hatırlarsanız özellikle nisan ve mayıs aylarında insanlar, temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması, yaklaşan Orwellci gözetleme toplumu, iktidarın tek elde yoğunlaşması ve demokratik standartların zayıflatılmasına karşı “hijyenik mitingler” denen gösteriler düzenlediler. Birkaç yüz kişiydiler ve buna rağmen sınır dışı edilmeler, tutuklamalar, para cezaları ve işlerini kaybetmeler gibi birçok uygulamaya maruz kaldılar. Birçok kişi onları histerik, meczup, komplo teorisyenleri ve insan hayatını tehlikeye atıp salgının durdurulması çabalarını boşa çıkaran sorumsuz "covidahmaklar" olarak gördü.

Bir aydan fazla bir süre sonra bu defa yüz binlerce insan ırkçı polis şiddetine karşı olan hoşnutsuzluklarını göstermek için sokaklara çıktı. Çünkü Minneapolis'te polis memurları bir operasyon sırasında siyah George Floyd'u öldürmüştü. 

Bunlar aşırı sağın sinir uçlarına dokunan eylemlerdi. Fakat korkarım bir süre sonra hepsi unutuşun tanrılarına adanmış olacak. 

Sonra bunu bir sansür dalgası takip etti. Sömürgecilerle köle tüccarlarının heykelleri devrildi. "Rüzgar Gibi Geçti" gibi filmler kara listeye alındı, Mohrenkopf tatlısı İsviçre dükkanlarından çıkarıldı.

Sosyal mesafe yoluyla korunmak istenen yaşlıların ve hastaların yaşamlarının, dünyanın dört bir yanındaki büyük şehirlerde ırkçılığa karşı bir gösteri yapmak söz konusu olduğunda aniden korunmaya daha az değerli olduğu ortaya çıktı.

Hatırlarsanız, on binlerce insan salgın duyarlılığı nedeniyle akrabalarının cenaze törenine katılamamıştı. Fakat bir günde yüz binlerce kişi bir miting vesilesiyle sokaklara döküldü. Bu insanların onlarca yıldır deneyimledikleri şey de giderek kamuoyu bilinci kazanmıştı: Irksal ve etnik profillemeye karşı öfke giderek yani boyutlar kazandı. Zira ırksal ve etnik temelli profillendirme fiziksel veya etnik özelliklere dayanan bir polis kontrol çalışması biçimiydi.

Oysa madalyonun gri yüzünde başka bir gerçeklik yatıyor. İbadet yerlerini ziyaret etmelerine izin verilmeyen imanlıların, okula gitmelerine izin verilmeyen öğrencilerin, sokak sanatçılarının, girişimcilerin, varoluşsal bir krizden geçen restoran sahiplerinin, “Corona ırkçılık virüsünden daha mı az tehlikeli” gibi bir soruyu haklı olarak soruyorlar.

Bu olayın öğretici iletisi şuydu: Çoğunluk doğru nedenlerle yanlış bir şey yaparsa, o şey zamanla doğru olacaktır. Oysa yaşam ve sağlıktan daha yüksek bir değerin olması gerekmez mi? Bu değerin adı erdemdir, etiktir, tutarlılıktır. 

Heidegger’in felsefi ufkunda insan bir “Angst” varlığıdır. Angst yani varoluşsal korku güven yoksunluğunun tezahürlerinden biridir ve kendini can sıkıntısı, kaygı ve bunaltı şeklinde belli eder. Ama insan, güveni (n değerini) belki korku olmadan (Angst) asla anlamayacaktı. 

Çağımız bir kuşku, güvensizlik ve korku çağı. Her şey güvensizlik ve korkunun evreninde bozulup çürüyor. İnsanlar, Atay'ın ‘Korkuyu Beklerken’deki kendini evine hapseden kahramanı gibi bir korku atmosferinde yaşıyor. 

Gregor Samsa’nın başkalaşımı (metamorfoz), babaya karşı derin bir güven bunalımının neticesi olarak gerçekleşir. Şefkat, güven ve koruma ile dolu olması gereken baba figüründen, aşağılayıp şiddet uygulayan tiran babaya sert geçişte deneyimlenen şey, travmatik korkunun yol açtığı sonuçlardır.

M. Foucault’ya göre iktidar, saymakla bitmeyecek kadar çok sayıda odaklar vasıtasıyla her yerdedir. Foucault iktidarın sadece baskıcı ve yasaklayıcı bir işlevi olmadığını, onun aynı zamanda “üretici” bir nitelik taşıdığını ileri sürer. Foucault’un “iktidarın her yerdeliği” kuramı, Türkiye’de ne yazık ki sadece baskıcı ve yasaklayıcı boyutuyla doğrulanıyor.

Üretken sıfatıyla Foucault’un kastettiği şey direnmektir. İktidarın üretici özelliğiyle, faşizan devletin varlığını tehdit edecek boyutta, ülkemizde şimdiye kadar doğrulandığı görülmedi.

Aslında diktatörlük sadece yukarıdan dayatılan bir şey değildir. Diktatörlük yeni konuşma ve yeni düşünme biçimleri, yeni söylemler ve bir anlamı olmayan normlar aracılığıyla kadife pençelerini toplumun makine dairesine gizlemeyi başardı.

Ancak yönetimin halkın adına karar verdiği otokrasiler ile yönetimin tanrı adına karar verdiği teokrasilerin, diktaların, faşizan sistemlerin uzun süren rüyası bittiğinde büyük bir gerçeğe uyanmaları olasıdır: Erkin devamının kalabalıkların karınlarının doymasına bağlı olduğu gerçeğine. Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde temel gereksinmelerin, demokrasi ve özgürlük gibi üst düzey gereksinmeleri hiçe sayılarak, iktidarın devamlılığını sağladıkları gerçeğine.

Ulus devlet sınırları belli bir coğrafyada, paydaş bir kültürü, dili ve tarihi olan ve paydaş bir gelecek için kader birliği yapmış insanların yaşadığı devlet örgütlenmesi değil mi? Eğer öyleyse, güven bunalımı yaşayan toplumlar birlikte varoluşu, başka bir deyişle sosyal sözleşmeyi başarabilirler mi?

Bir ferdin devletten bekleyeceği şey, kurumlarının keyfi hareket etmemesi ve güvenliktir. Buna rağmen güvensizlik, keyfiyet ve kuşku günümüz toplumlarında elle tutulur somut kategoriler olarak varlıklarını sürdürüyorlar.

Hobbes, Locke ve Rousseau gibi düşünürler tarafından kuramsal bir enstrüman olarak ileri sürülmüş olan sosyal kontratın (toplum sözleşmesi) uygulamada ne işe yaradığını inanın anlamış değilim. 

Hobbesçu mutlak monarşiden, Lockeçu liberalizmin temel ilkelerine, oradan da Rousseaucu kolektif ortak yaşam fikrine evirilmiş olan ve siyasetteki karşılığı Cumhuriyet diyebileceğimiz modern toplumsal yaşamın kuramsal alt yapısını oluşturan toplumsal sözleşme bence tam bir fiyaskodur.

İnsanın en büyük beklentilerinden biri olan güvenliğin sağlanamamış olması nedeniyle bile bu sözleşmenin çoktan feshedilmiş olması gerekirdi.

Rousseau yaşasaydı, toplumsal mutabakatı beğenmeyenlerin gidip doğa ortamına geri dönebileceğini söylerken ne kadar yanılmış olduğunu fark ederdi. Fakat atı alan Üsküdar’ı çoktan geçti, sahibi geri dönmek istese bile, onca yoldan sonra acaba o at geri dönmek ister mi?

Şimdi sosyal sözleşmenin Türkiye’deki yansımalarına ya da yanılsamalarına bakalım. 

Bitip tükenmek bilmeyen bir mağduriyet edebiyatı üzerinden politik kimlik inşası siyasal İslam’ın uzmanlık alanına giren bir olgudur. Siyasi İslam mağduriyetten çok ekmek yedi. Ama artık başörtüsü, din ve ahlak gibi fetişler iktidarının konsolidasyonuna yetmiyor. Ye ye “laiklere” ödetilen kefaretin sermayesi bitti tükendi.

Üstelik siyasal İslam dört önemli meseleyi çözmemiştir:

Toplumsal gönenç: Ekonomik kalkınma ile gelir dağılımı arasında adil bir paylaşımı sürekli kılacak bir dengenin tesisi sağlanabildi mi?

Güvenlik: Ödüllendirme ve cezalandırma düzeneklerinin keyfiyet üzerinden değil de hesaplanabilir olduğu adil bir ortamın yaratılması ve bu ortamın korunması üzerinden işlemesi mümkün oldu mu?

Kimlik: Pozitif aidiyet, bütünleşme ve uyum ile ortak bir biz duygusunun tesisi sağlanabildi mi?

Meşruiyet: İrade oluşturma, karar alma ve icra süreçlerine halkın demokratik katılımı sağlanabilmiş midir? Genel ve kaba Weberci bir anlayışla, yönetilen halkın yönetici sınıfın yaptıklarının kabullenilebilir ve desteklenebilir olduğuna samimiyetle inanması sağlandı mı? Burada samimiyet kelimesi, yeşil kart, tüketici kredileri, Ramazan paketi ya da devlette iş kapısının muadili olarak kullanılmamıştır.

Yukarıda saydığım bu ilkeler, muhalefet için de olması gereken sosyal ve siyasal bir meydan okumadır. Muhalefet, en çok da CHP, muhafazakâr seçmenin de Kürt seçmenin de iktidara kırgınlık duymasına rağmen onların oylarını neden cezbedemiyor?

Muhalefet bazı toplum kesimleriyle barışını, ama en çok kendi iç barışını sağlamış mıdır?

“CHP ve solun alabileceği maksimum oy yüzde 30” söylemi gerçeğe dayanmıyor; bu bir siyasi dogmadır. Bu siyasi dogmanın halk nezdinde kırılması nasıl mümkün olabilir?

Bahçeli’nin deyimiyle “Kılıçdaroğlu ne yapmak, nereye varmak istemektedir?

Homo Sapiens neden bir seri katile dönüştü?

Kafamda deli sorular…

BAĞLANTILI HABERLER