Yağmur KAYA


ARTI GERÇEK-  İstanbul’da Alevi yurttaşların çoğunlukta yaşadığı Gazi Mahallesi'ndeki dört kahvehane ve bir pastane 12 Mart 1995 günü kimliği belirsiz kişilerce, bir taksiden otomatik silahlarla açılan ateşle tarandı ve bir Alevi Dedesi hayatını kaybetti. Saldırı sonucu Gazi ve Ümraniye’deki protestolar, polisin ateş açmasıyla çatışmalara dönüştü. 12-15 Mart tarihleri arasında 22 kişi yaşamını yitirdi resmi kayıtlara göre 300 kişi yaralandı. 

Saldırılarda kullanılan ticari taksi 500 metre ileride yakılmış ve şoförün boğazı kesilerek öldürülmüş olarak bulundu. Gaziosmanpaşa’nın 3 mahallesinde sokağa çıkma yasağı ilan edilirken, Ümraniye'de Gazi Katliamı’nı protesto eden yürüyüşçülere polisin ateş açmasıyla 4 kişi öldürüldü 16 kişi ağır yaralandı. 

Gazi Mahallesi’nde katledilen 17 kişiden 6'sının cenazesi 5 bin kişinin katılımıyla Gazi Mezarlığı'nda toprağa verildi. Gazi Mahallesi ve Ümraniye'de öldürülen 18 kişinin otopsi raporlarının tamamlanmasıyla 15 kişinin ölüm nedeninin ateşli silahtan atılan kurşunla baş, göğüs gibi hayati organların hedef alınması olduğu, cesetlerde yalnızca 4 adet mermi çekirdeği bulunabildiği yer aldı. 

Suç örgütü lideri Sedat Peker'in Mehmet Ağar ve ekibinin bir cemevine saldırı düzenleyerek 1995'teki Gazi Katliamı'ndan daha büyük bir eylem planladıklarını ileri sürmesiyle Gazi Katliamı yeniden gündeme geldi. Peki o gün neler yaşandı? Gazi Davası neden Trabzon'a götürüldü? Dava sürecinde yaşanan zorluklar, davada gelinen  son nokta ve Peker'in açıklamalarını dosya Avukatı Gülizar Tuncer ile konuştuk. 

'ÖRGÜTLÜ MUHALEFETİN GÜÇLÜ OLDUĞU BİR MAHALLEYDİ'

Öncelikle o dönem neler oldu değinir misiniz?

Gazi Mahallesi yoğunlukla Alevilerin, Kürtlerin, işçilerin, emekçilerin yani, ezilenlerin ve sömürülenlerin yaşadığı ve bu nedenle de hem devlet şiddetinin hem de buna karşı örgütlü muhalefetin güçlü olduğu bir mahalleydi. Bu nedenle giriş çıkışlar sürekli kontrol altında; aramalar, gözaltılar ve tutuklamalar ve işkence uygulaması sistematik bir hal almıştı. Dolayısıyla Gazi Mahallesi zaten devletin saldırı politikalarının uygulama alanı idi.  Ve bütün bu özellikleri sebebiyle de o dönemde böylesi bir katliam için özellikle seçilmişti. 

'BU KATLİAMIN HANGİ AMAÇLA YAPILDIĞININ ÜZERİNDE DURMAK LAZIM'

12 Mart 1995’te Gazi Mahallesi’nde bir pastane ile dört kahvehanenin otomatik silahlarla taranarak, özellikle hedef alınan Alevi Dedesi Halil Kaya’nın öldürülmesi ve devamında polisin olaya seyirci kalmasını protesto eden kalabalığın üzerine polis panzerleriyle ateş açılması sonucu Mehmet Gündüz’ün ölümü ve sonraki günlerde cemevi önünde cenazeler almak için bekleyen binlerce kişinin üzerine ateş açılması sonucu 17 kişinin yaşamını yitirmesi ve yüzlerce kişinin ağır biçimde yaralanması ve Gazi’deki katliamı protesto amacıyla Ümraniye’de 14-15 Mart tarihlerinde gerçekleştirilen gösterilere yapılan silahlı saldırı sonucu, 5 kişinin daha öldürülmesi ve onlarca yaralıyla birlikte toplamda 22 kişinin devlet güçleri tarafından öldürüldüğü yüzlercesinin yaralandığı bu büyük katliamın hangi dönemde ve ne amaçla gerçekleştirildiği üzerinde durmak gerekiyor.

Öncelikle yaşanan katliamın hemen ardından Gaziosmanpaşa Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından görgü tanıkları ve mağdur konumdaki kişilerin şüpheli konumuna getirilerek  ilk davaların ‘Kamu malına zarar vermek’, ve  ‘Toplantı ve gösteri yürüyüşü yapmak’ gibi gerekçelerle Gazi Mahallesi’nde yaşayan halk aleyhine açıldığını belirtmemiz gerekiyor.

'18 POLİS BERAAT ETTİRİLDİ'

Aylar sonra, Gazi ve Ümraniye katliamında toplamda 22 ölüm ve yüzlerce yaralı bulunmasına rağmen, Gaziosmanpaşa Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından sadece 20 polis hakkında, 7 ölüm ve beş yaralanmaya ilişkin dava açıldı, diğer ölüm ve yaralanmalar için failleri belli olmadığı gerekçesiyle ile dava açılmadı. Yapılan yargılama sonrasında da 18 polis beraat ettirilirken, sadece Adem Albayrak ve Mehmet Gündoğan isimli polislere ‘Meşru müdafaa’ ve ‘ zaruret sınırının aşılması’ gibi gerekçeleriyle en alt sınırdan ve tüm iyi hal indirimleri uygulanarak toplamda 6 yıl 8 ay hapis cezası verildi. Ancak Yargıtay bu cezaları da fazla bulup beraat yönünde karar verilmesi gerekçesiyle kararı bozdu ve bozma sonrası yapılan yargılamada hükmedilen erteleme ve berat kararlarıyla bu dava da benzeri katliam dosyaları gibi cezasızlıkla sonuçlandı. 

'ESAS AMAÇ DAVAYI GÖZLERDEN UZAK BİR YERE TAŞIMAK'

-Gazi Davası neden Trabzon'a gönderildi?

Gazi davası “olay yeri” olan İstanbul’da yargılama yapılmaması için sanık konumundaki polis memurlarının “güvenliği” gerekçe gösterilerek Trabzon’a nakledildi.  Esas amaç davayı gözlerden uzak bir yere taşıyarak katliamın sorgulanmasını ve hesap sorulmasını engellemekti. Bu kararı alanlar da çok iyi biliyorlardı ki polisler açısından “güvenlik”  diye bir sorun yoktu; devlet onların güvenliğini gayet iyi biçimde sağlıyordu. Ancak “güvenlik” sorunu esas olarak katliamda yaşamını yitirenlerin aileleri ve mağdur konumdaki yaralılar ve avukatları, yani davaya “müdahil olarak katılanlar açısından vardı. 

'BİNLERCE KİLOMETRE YOL, DARP, GÖZALTI, TAŞLI SOPALI SALDIRILARA ZEMİN HAZIRLANIYORDU'

Yıllardır ırkçı, şovenist propaganda ve örgütlenmelerin yoğunlaştığı bir yer olarak Trabzon özel olarak seçilmişti ve her ay yapılan duruşmalara katılmak üzere, ailelerle birlikte otobüslerle binlerce kilometre yol gittiğimizde kar maskeli özel harekatçılar tarafından araçlarımız durdurularak arama yapılıyor, insanlar darp edilerek gözaltına alınıyor, araçlarımız özellikle MHP il ve ilçe teşkilatı veya Ülkü Ocakları önünde durdurularak taşlı sopalı saldırılara zemin hazırlanıyordu.  Kolluk güçleri ve sivil faşistlerin birlikteliğinde gerçekleşen bu saldırılar adliye binası içinde de sürdürülüyordu.

'DIŞARI ÇIKTIĞIMDA HEPİNİZİ TARAYACAĞIM'

Hatta o dönem bir CHP milletvekili Meclis'te soru önergesi vererek ailelerin ve avukatların bulunduğu otobüsün uzun namlulu silahlarla taranacağı yönünde ihbarlar olduğunu belirtmişti ve aynı günlerde yapılan duruşmada kısa bir süreliğine tutuklu kalan sanıklardan Mehmet Gündoğan ailelere ve avukatlara dönerek "dışarı çıktığımda hepinizi tarayacağım" diye tehditlerde bulunmuş ve aynı gün tahliye edilmişti.

-Dava ne kadar sürdü ve dava nasıl sonuçlandı?

Dava Mart 2000 yılında karara bağlandı ve Yargıtay’ın kararı 11 Temmuz 2002’de onaması üzerine, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne (AİHM) başvuru yapıldı. AHİM’in 27 Temmuz 2005'te verdiği kararda Gazi Mahallesi'nde ve Ümraniye'de yaşamını yitirenler nedeniyle Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 2’nci maddesinde düzenlenen “yaşama hakkı” ve 13’üncü maddesinde düzenlenen “iç hukuk yollarının etkisizliği” sebebiyle mahkumiyet kararı verdi.

'OLAYIN ESAS SORUMLULARI HAKKINDA DAVA AÇILMADI, AÇILAMAZDI' 

Ancak zaten yargılama sonucu 20 polise ceza verilmiş olsaydı da bu gerçek anlamda bir yargılama olmayacaktı. Çünkü olayın esas sorumluları hakkında dava açılmamıştı, açılamazdı da. İşin ucu devlete varacağı için katliam dosyalarıyla ilgili açılan davaların hepsi bu anlamda göstermeliktir. O dönem Kürdistan’da kirli savaş politikalarının devreye sokulduğu, Mehmet Ağar’ın devlet adına bin operasyonun yapıldığını söylediği, faili meçhul cinayetlerin, kayıpların batıya doğru kaydırıldığı bir dönemdi ve tam da bu konsepte uygun olarak dönemin Başbakanı Tansu Çiller,  Emniyet Müdürü Necdet Menzir ve İstanbul Valisi Hayri Kozakçıoğlu görev başındaydı. Biz bu kişiler başta olmak üzere, olayın siyasi sorumluları ve bu suçun işlenmesini azmettiren, ortam ve olanak hazırlayan, emniyet içindeki üst düzey görevlilerin tamamına ilişkin suç duyurusunda bulunduk. Ancak yalnızca 20 polise dava açıldı ve cezasızlıkla sonuçlandırılan bir yargılama süreci yaşandı.

-İddialar değişse de adalet talebinin yerine getirilmemesini nasıl yorumlarsınız?

Bu tür katliamlar devlet eliyle gerçekleştirildiği için ve yargı organları da devleti korumak ve kollamakla görevli şiddet aygıtları olarak görev yaptığı için devletin sorumluluğunu ortaya koyacak bir karar verilmesi zaten söz konusu olamaz. Gerçek sorumlulara dava açılmadığı gibi göstermelik olarak yargılananlara da işlenen “suç” un karşılığı olan cezalar verilmez, yargı bu tür katliamları teşvik edici biçimde kararlar vermekle yükümlüdür.

Katliamın devlet eliyle gerçekleştiğini dönemin Emniyet Genel Müdürü İstihbarat Daire Başkanı Hanefi Avcı açıkça itiraf etmiş ve ‘Gazi olaylarının bir kontrgerilla saldırısı olduğu’ yönünde açıklamalar yapmıştı. Hanefi Avcı olayları ilk başlatan ve bir pastane ile kahvehaneleri tarayan grubun 'Mahmut Yıldırım’ın (Yeşil) da içinde olduğu bir kontrgerilla ekibi olduğunu söylemiş ve sonraki günlerde yaşanan saldırılarla ilgili olarak da Kaymakamlık'ta aralarında Korkut Eken, Hüseyin Kocadağ, Ayhan Çarkın ve Oğuz Yorulmaz gibi özel harekatçılardan oluşan bir karargah kurulduğunu ve saldırıların bunlar tarafından organize edildiğini söylemişti.Gazi olayları diye geçen bu katliam, birkaç gün veya birkaç saatle oluşan bir olay değil, son derece planlı programlı bir devlet organizasyonu ve bunu devletin Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Birimi'nin başındaki Hanefi Avcı söylüyordu. Biz Hanefi Avcı’nın  tanık olarak dinlenmesini istedik, fakat mahkemece kabul görmedi.

'HANEFİ AVCI'NIN KONUŞMASI DAHA ÖNEMLİ OLACAKTIR'

-Peker'in bu iddiasıyla yargının da geldiği durum göz önünde bulundurularak sorumlular hakkında yeniden yargılamanın önü açılır mı?

Sedat Peker’in yaptığı açıklamalar bizim açımızdan yeni bir duruma işaret etmiyor, zaten bildiğimiz bir gerçeğin tekrarı. Ancak Gazi Katliamı'yla ilgili ayrıntılı bilgiye sahip olan Hanefi Avcı’nın konuşması daha önemli olacaktır. Bu açıdan Gazi Katliamı'nın tartışılması ve ısrarla üzerine gidilerek yeniden yargılama yapılması açısından bu gelişmeler değerlendirilebilir. Yapılacak açıklamalar neticesinde yeniden yargılama yapılır mı bilemiyoruz. Ancak yapılsa dahi mahkemeler bu katliamları basit bir cinayet davası gibi görüp suç tarihini esas alarak adam öldürme suçunun zaman aşımı süresini işleteceklerdir. Yani bu katliamı zaman aşımına tabi olmayan, insanlığa karşı işlenmiş bir suç olarak nitelendirmedikleri için ve daha da önemlisi siyasi iktidarın şiddet politikalarının devamcısı konumunda olduğu için bugünkü yargı işleyişinden bir sonuç elde etmek mümkün görünmüyor.

'ÜZERİNDE DURULMASI GEREKEN BİR DURUM'

Ancak Sedat Peker’in açıklamaları, bence Gazi Katliamı'ndan çok gelecekte yaşanabilecek katliamlara işaret etmesi açısından önemli. Geçmişte yaşanan Çorum, Maraş, Sivas, Gazi katliamları gibi Alevilere yönelik başkaca katliam hazırlığı içinde olunduğunun, açıkça Mehmet Ağar’ın adı da zikredilerek ve bir cemevine yönelik olarak başlatılacağının söylenmesi ciddiyetle üzerinde durulması gereken bir durum. 

'HİÇ UZAK BİR İHTİMAL DEĞİL'

Özellikle de Sedat Peker’in açıklamalarını Suriye ve El-Nusra’cılara yapılan yardımlarla bağlantılı değerlendirdiğimizde, Suriye’de Alevi köylere yapılan saldırılar gibi seçim öncesi Türkiye’de de El Nusra ve IŞİD’in Alevilere yönelik saldırılarda kullanılabileceği maalesef hiç uzak bir ihtimal değil. Yakın zamanda Alevilere yönelik saldırılar ile evlerin işaretlenmesiyle sınırlı kalmayacak daha büyük çaplı bir katliam hazırlığı içinde olabilirler.

'SEÇİMLERİ KAZANMAK İÇİN BOMBALARIN PATLADIĞINI BİLİYORUZ'

Nihayetinde katliamcı devlet geleneğinin Diyarbakır, Suruç, Ankara gibi katliamlarla sürdürüldüğünü ve seçimleri kazanmak için bombaların patlatıldığını biliyoruz. Daha da önemlisi devletin en tepesindekiler tarafından halka yönelik ölüm tehditlerinin rahatlıkla "korku iklimi yaratmak için gerekli” olduğunun söylendiği ve bundan da önemlisi, en tepedeki kişinin bir muhalefet liderini ve bir bütün olarak toplumu terörize ederek “Daha neler neler göreceksiniz” dediği bir dönemde gelecek açısından karanlık günlerin bizi beklediğini söyleyebiliriz.